07 Haziran 2015 04:48

Evini göremeden gitti…

Slaven Biliç, bu coğrafyanın futbol iklimine dahil olduğunda bu denli vahşi ve kazanmaya odaklı bir rekabet ortamının parçasına dönüşeceğinin farkında mıydı, bilmiyoruz… Ama bildiğimiz bir şey var; bir İnönü atmosferi tatmadan yani evini göremeden, kokusunu bilemeden gitti…

Paylaş

Uğur VARDAN

Çok uzun süredir futbol, bu toprakların keşfiymiş gibi bir haletiruhiyeye sahibiz. Sadece keşfetmekle yetinsek iyi, oyunun doğasındaki üç sonuçtan sadece birini kabul ediyoruz… Galibiyetin dışındaki diğer iki seçenek bizim ilgi alanımızın çok çok dışında. Tuhaf olan da şu, futbol öncesi literatürde ‘Ata sporu’ namıyla hayatımızdaki öncelikli bir yere sahip olan güreş mesela, güzel oyuna puan veren bir disiplindi. Tamam, artık ‘Ata sporumuz’ futbol ama insan geleneklerinin bir kısmına sahip çıkar ve hiç değilse ‘Doğunun iyi yönleri’ni alırken ‘Güzel oyun’u da hafızasının bir kısmına nakşeder; icracıları ve ifadeleriyle…

Slaven Biliç, bu coğrafyanın futbol kültürüne dahil olduğunda bu denli vahşi ve kazanmaya odaklı bir rekabet ortamının parçasına dönüşeceğinin farkında mıydı bilemiyorum ama öğrenmesi için çok uzun bir süre geçmemiştir sanırım.
Öğrense de yapacağı çok şey yoktu, özellikle ilk sezonunda yarıştaki iki temel rakibine karşı önemli dezavantajlara sahipti. Takımı kadro derinliği problemi yaşıyordu; gençti, tecrübesizdi, uzun soluklu serüvenler için nefesi yeterli gözükmüyordu ve en önemlisi takım, kendi stadından mahrumdu. Hırvat teknik adamın Beşiktaş macerası boyunca takım, ‘Evi diye başka adresleri gösteren bir göçebeydi’ adeta.

LİVERPOOL ZAFERİ; PAHA BİÇİLEMEZ...

İkinci sezonunda en azından bazı noktalarda pansumana gidildi; takım nispeten daha tecrübeli, daha deneyimli isimlerle donatıldı, ekip ruhu daha bir nüfuz edildi ve birlikte oynamaktan kaynaklanan bir ritim de takım kimyasının ifadesi olarak öne çıktı. Üstelik adres gösterilen kimi statlar da bir anlamda içselleştirildi, bir nebze ev sıcaklığına kavuşturuldu. Buna rağmen ikinci sezonda da ‘Mutlu son’a ulaşılmadı. Süper Lig’in puan tablosunda bir önceki sezonun şampiyonuyla ikinci yer değiştirirken Beşiktaş’ın konumu sabitti: ‘Üçüncülük…’ Üstelik geçen sezonun şampiyonu Fenerbahçe, bu sezon başında cezası nedeniyle Şampiyonlar Ligi’ne gidememiş, yerine Beşiktaş bir nevi oyuna ‘Benç’ten girerek Devler Ligi’nde ön eleme oynama hakkı kazanmıştı. Bu süreçte Siyah-Beyazlılar’ın oynadığı iki Arsenal maçında ortaya konan futbol hem takıma olan güvenin yükselmesine hem de Biliç’in, faal futbol döneminin uzun bir bölümünü geçirdiği Premier Lig ahalisi tarafından tekrar ön plana çıkmasına neden olmuştu.

Sözün özü 2014-15 sezonu hem Beşiktaş camiası hem de takımın Hırvat teknik patronu için büyük umutlarla başlamıştı. Bu durum hem lig hem Avrupa cephesinde mevcudiyetini uzun bir süre korudu, hele hele Avrupa Ligi’nde Liverpool gibi bir devin tur dışına itilmesi, şenlik ateşini daha bir görkemli hale getirdi. Lakin Brugge engelinin geçilememesi, lig yarışında da 10 günlük bir süre içinde oynanan üç maçtan sadece iki puan elde edilmesi derken Siyah-Beyazlılar genel görünüş itibariyle ‘Elde var yine sıfır’la sezonu kapatıyordu. Bu toprakların kazanma kültürünün elbette çoktan farkına varmış olan Biliç de, “Bu durumda tası tarağı toplayıp gitmekten başka çözüm yok” diyerek bitime iki hafta kala ayrılma kararı alıyor ve nihayetinde perşembe günü de Türkiye’yi terk ediyordu. Hoş bu kararı onun almadığı kesindi ama kendi ifadeleriyle ‘Beyaz yalanlar’ eşliğinde hayatını sürdüren bir yönetim, faturayı bir şekilde ona kesmeyecek de kime kesecekti ki?

‘PARTİLER ÜSTÜ’ BİR KİMLİK

Peki iki sezonluk bir maceranın ardından Slaven Biliç ne türden izler bıraktı gönül hanemize? Geldiğinde ilk olarak elinde gitarıyla göründüğü kadrajlar sıkça paylaşıldı, babasının ekonomi profesörü olması, “Sosyalistim” açıklaması derken etrafındaki sevgi haresinin çapı giderek büyüdü. Beşiktaş 70’lerden aldığı bir mirasla Fenerbahçe-Galatasaray türü bir rekabetin dışında, herkesin sempatisini kazanan bir kimliğe sahipti. ‘Endüstriyel futbol’ döneminde bu kimlik kullanım dışıydı ve Siyah-Beyazlılar da artık sistemin önemli parçalarındandı. Romantizmi ve nostaljiyi sadece ‘Çarşı’ temsil ediyordu. Biliç, bu efekti yeniden yaratan ve genele yayan isimdi. Taraflı tarafsız onu seviyor, sempati besliyordu. Bir nevi ‘partiler üstü’ bir kimliğin ifadesi olmuştu Hırvat teknik adam.

Lakin daha önce de belirttiğimiz ‘Kazanma kültürü’ yavaş yavaş pençelerini çıkaracak, “Evet, özel bir güzelliğin temsilcisi olabilirsin ama her şey bir yere kadar” devreye girecekti. Özellikle de Türkiye serüveni boyunca bir tek derbi bile kazanamaması en önemli gösterge olacaktı. Öte yandan Biliç’e yönelik özel sempatiye, böylesi bir kişiliğin bu topraklarda futbol kültürünün bir parçası olmasına, alınan sonuçlar itibariyle itiraz edenler olabilir. Özellikle ‘Romantik bakış’ yerine sonuca odaklananlar, “Laf yerine başarıyı istiyoruz”u öne sürebilir. Ki Beşiktaş’ın son mali ve idari genel kurulunda da özellikle genç üyeler, “Biz artık sevinmek için sevmek istiyoruz” diye konuştular, tezahürat yaptılar… Haklı da olabilirler, lakin bu sezon son düzlükteki tökezlemeler olmasa başarı da geliyordu. Bütün bunları bir yana bırakalım, eski çalışma arkadaşı Önder Özen’in vedasına ilişkin sosyal medya üzerinden yaptığı seslenişindeki ifadeyi hatırlayalım: “Son 20 yılın 18’inde şampiyon olamamış bir takımın antrenörüydü ve ‘Şampiyon yapamaz, final oynatamaz’ eleştirilerine maruz kalmıştı.”

SABIR Kİ EN AZ YAKIŞANDIR BİZE...

Beşiktaş, Galatasaray’la birlikte bu ülkede ‘Büyük’ sıfatını kartvizitinde taşımakla birlikte sabrın da ifadesiydi bir zamanlar. Fenerbahçe art arda ipi göğüslerken saltanatını bir Anadolu takımı, Trabzonspor yıkıyordu. Bu dönemde İstanbul’un iki büyüğü de, kendi tarihsel süreçlerinde 14 yıl şampiyonluk görmemişti. Ama artık ‘Sabır’ sözcüğü sistemin büyüklerinin lugatlarından, adeta hiç kullanılmamak üzere kaldırılmış durumda. Oysa ilk iki sezon kupa kaldırmayan öyle çok efsane teknik adam var ki, Biliç’le serüvenin üçüncü yılında ne olacaktı, artık bunu bilme şansımız yok.

Neyse, ihtimallerden ziyade gerçeklerle ilgilenelim. Kim bilir, bundan sonraki durağı West Ham United olacak. Bu sezon altı kez (Soma’da hayatını kaybeden maden işçileri yararına düzenlenen turnuvadaki yarım devrelik Chelsea maçı da dahil edilirse 6.5) Premier Lig ekiplerine karşı Beşiktaş’ın başında sahaya çıktı. Yani bir anlamda provasını yaptı. Yeni sezonda Old Trafford’da, Stamford Bridge’de, Anfield Road’da veya White Hart Lane’de, yedek kulübesinde heyecanını oyunun büyüsüne kaptırırken rastlayacağız ona. Kuşkusuz kadraja her girdiğinde değişik duyguların esiri olacağız; belki de “İşte bizden biri oralarda” bile diyeceğiz, o bildik duygusallığımızla…

Toparlarsak; yaşattığı her şey için bir futbolsever olarak kendisine teşekkürü borç bilirim. Ve ardından yine Önder Özen’e verelim sözü derim: “Salkım saçak dolu bir İnönü atmosferi göremeden gidiyor…” Gerçekten en çok hakkı olan şey buydu, umarım yeni stat açılıp Beşiktaş’ın hayatındaki yerini aldığında sırf Biliç için özel bir maç organizasyonu düzenlenir ve resmin eksik parçası bir nebze tamamlanır…

ÖNCEKİ HABER

Yeşil sahadaki kadın mücadelesi

SONRAKİ HABER

İzmir Emek Gençliğinden Menemen Belediye Başkanı’na ziyaret

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa