22 Mayıs 2015 05:02

'Düşünmezseniz yoktur'dan 'Neyiniz Eksik'e: AKP’nin Kürt sorunu ile imtihanı

Erdoğan’ın “çözüm süreci” konusunda son dönemde yaptığı açıklamalara bakınca, AKP-Erdoğan’ın Kürt sorunu konusunda 13 yıl önceki söylemine geri döndüğü söylenebilir. Ancak ne Kürt sorunu 13 yıl önceki sorundur, ne de bugün aynı söylemlere sarılmanın sonuçları 13 yıl öncesiyle aynı olacaktır. Çünkü Kürt sorunu bu 13 yılda çeşitli aşamalardan geçerek yeni boyutlar kazandı.

Paylaş

DOSYA: AKP'NİN 13 YILI

Yusuf KARATAŞ

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “çözüm süreci” konusunda son dönemde yaptığı açıklamalara bakınca, AKP-Erdoğan’ın Kürt sorunu konusunda 13 yıl önceki söylemine geri döndüğü söylenebilir. Ancak ne Kürt sorunu 13 yıl önceki sorundur, ne de bugün aynı söylemlere sarılmanın sonuçları 13 yıl öncesiyle aynı olacaktır. Çünkü Kürt sorunu bu 13 yılda çeşitli aşamalardan geçerek yeni boyutlar kazandı. Kürtler/Kürt ulusal hareketi, öncesi bir tarafa özellikle Bölge’nin (Ortadoğu) yeniden dizayn edilmesi için müdahalelerin yapıldığı 2011’den bu yana Bölge’nin geleceği bakımından kimsenin göz ardı edemeyeceği bir güç haline geldi. Bu gelişmelere bağlı olarak geliştirilen “çözüm süreci” ve ilan edilen çatışmasızlık, Kürt hareketinin demokrasi güçleri ile birlikte ülke siyaseti içindeki rolünü de daha belirleyici hale getirdi.
13 yıllık iktidarı sürecinde Kürt sorununun geçirdiği değişimi ve AKP’nin geldiği yeri daha iyi görmek için bu sürecin belli başlı dönemeçlerini yeniden hatırlamak gerekiyor.

TEK TARAFLI ATEŞKES VE AKP’NİN ‘SORUNSUZ’ YILLARI

2001 krizi sonrası ekonominin yeniden canlanmaya başlaması ve Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesinden sonra (şubat 1999) PKK’nin “tek taraflı çatışmasızlık” ilan ederek silahlı güçlerini sınır dışına çekmesi, 2002’de iktidara gelen AKP’nin aslında bir şey yapmadan başarılı görünmesini sağlamıştı. Bu dönemde AKP-Erdoğan, PKK’nin tek taraflı çatışmasızlık kararını çözüm için bir olanak olarak kullanmak yerine çatışma yoksa sorun da yoktur yaklaşımı içinde oldu. Başbakan Erdoğan’ın Rusya gezisi sırasında orada çalışan bir Kürt işçinin “Kürt sorununu ne yapacaksınız?” sorusuna “Düşünmezseniz böyle bir sorun yoktur” cevabı, adeta bu dönemi özetlemektedir.

'KÜRT SORUNU BENİM SORUNUMDUR!'

PKK 5 yıl sürdürdüğü ateşkesi, “AKP’nin Kürt sorununa kayıtsız kalması, Öcalan’ın İmralı’daki koşulları ve askeri operasyonların devam etmesi” nedeniyle 1 Haziran 2004’te sona erdirince artık Erdoğan’ın sorunu görmeme-düşünmeme şansı kalmamıştı. Yine bu dönemde ABD’nin 2003’teki Irak müdahalesi sonrasında oluşan yeni bir durum vardı. Durum şuydu:  2003 1 Mart Tezkeresi’nin Meclisten geçmemesi nedeniyle ABD ile gerilen ilişkilerin yeniden rayına oturtulması ve  ‘bölgesel taşeronluk’ rolünü oynayabilmesi için Türkiye’nin Kürdistan Federe Yönetimi ile ilişki ve iş birliği içine girmesi gerekiyordu.
Bu gelişmelerle bağlantılı olarak Erdoğan’ın ekim 2005’te Diyarbakır’da yaptığı “Kürt sorunu benim sorunumdur” açıklaması bu döneme damgasını vurdu. Kürt sorununun çözümü yönünde bir heyecan ve beklenti yaratsa da aslında bu açıklama AKP-Erdoğan’ın Güney Kürdistan’la geliştirilen ilişkiler üzerinden PKK/Kürt hareketini tasfiyeye yönelik yeni yöneliminin ifadesiydi.

KÜRT KAPANI: ‘AÇILIM’

2009’da Obama yönetiminin iktidara gelmesiyle birlikte ABD’nin Irak’tan çekilme süreci başlamıştı. Bu dönemde ABD, PKK’nin Irak’ta askeri bir güç olarak varlığının enerji geçiş yolları için istikrarsızlık yaratabileceğini düşünüyor, bu nedenle PKK’nin silahlı güçlerinin tasfiye edilmesinin önünü açacak bir süreci başlatmak istiyordu. İşte mart 2009’da ABD Dışişleri Bakanı Clinton’un Cumhurbaşkanı Gül ile görüşmesinden iki gün sonra Gül, Tahran uçağında “Kürt sorununda iyi şeyler olacak” açıklamasını yapmıştı. Bu iyi şeylerin neler olduğu kısa bir süre sonra anlaşıldı. Dönemin İçişleri Bakanı Atalay’ın koordinatörlüğünü üstlendiği ve adına ‘açılım’ denen politika ile devletin sorunu çözmek için çeşitli kurumlarla görüşüp demokratik adımlar atacağı açıklandı. Aynı dönemde devlet ile KCK arasında Oslo’da görüşmeler yapılmaya başlandı. Ama Oslo’da KCK ile görüşen devlet, ülke içinde Kürt siyasetçileri, belediye başkanlarını ve aydınlarını KCK operasyonları adı alında ardı sıra tutukluyordu. Hükümet bir yandan Kürtçe televizyon, üniversitelerde Kürdoloji bölümlerinin açılması yönünde adımlar atarken Kürt siyasetçiler de hapishanelere dolduruluyordu. Bazı çevreler bu operasyonların ‘açılım’ı bitirdiğini söylese de aslında ‘açılım’ denen politika en baştan iki uçlu bir politikaydı. Bir taraftan ‘bireysel haklar’ çerçevesinde yapılacak bazı düzenlemelerle halkta çözüm yönünde bir beklenti oluşturulacak ama öte taraftan Kürt siyaseti güçten düşürülerek AKP’nin çözümüne razı hale getirilecekti.
Ancak ‘açılım’ süreci, bütün tasfiye girişimlerine rağmen Kürt hareketinin siyaseten güç ve etkisinin kırılması bir yana arttığı bir dönem oldu.

İÇERİDE-DIŞARIDA SAVAŞ!

2011’e gelindiğinde devlet heyetinin Oslo’da KCK ve İmralı’da Öcalan ile yaptığı görüşmeler sonucu üç protokol hazırlanmıştı. Öcalan’ın protokollerin Erdoğan’ın masasında olduğunu ve kısa sürede bir ‘barış konseyi’nin kurulmasını beklediğini söylediği günlerde -ki 2011 haziran seçimleri öncesine denk geliyordu- Başbakan Erdoğan, savaş elbiselerini kuşanarak MHP Lideri Bahçeli ile seçim meydanlarında Öcalan’ın idamı konusunda söz dalaşına girişmişti. Kısa sürede AKP’nin bu ‘savaşçı’ yöneliminin nedeni anlaşıldı. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki halk ayaklanmalarından sonra emperyalistler ve Bölge gericilikleri halkların demokrasi ve değişim isteğini yedeklemek için harekete geçmişti. Libya’da Kaddafi’nin devrilmesinin hemen ardından AKP Hükümeti, Suriye’ye müdahalenin öncülüğüne soyundu. Bu müdahalenin başarıya ulaşması ile hem Esad rejimini devirip Sünni İslam’ın lideri olacak, hem de sadece Rojava’da Kürtlerin özerkliğini engellemekle kalmayarak PKK’yi de kuşatıp yok edecekti. Ama dönemin Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun ortakları Katar ve S. Arabistan’a “Esad’ı altı ayda deviririz” demesine rağmen bu müdahale bir türlü başarıya ulaşamıyor, öte taraftan da 2012 yazında Kürtler Suriye Kürdistanı’nda (Rojava) özerklik ilan ediyordu. Bu gelişmeler, AKP’yi Bölge’nin en etkisiz-itibarsız hükümetlerinden biri haline getirmiş, öte yandan İmralı’da yeniden Öcalan ile masaya oturmak zorunda bırakmıştı.

MÜZAKERE VE MÜCADELE

2013 Newroz’unda Öcalan çatışmasızlık sürecini başlatmış, HDP İmralı heyeti; Öcalan, KCK ve devlet heyeti arasında mekik dokumaya başlamıştı. Ama yapılan görüşmelere rağmen atılması gereken adımlar bir türlü atılmıyordu. AKP Hükümeti, Kürt hareketini etkisizleştirip kendi politikalarına güç kazandırmak için zaman kazanmaya çalışıyordu. Dönemin Başbakan başdanışmanı ve bugünün müzakereden sorumlu Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, “Rojava’da Kürtlerin özerklik tahayyülünün çözüm sürecinde Kürtlerde bir tatminsizlik ve şımarıklık yarattığı”nı söylüyordu. AKP, “Rojava’daki tahayyülü” yok etmek ve Kürt hareketine kendi çözümünü dayatmak için önce el Nusra ve sonra IŞİD çetelerine sarıldı. Ancak Kürtlerin IŞİD-el Kaide çetelerine karşı Bölge halklarının umudu haline gelmesi ve bütün dünya halklarının takdirini kazanması ve en son IŞİD’in AKP destekli Kobanê kuşatmasının yenilgiye uğratılması bu politikayı da sürdürülemez hale getirdi. İmralı heyeti genişletildi, Öcalan’a sekretarya oluşturuldu, Dolmabahçe’de İmralı heyeti ile hükümet yetkilileri arasında “ortak açıklama” yapıldı ve kısa sürede bir ‘izleme heyeti’nin oluşturulacağı açıklandı.

VE ‘BAŞKAN’ BUYURDU: ‘NEYİNİZ EKSİK!’

Ancak tam da “çözüm süreci”nin artık rayına girdiği havası oluşmaya başlamışken, sürecin önüne yine başkanlığı kendisi için artık bir varlık-yokluk sorunu haline getiren Erdoğan çıktı. Önce “ortak açıklama”ya ve ‘izleme heyeti’ne karşı olduğunu açıkladı ve ortada bir görüşme masasının olmadığını söyledi. Ardından seçim meydanlarında Kürtlere “Kardeşim neyiniz eksik”ten başlayıp yeniden “Kürt sorunu yoktur”a geldi.

DEMOKRASİ VE BARIŞIN ÖNÜNDEKİ BARİKATLARI YIKMAK İÇİN...

Tayyip Erdoğan’ın son süreçteki ‘Kürt sorunu yoktur’ açıklamalarının seçime yönelik bir manevra olduğu düşünülebilir ve bu açıklamaların elbette güç kaybeden AKP’nin milliyetçi oyları toplaması gibi bir amacı olduğu açıktır. Fakat şu gözden kaçırılmamalıdır: AKP-Erdoğan 6-8 Ekim Kobanê olayları sonrasında olduğu gibi bugüne kadar ancak koşullar-mücadele onları zorladığı oranda adım atmıştır. Dolayısıyla yolsuzlukların üstü örtülemez hale gelmesi, ekonominin kötüye gitmesi nedeniyle emekçilerde hoşnutsuzluğun artması, basına ve hak talepli mücadele içinde olan bütün toplumsal kesimlere yönelik baskılar ve toplumu kamplaştırıcı politikalar nedeniyle ülkeyi eskisi gibi yönetmekte zorlanan ve bunun için başkanlığa sarılan AKP-Erdoğan’ın bu yöneliminin sonuçları seçimlerle sınırlı olmayacaktır. Yani eğer Erdoğan’a başkanlığın yolu açılırsa seçimlerden sonra görüşmeler kaldığı yerden devam etmeyecek, AKP-Erdoğan koşulları kendi lehine çevirdiği anda Kürt hareketi ve ülkedeki demokrasi güçlerine kendi “çözüm”ünü dayatacaktır. Bu nedenle ülke seçimlere giderken Ağrı-Diyadin’de yaşanan provokasyon, HDP’ye yönelik ırkçı-gerici saldırılara davetiye çıkaran açıklamalar, Kürt hareketine karşı kullanılan “Zerdüştlük” söylemi ve HDP’nin “diyanetin kaldırılması” talebi üzerinden dinci-muhafazakar kesimlerin kışkırtılması gibi gelişmeler Erdoğan’ın kendi düşüşünü engellemek ve kendisine başkanlığın yolu açmak için her yola başvurmaktan çekinmeyeceğini gösteriyor.
Ancak başta da vurguladığımız gibi “Kürt sorunu yoktur”dan “Kardeşim neyiniz eksik”e gelen AKP-Erdoğan’ın “müzakere masası”nı devirmeye yönelik söylemlerinin ve ülkeyi yeniden çatışmalara sürükleyecek provokasyonlarının sonuçları dünkünden farklı olacaktır. Öte yandan bu koşullarda Erdoğan’ın bu yönelimi sadece ülkeyi yeni bir baskı rejimine-diktatörlüğe sürükleyerek iç çatışmaların önünü açmakla kalmayacak, Bölge’de de yeni çatışmalara da davetiye çıkaracaktır. Çünkü gelinen yerde önemli bir bölgesel güç haline gelen ve dün kendisini “terörist” olarak gören Batılı emperyalistlerin de siyasi muhatap olarak görmek zorunda kaldıkları Kürt hareketi (PKK-PYD) ile çatışmaya girmenin sonuçlarının ülke ile sınırlı kalmayacağı açıktır.
Uzun söze gerek yok. Ülkenin ve Bölge’nin geleceğini tehdit eden bu halk düşmanı-gerici politikaya karşı Kürt hareketinin, ülkedeki emek ve demokrasi güçlerinin önündeki yol bellidir: O da ülkenin demokratikleşmesi, Kürt sorununun barışçıl çözümü ve Bölge’nin ezilen halklarının geleceğini belirleme hakkı için güç ve mücadelelerini birleştirmektir. Hiç kuşkusuz bu mücadelenin en önemli dönemeçlerinden birisi de 7 Haziran seçimleridir. Çünkü bu seçimlerde HDP etrafında kurulan mücadele birliği, ‘tek parti-tek adam düzeni’ne ‘dur’ demek; gericiliğin demokrasi ve barış mücadelesinin önüne kurduğu barikatları yıkmak için tarihi bir fırsat sunmaktadır.

YARIN: 13 yıl; Bir yanda barış eli, öbür yanda ölüm ve cezaevi...

 

ÖNCEKİ HABER

10dan sonra bize yeni alanlar açılacak

SONRAKİ HABER

Sezai Temelli: Görevden alınanlar bir an önce görevine iade edilmeli

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa