07 Haziran 2015 07:52

Bir eğitim emekçisinin öyküsü

12 Eylül 1930 tarihinde bugün Kayseri ili Sarıoğlan ilçesine bağlı (Sivas ili Gemerek ilçesi) Karaözü Köyü’nde doğdu.Baba çiftçi, 16 kardeş, nüfus fazla, gelir az… Doğarken çiftçi mi doğmuştu?... Ailenin geçim kaynağı olan evin öküzleri onun kader arkadaşları mıydı?...

Paylaş

Dr. Celal EMİROĞLU

12 Eylül 1930 tarihinde bugün Kayseri ili Sarıoğlan ilçesine bağlı (Sivas ili Gemerek ilçesi) Karaözü Köyü’nde doğdu.
Baba çiftçi, 16 kardeş, nüfus fazla, gelir az… Doğarken çiftçi mi doğmuştu?... Ailenin geçim kaynağı olan evin öküzleri onun kader arkadaşları mıydı?...
Onun çıplak ayakları ile kara toprak doğumdan ilkokulu bitirene kadar ayrılamaz olmuştu. Ayakkabıyla bir türlü tanışamıyordu.
Yoksulluğu talihsizliği, okulu olan bir köyde doğması da geleceğinin fırsatıydı. Okul çağı gelmiş, o da arkadaşları gibi okula gitmek istiyordu. Daha doğrusu doğduğu köyde çocukların okuma arzusu hiçbir engel tanımıyordu. Beşyüz metre mesafedeki okula giderken sıcak havalarda durumu kurtarsa da yazın bile el kesen soğuğuyla ünlü Tohum Pınarı’nın kış aylarındaki buzlu sularından geçerek okula ulaşmanın kestirme yöntemlerini geliştiriyordu. Ne kadar hızlı olursa, ne kadar uzun atlarsa o kadar az üşüyordu ayakları, ancak uzun atlamaları da yetmedi, çünkü okulda öğretmen çıplak ayaklı öğrenci istemiyordu. Çözümü bulmuştu, sınıfa girerken anacığının ördüğü yün çorabı ayağına geçirdiğinde öğretmenle arayı düzeltebiliyordu. Yazın da tarlada… İlkokul böyle bitti…
İlkokul sonrasında yaşamının ayrılmaz üçlemesi öküzler, kağnı ve tarla işleri oldu. Gündüz tarlada, sapta-samanda, sonrasında öküzleri otlatmak-doyurmaktı onun görevi. Öküzler köye gelip giderken yorulmasın, verimi düşmesin diye Bektaş Çavuş tarlada öküzlerin yanında yatmasını istiyordu. Geceleri kâbustu, korkuyordu, ya kurt gelirse… Gelir mi gelir, görmedi ancak duyuyordu. İki öküzün arasına yatarak, hem ısınıyor, hem de kurt gelirse önce öküzleri parçalar, belki bana sıra gelmez diye düşünüyordu. Sıska mı sıska bedeni beslenemiyor, çok sık hastalanıyordu. Günde bir kez gelen azıkta protein yoktu; doğadan ot, evden ekmek ve pekmez… Yatağı da yoktu, kışın ocağın kenarı, yazın tarlanın yumuşak kısmı…
Babası Bektaş Çavuş’a rağmen 15 yaşında evden kaçtı. Okula giden akranlarının peşine takılarak 190 kilometre uzaktaki Pamukpınar Köy Enstitüsü’ne ulaştığında her okumak isteyeni hemen alacaklarını zannetmişti. Öyle kolay değildi Köy Enstitülerine girmek, kabul etmediler. Hayatında ilk kez duyduğu, ne işe yaradığını kavramaya çalıştığı “kefil” denen bir nesnenin eksikliğiyle… Köşeye çekilip ağlarken bir daha hiç göremeyeceği bir el omzuna dokundu “Okuyacağına inandım, Ben sana kefilim” dedi.
Sınıfta kalanların okuldan uzaklaştırılıp köyüne gönderilmesi onu daha da hırslandırıyor, dakikaları bile boşa geçirmeden hep çalışıyordu. Yaz aylarında da azap gibi çalışmasına rağmen Bektaş Çavuş’un gazabından kurtulamıyordu. Küsen baba 5 yıl onunla konuşmadı. Para mı? O da yok, 4 yıl sonra okulun son yılında küs babadan harçlık gelmiş ve ilk kez para ile tanışmıştı. Tüm okul giderlerini devlet karşılıyordu. Böyle bitirdi Köy Enstitüsünü… 1951 yılında Sivas Yıldızeli Pamukpınar Köy Enstitüsü’nden mezun oldu.
İlk görevine Sivas Merkez Gazi Köyü İlkokulu ilk/tek öğretmeni olarak (1951-54) atanarak başladı. Daha sonra Kayseri’de Sarıoğlan, Karpınar Köyü İlkokulu (1954-59), Erkilet, Kemer Köyü İlkokulu (1961-63) ve Sarıoğlan, Cumhuriyet İlkokulu’nda (1963-65) müdür olarak görev yaptı.
1959-60’ta askerlik görevini yaparken 27 Mayıs ihtilaline tanıklık yaptı.
Köy Enstitüsü, yaşam biçimini ve insanlara bakışını değiştirmişti. Ona “Sen köy öğretmenisin, köyde kalacaksın” anlayışı yerleştirilmiş, O da başka bir dünyanın varlığını dahi düşünmeden köylünün ve onların çocuklarının yaşadığı günü nasıl kolaylaştıracağı ve köydeki gelecekleri üzerine kafa yormuştu. Yaşam felsefesi “Önce eğitim, sonra köyde üretken yaşam” üzerine kurguluydu; toprak üretkendi, her şeyi veren oydu, köylünün olmazsa olmazıydı ve köylü eğitilmeliydi…
Kendine yönelik hayali de; toprağını işlemek, ağaç dikmek, elma, armut, kayısı, üzüm, ceviz vb her türlü meyve ve toprağa uygun sebze yetiştirmekti. Senelerce biriktirdi ve istediğini yaptı. Köyünde bağ-bahçe sahibi olmuş, her türlü meyve ağacı dikmiş üzerine hayalindeki “Kiremitli Evi”de yapmış/yaptırmıştı. Evde el becerisi gerektiren her türlü alet vardı; gerekirse tırpan, gerekirse orak, gerekirse ayakkabı tamir için örs-çekiç… Hayatta en önemli tutkusu arıcılıktı, bu nedenle her türlü arıcılık malzemesi evinde eksiksizdi. Köyde olmak; bazen koyun, bazen inek, mutlaka da tavuk-horoz, bazen de bunların hepsini beslemek ve onların ürünlerinden yararlanmak demekti. Köy öğretmenliği süresince (müfettiş olup uzaklara gidene kadar) bu işleri hep yaptı. Arılarından ise son gününe kadar vazgeçmedi. Yılda birkaç kez Ankara’dan trenle Karaözü’ne gider arılarına bakar gelirdi. Onları üşütmez, aç bırakmazdı. Arılarıyla öyle bir dostluk kurmuştu ki çıplak elle çalışır, yaptığı işlerde onları incitmez, arıları da asla onu sokmazdı, eğer arı sokarsa ters giden durumu irdeler ve yanlışı düzeltirdi.

SİVAS İLKÖĞRETİM MÜFETTİŞİ

1965-66’da Gazi Eğitim Enstitüsü’nde Pedagoji eğitimi alarak İlköğretim Müfettişi oldu. Sivas il sınırları içerisinde Gürün (1966-69), Kangal (1970-71), Şarkışla (1971-72), Gemerek (1972-73) ilçelerinde görev yaptı. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yakalandığı gün Sivas-Şarkışla yolunda bir rastlantı sonucu onları gördü. Onları yakalayanların sefil kahramanlık hikâyelerini birçok kez birinci ağızdan dinledi. Aynı zamanda meslektaşı olan Cemil Gezmiş’in acılarını paylaştı.
Sivas’ta ilköğretim müfettişi olmanın zorluklarını anlatırdı. Hafta sonu eve gelir, uzağa gittiğinde iki hafta sonra ancak dönerdi. Çok kez araç yok, at/eşek sırtında bazen de yaya köyden köye geçer ancak mutsuzluk ifadesi kullanmazdı. En çok korktuğu donma tehlikesiydi, belki de bilinçaltındaki ısınamama kaygısıyla üşümekten korkardı. Birlikte çalıştığı arkadaşı donup felç geçirdiğinde Sivas’tan ayrılmanın yollarını araştırdı.
Köy Enstitüsü ona toprağın ve onu işleyenlerin ne işe yaradığını öğretmişti. Bu nedenledir ki Âşık Veysel Şatıroğlu onun için kutsallığın simgesiydi. Veysel’i çok severdi. İlköğretim Müfettişi olarak Sivrialan köyüne büyük bir istekle gittiğine, onunla röportajlar yapmak için teyp götürüp sohbetler yaptığına ve bunları büyük zevkle dinleyip, anlattığına çok sık tanık oluyorduk. Öyle ki; Veysel sesini duymadan içeri girdiğini hisseder olmuştu. Veysel’in kendi dikip büyüttüğü elma bahçesi vardı. Ona elma bahçesini gezdirir, elmaları nasıl gördüğünü/hissettiğini anlatırdı.

KAYSERİ İLKÖĞRETİM MÜFETTİŞİ

Köyüne daha yakın, iklimi daha uygun olan Kayseri’ye tayin yaptırarak Sarız ve Tomarza ilçelerinde (1974-77) görev yaptı. Evini köyüne taşımış, bağını-bahçesini yakından kontrol eder olmuştu. Teftişlerine köyünden çıkarak haftalık sürelerle gidiyordu. Daha rahattı, ancak huzurlu değildi. Öğrenci cinayetlerinin tavan yaptığı dönemde, Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde okuyan oğlunu korumak adına, evinden, bağından, bahçesinden vazgeçerek hayal dahi edemediği İstanbul iline tayin istedi.

İSTANBUL İLKÖĞRETİM MÜFETTİŞİ

1977 yılında İstanbul’a geldikten sonra köy köy dolaşmaktan kurtulmuş, ilk kez şehirde görev yapmanın kolaylıklarını yaşamıştı. Mutlu ve huzurluydu. 26 yıl sonra ilk kez “Ben köy öğretmeniyim” psikolojisinden kurtulmuştu. Ancak 1980 yılı 12 Eylül’ünde askeri diktatörlüğün gazabına uğramaktan kurtulamadı ve en verimli çalışabileceği günlerinde askeri cunta kararıyla 52 yaşında re’sen emekliye sevk edildi. İstanbul’a gelmenin bedelini ödemişti.

FAŞİST DİKTATÖRLÜK İNSAN VE İNSAN EĞİTİMİNE DÜŞMAN

Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren imzasıyla 29 Ocak 1982 tarihli Gizli Karar (27044 sayılı evrak halen elimizde) şöyle emrediyordu: “Milli Eğitim Bakanlığı ve bağlı kuruluşlarının merkez ve taşra teşkilatında çalışan ekli listede adı, soyadı ve görevleri belirtilen 231 personelin (5434 sayılı Kanunun, 2559 sayılı Kanunla eklenen ek geçici 2nci maddesi gereğince) emekliye sevki uygun görülmüştür. Bu kararı Milli Eğitim Bakanı yürütür.” Komünistleri, sosyalistleri katleden diktatör zihniyet demokratlara da çalışma ve yaşama hakkı tanımıyordu. Onun kararlarına karşı çıkılamaz, dava açılamazdı! O emrediyor uşakları gereğini yapıyordu.
Faşist diktatörlük, Devlet Memurları Kanununda olmayan “re’sen emeklilik” uygulamasını tek bir kişinin imzasıyla becermişti. Bu tarihten sonraki yazışmalarda emekliye ayrılan 231 kişinin tek tek ismini yazmak yerine “Sayın Devlet Başkanı tarafından tasdik edilmiş personellere ait liste” ifadesi kullanılacaktı.
Okul Müdürü olarak 13 yıl, Yedek Subay Öğretmen olarak 2 yıl, İlköğretim Müfettişi olarak 17 yıl hizmet etmiş, iyi bir eğitici olmak veya iyi bir eğitici yetiştirmek gibi bir görevi/amacı kararlılıkla uygulamıştı. Ancak bu hizmet, insanlığa düşman diktatörler için bir anlam ifade etmiyordu.
O güne kadar siyası akımlardan uzak, demokrat tavrını sürdüren Azmi Emiroğlu inanılmaz bir hayal kırıklığı yaşamış, adeta boşluğa düşmüştü. Kendini toparladı, Onun için yeni bir mücadele dönemi başlamıştı; haksızlığa uğradığını kanıtlamak…
Hukuk mücadelesi 8-9 yıl sürdü, “re’sen emeklilik” uygulaması 17.10.1990 tarihinde Danıştay Kararı ile bozuldu ve yeniden göreve dönmenin yolu açıldı. Milli Eğitim Bakanlığı (MEB)’na başvurdu (24.11.1990), ancak sürekli yeni belgeler istenerek işlem sürüncemede bırakılıyordu. MEB, “yeniden atama yetkisinin Başbakan’da olduğunu” belirterek (8.1.1991) işlemi çıkmaza sokmuştu. İtirazlarla yeniden başvuru yapıldı bu kez Bakanlık 6 yeni belge daha istedi, bu belgelerin tamamlanması halinde “atamanın yapılacağını” kabul etti. Belgeler tamamlandı (6.11.1991), ancak MEB bu defa da “boş kadro sağlanması durumunda atamanın yapılacağını” (14.11.1991) belirtiyordu. MEB için kaçacak yer kalmadı ve 1992’de Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde boş ilköğretim müfettişi kadrosu açtı.
Herhangi bir kusur bulunmaksızın, “bir delinin keyfi kararnamesi” ile 52 yaşında görevinden uzaklaştırıldıktan 10 yıl sonra tekrar göreve davet ediliyordu. 32 yıl verdiği fiili hizmete rağmen 62 yaşındaki deneyimli bir eğiticiye verilen değer (!) buydu. Tekrar itiraz ederek “İstanbul’da çalışırken haksız yere görevden uzaklaştırıldığını, bu nedenle İstanbul’da çalışması gerektiğini” belirtti, ancak bu talep kabul edilmedi. Azmi Emiroğlu, belirtilen bölgede göreve gitmedi, gidip istifa etmek, 10 yıllık hizmet bedelini almak da vardı, yapmadı, yapamadı.
Tekrar köyüne bağına, bahçesine, arılarına döndü. Kışın İstanbul veya Ankara’da yazın Karaözü’nde yaşamını sürdürmeye başladı. Yaşına rağmen tam delikanlıydı, bağ-bahçe işlerini kendisi yapıyordu. Tüm işleri beden gücüyle yaparken, 70 yaşına geldiğinde 3 km uzaktaki bağından artık yük taşımakta zorlandığını fark etti. Yürümeyi çok seviyordu, her gün bağına büyük bir zevkle yürüyerek gidip geliyordu. Bir araç almaya karar verdi, ancak ehliyeti yoktu ve o güne kadar da hiç araç kullanmamıştı. 71 yaşında sürücü kursuna gitti ve ehliyetini aldı. 72 yaşında hayatında ilk kez otomobil alarak araç kullanmaya başladı. Yaşamına yeni bir heyecan katmış, tüm işlerini kolaylaştırmıştı. Yine de yürüme alışkanlığını kaybetmemiş her sabah erkenden bağına gider etrafı kolaçan eder kahvaltı saatinde dönerdi. Bağından topladığı ürünleri kasalara doldurduğu gibi Ankara’ya kadar da otomobiliyle getirirdi. Yaşamının son gününe kadar bağında, bahçesinde ve otomobilinde sorunsuz aktif yaşamını sürdürdü. Sadece doğal ürünlerle besleniyor, her gün kilometrelerce yol yürüyordu. Yürümek onun yaşamı ile özdeşleşmişti, hatta yaşamının son 45 dakikası yürüyerek geçmiş ve yürürken yaşamını kaybetmişti.
84 yıllık emek; toprakla, doğayla iç içe…
84 yıllık öykü; öykü uzun, ancak sonuç kısa oldu: 84 dakikada öldürüldü. Ne için?

DEVLETİN GÖRMEZDEN GELDİĞİ EMEK HIRSIZLIĞI VE KATLİAM

Azmi Emiroğlu’nun 84 yılda yaşadığı gerçek emekçi bir eğitimcinin öyküsüdür. Devlet yetkililerinin “üç maymun”u oynadığı içinde yaşadığımız sisli ortamda, meydan emeğin değerini bilmeyen asalaklara kaldı. Dolandırıcılar, belli yaş sınırını geçmiş emeklileri tespit edip, onların canı pahasına mal varlığına el koymaya çalışıyorlar. Emek hırsızlığının öyküsü ise her gün her saat medyada izlediklerimizdir. Medyada izlemediklerimiz ise belki de buz dağının görünmeyeni...
Hayatında hiç borç para almamış, taksitle alışveriş yapmamış, parası varsa almış, yoksa yutkunmuş, asla banka kredisi ya da kredi kartı kullanmamış Azmi Emiroğlu “emek hırsızları” tarafından yoktan var edip biriktirdiği bu “para” için katledildi. Hiçbir şeyi atmaya kıyamaz, onları bir şekilde değerlendirirdi. Yokluk ona tasarrufu öğretmişti, hayatı boyunca tasarruflu yaşadı. Bankadaki parası da ilk maaşından bu yana yaptığı bu tasarrufun karşılığıydı…
Yaşanan katliam öyküsünü uzun süre medyaya yansıtmadık, belki devlet görevini yapar diye… Devlet görevini yapmadığı gibi ilgililer devlet mekanizmasındaki hırsızları deşifre etmemek gibi bir görevi de üstlendi. Nasıl mı?
Tarihlerden 26 Aralık 2014. 80 ve 84 yaşındaki iki kişi nasıl dayanabilmiş (!) anlamak zor. Acımasız emek hırsızlarının 84 dakika süren telefon tacizi ve 100 dakikadan fazla süren telefon görüşmesi… Böylesi bir durumda çaresiz kalırsanız kime başvurursunuz? Devletin polisine, onlar da öyle yapmış. Aramışlar 155 Polis “İmdat” telefonunu. Adalet arama umuduyla Cumhuriyet Savcısı’na gitmiş. Eyvah ki eyvah “dolandırıcı” sayısı sürekli artmış! İkna etmişler “kötü hırsız, iyi polis” oyununa…
O, istediğinde kesintisiz 5 kilometre yürüyebileceğini deneyerek öğrendiği için olsa gerek dayanabileceğini zannetmiş. Gölbaşı’nda 45 dakika tolere edemeyeceği düzeyde eforlu koşturmaca ve elinde hiç kapanmayan telefon… Polis kimliklilerin “Dolandırıcılar ne isterse yap. Paranı bankadan çek. Ha gayret yakalayacağız” yalanları…
Güngörmüş bir emekli olarak dolandırıcı zulmünden kurtulmak için vatandaşlık haklarını kullanabileceği umuduyla polise başvuran Azmi Emiroğlu, dolandırıcılar tarafından (dolandırıcı olmayanların her aşamadaki dikkatsizlik ve tedbirsizlikleri de eklenerek) insanca yaşama hakkı hiçe sayılarak bilerek ölüme gönderildi. Sağlıklı olmasına rağmen, tüm enerjisiyle dayanmayana çalışırken, kaldıramayacağı düzeydeki ağır efor, yükselen heyecan ve yoğun stres nedeniyle kalbi durdu ve yaşamını kaybetti. İki dakika mesafedeki hastaneye 84 yıl yaşadığı ülkenin 112 Acil Yardım Ambulansı ile değil bir marketin erzak aracı ile 20 dakika sonra nakli sağlanırken yolda yaşamı noktalandı.
Hırsızların fink attığı ve artık kimin hırsız olduğunu anlayamadığımız bir ülkede etkin/yetkin kişiler vicdanından/mesleğinden uzaklaştıkça böyle “küçük” hırsızlıkların boyutları “büyük” hırsızlıklar düzeyine ulaşabiliyor.
Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı… Hepsi haberdar. Ancak aradan geçen zamanda hiçbir yerde yaprak kıpırdamadı…
Ülke deneyimlerimiz ışığında düşünüyoruz. Bu dava; bilinmeyen bir ülkede suçlular bulunduğunda (örneğin hacker) ya da bilinmeyen bir zaman dilimine kadar uzadığında (örneğin zaman aşımı) çözümlenir mi? “Faili meçhul” kayıtlarına bir ilave daha mı?…
Adli Tıp hizmeti vermiş bir hekim gözüyle olayı yorumlayıp genç savcıya “Bu heyecan ve strese sen dayanabilir misin?” diye soruyorum. Empati beklentisiyle “Sen kendi babana izin verir misin/verdirir misin?” Savcı bir başka düşünceye trans olunca tekrar evrakı eline alıp biraz daha anlayabilme yetisini zorlayabiliyor. Hepsi o kadar, devamı yok!

ÖNCEKİ HABER

Bir kentin belleğidir onlar

SONRAKİ HABER

UNISON Konferansı'nda Türkiye'deki baskılar konuşuldu

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa