Tüzel: Barış dışarıdan dayatılamaz

Tüzel: Barış dışarıdan dayatılamaz

Türkiye’de Kürt sorununun nasıl çözüleceğine dair bir tartışma başladığında akla gelen örneklerden biri de İRA modeli oluyor. ‘Benzerdi benzemezdi, bize uyardı uymazdı’ derken bir tartışma başlıyor ancak bir süre sonra ‘bize dair’ yöntemler baskın geliyor ve bu tartışma süreci sona eriyor.Bu sefe

Mehmet Özer

Bu sefer bir adım ileri atıldı. Türkiye’den milletvekilleri ve gazetecilerin içinde bulunduğu bir heyet, Büyük Britanya’ya gitti. Demokratik Gelişim Enstitüsü adlı düşünce kuruluşunun düzenlediği 5 günlük programa, AKP’den Karaman Milletvekili Lütfi Elvan, Sivas Milletvekili Nursuna Memecan, İzmir Mileltvekili Mehmet Tekelioğlu; CHP’den Ankara Milletvekili Levent Gök, İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu; BDP’den Batman Milletvekili Ayla Akat Ata, Van Milletvekili Nazmi Gür ve Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku Milletvekili Levent Tüzel katıldı. Heyette ayrıca gazeteciler Hasan Cemal, Ali Bayramoğlu, Ayhan Bilgen, Bejan Matur, Cengiz Çandar, Prof. Dr. Mithat Sancar, Prof. Dr. Sevtap Yokuş ve Yılmaz Ensaroğlu da vardı. Heyette yer alan Blok Milletvekili Levent Tüzel’le hem temasları hem de Türkiye’ye yansımaları üzerine konuştuk.

Böyle karmaşık konularda hep denir ya, ‘sorunu yaşandığı yerde görmek farklı oluyor’ diye. Ne bekliyordunuz Londra’ya giderken ve neyle karşılaştınız?
Londra merkezli gezimiz Kuzey İrlanda’nın başkenti Belfast ve İskoçya’nın başkenti Edinburg’la devam etti. Uluslararası alanda çalışan Demokratik Gelişim Enstitüsü’nün daveti üzerine gittik. Yerel parlamentolar ve üniversitelerde görüşmeler yaptık. Kuzey İrlanda ve Güney Afrika gibi çatışmalı süreçlerde isyancılarla görüşmelerin nasıl yürütüldüğü ve çözüme ulaştırıldığı, mevcut durumun ne olduğu üzerine düzenlenmiş bir geziydi. Demokratik Gelişim Enstitüsü’nü kuran, bu süreçlerde yer almış uzmanlardan oluşan heyet, özellikle Türkiye gibi yerlerde barış sürecinin oluşturulması, hakikat komisyonlarının kurulması gibi alanlarda çalışmalar yapıyor. Türkiye’de Kürt sorununun nasıl çözülebileceğine dair de bir fikir oluşturabilmek amacıyla yapılan bir geziydi. Kuşkusuz her ülkenin kendi toplumsal karakteri, geçmişi olduğunu, modellerin birebir örtüşemeyeceğini biliyorduk ancak genel ilkesel yaklaşımları görmek ve anlamak açısından yararlı oldu.

Kuzey İrlanda ve Britanya arasında yaşanan çatışmalı süreç uzun bir dönemi kapsıyor. Daha önce IRA içerisinde yer alan ve bugün milletvekili olan Sinn Féin yöneticileriyle görüştünüz. Bu döneme dair neler anlattılar?
Kuzey İrlanda parlamentosunda Gerry Kelly ve bir başka Sinn Féin temsilcisiyle görüştük. IRA sürecinin, silahlı mücadele sürecinin kapandığını, hayırlı cuma anlaşmasıyla birlikte ortak bir yönetim sürecinin başladığını söylediler. O dönemde hem İngiliz hükümetiyle hem de İngiltere ile birleşmeyi savunan İrlanda içindeki güçlerle yaşadıkları çatışmalı süreci anlattılar. IRA’nın 68-98 arasında silahlı mücadele sürdürdüğünü 97’de seçildikten sonra Tony Blair’in ziyaretiyle barış sürecinin başladığını, 98’deki anlaşmanın ardından 9-10 yıl git-gelli bir sürecin yaşandığını ifade ettiler. 2004’te yine çatışmalı bir süreç yaşanmış ve sonuç olarak barış elde edilmiş. Ki bugün bile Sinn Féin’in programında “Bağımsız Sosyalist İrlanda” hedefi hâlâ yer alıyor. Müzakere olması için insanların ölmeyeceği bir ortamın olması gerektiğini, diyalogun şart olduğunu söylüyorlar. Ama İngiltere’de de Güney Afrika’da da önemli olan konu, hükümetlerin isyancı güçleri hep “terörist” olarak nitelendirmeleri olmuş. Hem ırkçı Aparthayd rejimine karşı siyahların mücadelesi hem de işgalci İngilizlere karşı Kuzey İrlandalıların mücadelesi böyle nitelendirilmiş. Gerry Kelly’nin deyimiyle, “onlar bize terörist derken biz de işgalci güç olarak onlara terörist diyorduk. Kendi kardeşime İrlanda ismi verememişti annem. Çünkü İngiltere hükümeti bunu yasaklamıştı.”

Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun 6 vekili yaptıkları konuşmalardan dolayı ya da KCK üyesi oldukları iddialarıyla cezaevinde. Hatip Dicle’nin benzer gerekçeyle vekilliği düşürüldü. Ancak bunların hiçbiri silahlı bir eyleme karışmakla suçlanmıyor. Az önce bahsettiğimiz Gerry Kelly ise defalarca silahlı eylemlere katılmış, komuta etmiş, defalarca cezaevine girmiş, cezaevinden kaçmış yeniden girmiş. Ve bugün İngiltere parlamentosunda milletvekili olarak yer alıyor. İngiltere halkı bu sürece nasıl hazırlanmış?
Sadece İngiltere halkı değil Güney Afrika’da da silahlı çatışma ortamının devam etmemesi için hem içeride hem uluslararası düzeyde genel bir kabulün oluşması söz konusu. Güney Afrika’da binlerle ifade edilen –ama on bini bulmayan- bir kayıp, Kuzey İrlanda’da ise 3600 gibi net bir rakam söz konusu ki ülkemizdeki kayıplarla kıyaslandığında bunlar hayli düşük kalıyor. Silahlı mücadelenin artık demokratik eylem düzeyine geldiğinde, sivil itaatsizlik eylemleri ülke yönetimini yönetemez hale getirmese bile kazanılanların kaybedilenlerden az olduğu bir süreci getiriyor ki bunun sonucunda müzakere masasına oturuluyor. Bu süreçte uluslararası toplum ve ülke içindeki sermaye örgütleri de toplumu hazırlamakta rol alıyorlar. Bu düzenin sürmesi açısından oluşan yaraların giderilmesi için uluslararası finans çevreleri örneğin Aparthayd rejimini çeşmeleri kapatmakla tehdit ediyor.

Heyetin Türkiye’ye dönmesinin ardından yapılan haberlerde, ‘AKP ve CHP’li vekiller IRA modeli bize uymaz görüşünde birleştiler’ diye yazıldı. Neydi bu ziyaretin amacı? IRA modelini Türkiye’ye uyarlamak mı, yoksa ‘nasıl olur da Türkiye’de Kürt sorununun çözümü için bir model oluşturulabilirin yanıtını aramak mı?
Kuşkusuz amacımız, Kuzey İrlanda’da ya da Güney Afrika’da yaşanan süreçleri birebir kopya etmek değildi. Ancak, dünyadaki bir çok çatışmalı alanlarda barışın kazanılması sürecinde rol almış, Türkiye’de büyükelçi olarak görev yapmış emekli bir diplomatın söyledikleri, Türkiye hükümeti açısından da alınabilecek dersler barındırıyor. Bu diplomatın söylediklerine bakacak olursak;
Öncelikle, sorunun özünü anlamaya çalışmak gerekiyor. Nedir bu isyanı başlatan, halkı silahlı mücadeleye sevk eden şey? Sorunu doğru anlamak gerekiyor. Bugün AKP’nin açılım diye başlayan süreci ‘Kürt sorunu yoktur, Kürtlerin tek tek sorunu vardır’ a geldi. Sorun bir halkın taleplerinin kabul edilmesinden çıkarılıp silahlı bir güce karşı mücadeleye evriltilmek isteniyor. Sorunun kaynağını görmemek anlamına gelir bu tutum. Yani bu sorunu çözecek miyiz yoksa yöneterek yaşamaya devam mı edeceğiz. Acıları, maddi manevi kayıplara yol açacak, halkların birbirinden kopuşunu peşi sıra getirecek bir politika mı izlenecek? Taraflar kim, barışı bozan kim? Örneğin, muhataplık meselesine kuzey İrlanda açısından bakıldığında IRA muhatap alınmıyor ama aynı amaçlarla yola çıkan siyasi parti Sinn Féin’le görüşülüyor. Türkiye’de de bu ulusal direnişin örgütleri belli. PKK hâlâ dağda mücadeleyi sürdürüyor. Ama DTK gibi Kürt halkının seçilmiş temsilcilerinden oluşan bir kongresi, BDP gibi  mecliste temsil edilen güçler var. Diğer taraftan devlet kendi teşkilatlarıyla, İmralı’da bu hareketin önderliğiyle görüşmeler yürütüyor. Bunlar kamuoyuyla açıkça paylaşılmasa da konuşuluyor. Bu müzakere süreçleri kamuoyuyla açıkça paylaşılmalıdır. Güney Afrika’da koşullar oluşuncaya kadar başka bir ülkede yapılmış görüşmeler. Her ülkenin özgünlükleri var ama 30 yıllık süreç göz önüne alındığında, halkın birlikte yaşama isteğinin ve Kürt halkının demokratik özerklik ilanı da gözetildiğinde ülkemiz açısından koşullar demokratik barışçıl sürecin koşullarının olgunlaştığını gösteriyor.

Bir halkı temsil edip etmeme açısından baktığımızda ne IRA ne de Sinn Féin bütün Kuzey İrlandalıların onayını almış durumda. Ancak Kuzey İrlanda halkının temsilcisi olarak muhatap alınmış. Türkiye’de de BDP bütün Kürtleri temsil etmiyor söylemi çok sık kullanılıyor. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?
Bizde İrlanda’dakinden fazlası bile var. Milyonlarca insanın ‘siyasi irademdir, önderimdir’ dediği Öcalan gerçeği var. Her hanesi bu savaşın izlerini taşıyan binlerce insan, parlamentoya gönderdikleri vekilleri, belediye başkanları var. Böyle bir hareketin, sadece şurda burda egemen güçleri yıldırmaya çalışan bir silahlı hareket değil bir halk hareketi olduğu çok açık ve dolayısıyla muhatap olma özelliğini fazlasıyla taşıyor.

Barış süreci Büyük Britanya’ya nasıl gelmiş? Çatışmaları sona erdiren temel faktörler neler olmuş?
Bu konuda temel vurgu şu; barış dışarıdan dayatılamaz. Mutlaka taraflar yüz yüze konuşmalı. Dönem dönem çatışmalar yeniden başlasa da  (ki hem İrlanda’da hem de Güney Afrika’da böyle olmuş) bunların süreci sekteye uğratmaması önemli. Kimse kazanan-kaybeden duygusunu yaşamamalı. İsyancı güçler de hükümet de toplumun dolayısıyla kendilerinin kazanacağını bilmeli. Taviz konusunda şu gerçekten yola çıkmalısınız deniyor; “Dostlarınızla barış anlaşması yapmaz, düşmanlarınızla yaparsınız.” Düne kadar toplumda terörist olarak görülen yasadışı güçler yasal hale geliyor ve toplumsal meşruiyet kazanıyor ve müzakerelerle bu süreç gelişiyor. Müzakereler yapılırken çatışmasızlığın sağlanması önemli ama diğer yandan da görüşmeleri yapan tarafların liderlerinin özgür olması gerekiyor.
Sinn Féin temsilcilerinin çıkardıkları sonuçlardan biri, bu işlere yabancıları karıştırmamak, yabancıların müdahalesi olmadan kendi halkından güç almak ve halka güvenmek. Kürt sorununun çözülmesi açısından da hem Kürt halkının kendi içinde birlik geliştirmesi hem de Türk işçi ve emekçilerinin de bir arada yaşama isteğine sahip çıkarak özgürlükleri beraberce kazanma duygusunu geliştirmesi gerekiyor. Bu sorunun demokratik bir şekilde çözülmesini isteyen tüm güçler bu süreçte yer almalı.

Bu noktada tarafların güveni nasıl sağlanabilir?
İki taraf için de güven aranmamalı ve ön koşul olmamalı. Bu sürecin kolay olmadığı, sıkıntıların, “yol kazalarının” anlaşma yapıldıktan sonra bile devam ettiği biliniyor. Kuzey İrlanda için her an mevcut durumun bozulabileceği riskinin var olması bunun örneği olarak duruyor. Güvenden öte, halkın birliğinin sağlanması önemli. Karşı tarafı kışkırtmamak, “şeytanlaştırmamak”, hassasiyetlerine dikkat etmek gerekiyor. Kullanılan terminolojinin birbirini rencide etmemesi, yurttaşlık haklarına saygı, itibar ve onura önem verilmesi gerekiyor. Ancak Türkiye’de hükümetin söylemlerinin buna uygun olmadığı görülüyor.

Kürt halkının demokratik özerklik, ana dilde eğitim, kendi parlamentosuna sahip olmak gibi talepleri PKK ya da BDP tarafından icat  edilmiş ve dünya üzerinde bir örneği yokmuş gibi kamuoyuna yansıtılıyor. Bu konuda, ne tür örnekler verilebilir?
İngiltere, İspanya farklı örnekler. İngiltere, üniter yapısı içinde yetki devri gerçekleştirmiş bir devlet deniyor. Yerel parlamentolar veya meclisler var.Bu sorunlar bir şekilde aşılmış. Bütünüyle sonlanmamış ama yetki devirleri yasalarla belirlenmiş. Bu düzenlemelerin ve anlaşmaların ucu açık; nereye gideceğine ise halklar karar verecek. Kuzey İrlanda halkı isterse İrlanda ile birleşmek üzere İngiltere’den ayrılabilir. İskoçya’da 2 yıl içerisinde ayrılık konusunun referanduma götürüleceği de söyleniyor.

Kuzey İrlanda halkının kendi kaderini tayin hakkı anlaşmalara girmiş. Ama Türkiye’de demokratik özerklik tanımı bile çok sert karşılandı.
14 Temmuzda DTK’nın Diyarbakır’da toplanıp Türkiye ve dünya kamuoyu ile paylaştığı karar, Kürt halkının bugünkü sınırlar içerisinde demokratik özerklik anlayışı içerisinde yaşamak istediğini ilan eden bir açıklamaydı. Ama bir bakıma talihsiz denilebilecek bir şekilde, çatışmalı bir ortama, Türkiye hükümetinin operasyonları devam ettirmesinin sonucu olarak ölümlerin yaşandığı bir ana denk geldi. Ve egemen güçlerce Kürt halkı sanki silahı kullanarak kendi kararını dayatmak istiyor gibi algılanmasına gayret edildi. Medya da bu psikolojik harekatı sürdürdü. Uluslararası deneyimlerde de medyanın olumsuz tutumu karşımıza çıkıyor. Ama halkın barışa sahip çıkan tutumu, medyanın dilini de değiştiriyor. Demokratik Özerklik de doğru anlatılması ve anlaşılması gereken bir kavram. Bunun bir kopuş değil Kürt halkının kendi coğrafyasında nasıl yaşayacağının tamamen tartışılarak süreç içerisinde belirlenmesi anlamına geldiğinin bilinmesi lazım. Bunu bir kışkırtma ve ayrılıkçı duyguları geliştiren bir şey olarak değil, Kürt halkının gelmiş olduğu nokta ve uluslararası gelişmelerle birlikte anayasa yapım sürecinde Kürt halkının bir millet olmaktan kaynaklı haklarının anayasal güvenceye kavuşmasına yönelik mücadelenin bir aşaması olarak görmek ve böyle ele almak doğru olacaktır. Bu hiçbir zaman ipleri koparmak olarak anlaşılıp, sessizlik suikastı ile görmezden gelerek, üstünden atlayarak ülkemizin gerçekliği ve Kürt halkının geldiği noktayı yok sayarak çözülemez. AKP hükümetinin terörle mücadelede yeni stratejiler uygulayacağız diyerek 90’lı yılları geri getirmek istemesi, demokratikleşme mücadelesi veren güçlere karşı yargı kuşatmasının yaratılması, düşüncelerini açıklayan binlerce insanın ve vekillerin terör suçlamasıyla yargılanması, din esaslı cemaatlerin devreye sokulması, Avrupa’dan bir takım şahsiyetlerin büyük propagandalar eşliğinde devreye sokularak yandaş güç olarak kullanılmak istenmesi, bu stratejinin bir parçasıdır. Ancak Kürt halk hareketinin mücadelesine karşı izlenebilecek yöntem açısından bu yeni strateji ve terörle mücadele söyleminin sakıncaları büyük.

İngiltere, Güney Amerika ve İspanya örnekleri, ulusal sorunların askeri yollarla çözülemeyeceğini gösteriyor. Türkiye’de de bir süredir sorunun askeri yollarla, en azından sadece askeri yollarla çözülemeyeceğine dair görüş hakim olmaya başlamıştı. Ancak son dönemde süreç yine askeri önlemlere doğru yöneldi. Kürt sorununda gidişatı nasıl değerlendiriyorsunuz? Nedir size göre, çözümü getirecek formül?
Dünyanın hiçbir yerinde bu sorun polisiye, askeri yöntemlerle çözülememiş, politik yöntemlerle çözülmüş. Türkiye’de de, kendi özgünlüklerimiz olmakla birlikte, bu gerçekten hareket etmek gerekiyor. Askeri çözümün hemen hemen imkansız olduğu görülmüş. Türkiye’de de hükümet de genel kurmay da bu gerçeği benimsemiş görünüyor. Ama, bunun pratiğe dönüşmesi için artık açılımı bireysel haklar meselesi olmaktan çıkarıp bir halkın kendi kaderini belirlemesi olarak ele almak, buna saygı duyup bu şekilde bir barışa varılabileceğine inanmak gerekiyor. Mevcut demokratik mekanizmalar içerisinde, halkın da açık bilgisi altında bu süreçler sürdürülmeli. Bugünkü koşullarda yeni bir anayasa tartışması gündemdeyken bu sorun çözülebilir. Fakat AKP iyi bir sınav vermiyor. Vekillerin serbest bırakılmaması, seçilmiş Kürt siyasetçilerin tıkanmış bir dava kapsamında adeta rehin alınmış olması, barışçıl bir gidişatın gündemde olmadığını gösteriyor. Halbuki, barış süreçlerini yaşayan ülkeler bir şey kaybetmemiş, tümüyle çözemeseler bile daha iyiye giden bir durumları var. Uluslararası deneyimlere dönecek olursak, buralarda da mevcut iktidarlar kolaylıkla çözüme evet dememişler, ancak halkların demokratik tepkileriyle bu aşamaya gelinmiş.
Ülkemizde de böyle olacağını düşünüyorum. Türkiye’de bu konuların konuşulup tartışılması, sadece Kürtlerin çevresinde kalmaması önemli. Türkiye’nin aydın çevreleriyle, kitle örgütleriyle, sendikalarıyla bu sorunun çözüm yollarının tartışılması, ve bu kesimlerin sorunun çözümü için ellerini taşın altına sokması çok önemli. (İstanbul/EVRENSEL)


DİYALOG İÇİN ÖN ŞART OLMAZ

Türkiye’de ‘diyalog olsun diyenler de ‘önce PKK silahları bıraksın sonra görüşülebilir’ diyor. Britanya’da silahların susmasıyla barış görüşmeleri arasında bir sıralama var mı? Biri diğerinin ön koşulu olarak görülmüş mü? Bir de genel af sorunu var tabi. Bu iki sorun nasıl aşılmış?
Öyle olmamış tabi. Belli bir mutabakat çerçevesinde, kendi parlamentolarını kurmaları, tutukluların serbest bırakılması sürecinde Sinn Féin’in taleplerinin kabul edilmesiyle birlikte, silahların üçüncü bir tarafa bırakılmasının yanı sıra farklı süreçleri de içinde barındırıyor. Bugün bu anlaşmanın sonucu olarak kendi parlamentolarında seçimlerini yapıyorlar ve İngiltere’deki parlamentoya temsilci gönderiyorlar. İç yasaların düzenlenmesinde, özerklik kavramına yakın bir durum söz konusu. Adalet mekanizması konusunda da kendilerine dair hakları var, dış politika ve ulusal güvenlikte belirleyici olan ise İngiltere hükümeti. Güney Afrika’da Mandela’nın serbest bırakılması şart koşulmuş. IRA, tutukluların serbest bırakılmasını istemiş silahların bırakılması karşılığında. 2 yıllık bir süreden sonra gerçekleşmiş bu anlaşma. Bize bakıldığında, PKK’nin yürütmekte olduğu Kürt ulusal direnişi ve silahlı mücadelesinin lideri olan Abdullah Öcalan’ın koşullarının iyileştirilmesinin daha yüksek sesle dile getirilmesi bir yanda ama öbür yandan 98 tane seçilmiş belediye başkanı, ‘bu sorunun çözülmesinde Öcalan rol oynayabilir’ dedikleri için haklarında ‘terör propagandası yapmak’tan 20 yıl ceza isteniyor. Bunu tartışmak bile Türkiye’de suç haline gelebiliyor. Ama Gerry Kelly’nin altını çizdiği nokta, hükümetin IRA’yı yenmek için masaya oturduğu, tıpkı AKP hükümetinin yapmaya çalıştığı gibi. Bugün örneğin demokratik özerklik ilan eden Kürt hareketinin siyasi güçlerini tasfiye etme girişimi AKP eliyle yürütülüyor.


IRA, SINN FéIN ve HAYIRLI CUMA

İrlanda Cumhuriyet Ordusu ya da kısaca IRA, Kuzey İrlanda’nın Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını savunan bir örgüttür. İlk başlarda bağımsızlığın ancak silahlı mücadele ile mümkün olduğunu savunan IRA, 2005 yılında mücadelelerini sadece politik alanda sürdüreceklerini açıklayarak şiddet eylemlerine son vermiştir. Sinn Féin ise 1905 yılında İrlandalı Arthur Griffith tarafından kurulmuştur. Parti, IRA’nın siyasi kanadı olarak değerlendirilmektedir. Sinn Féin’in en büyük özelliği, kendini sol bir parti olarak tanımlamasıdır. Parti, nihai hedefinin Bağımsız Sosyalist İrlanda olduğunu açıkça ifade etmektedir. Partinin İrlanda Cumhuriyeti Parlamentosunda 5, Kuzey İrlanda Parlamentosunda ise 28 sandalyesi bulunmaktadır.
Kuzey İrlanda ile Büyük Britanya arasında silahların susmasına ve bugün yaşanan barış sürecine ulaşılması, Hayırlı Cuma anlaşmasıyla mümkün oldu. İngiltere’de Muhafazakar Parti’nin 1997 yılı mayıs ayındaki seçimi kaybedip, Tony Blair liderliğindeki İşçi Partisi’nin iktidara gelmesi, Kuzey İrlanda’daki çözüm umutlarını artırdı. Nitekim beş yıl önce yapılan seçimlerde Londra’daki parlamentoya giremeyen Sinn Féin, bu seçimlerde son 40 yılın en büyük başarısını elde ederek, 2 sandalye kazandı. Sinn Féin lideri Gerry Adams ile Martin McGuinness Avam Kamarası’na girmeye hak kazandı.
Adams, 1983-92 arasında temsil ettiği Batı Belfast’taki milletvekilliğini yeniden elde etti. Adams ve McGuinness Avam Kamarası’ndaki yerlerinde oturmayacaklarını açıkladı. Sinn Féin’in iki önemli isminin parlamentoya girmesi İngiltere ve Sinn Féin arasındaki ilişkileri yeniden güncelleştirdi. Adams ve McGuinness seçimi kazandıktan hemen sonra, İşçi Partisi iktidarını hemen görüşmeleri başlatmaya çağırdı. Parlamentoya seçilen Adams ve McGuinnes, 11 Mayıs günü Avam Kamarası’nın tüm imkanlarından yararlanma hakkı elde etti. Bunun üzerine, IRA’nın ölüm listesinde adları bulunan bakanlar ateşkes ilan etmeden ve IRA’nın şiddetten vazgeçtiğine dair güvence vermeden Avam Kamarası’na girmesine izin verilmemesi gerektiğini söylediler
İlk “dış” gezisini 16 Mayıs günü Kuzey İrlanda’nın başkenti Belfast’a yapan İngiltere’nin yeni Başbakanı Tony Blair, Sinn Féin’le yeniden görüşmelerin başlatılması çağrısı yaptı. Blair’in, barış görüşmelerinin Eylül’de başlatılmasını öngören bir takvim belirlemesi üzerine Sinn Féin, 18 Temmuz’da IRA’ya ateşkes çağrısı yaptı. IRA 19 Temmuz günü yeniden ateşkes ilan etti. IRA ateşkesi Sinn Féin’e pazarlık yolunu açınca “önce silahsızlanma” diyen Protestanlar ayağa kalktı. İngiliz yanlısı Protestanların gürültülü itirazlarına rağmen, görüşmeler bazen açık bazen kapalı kapılar ardında devam etti. Taraflar ‘Hayırlı Cuma’ anlaşmasına ulaştığında tarih 10 Nisan 1998’i gösteriyordu. Barış Anlaşması’nı onaylamak için 10 Mayıs günü toplanan Sinn Féin Kongresi’ne katılabilsin diye hükümlü 4 IRA militanı 24 saatliğine salıverildi. Militanlara kahramanlara yakışır bir karşılama töreni yapıldı. Buna benzer bir jest, İngiltere yanlısı bir mahkum olan Michael Stone için Protestanları etkilemek için yapıldı. Ulaşılan barış anlaşmasına halkın onayı için 22 Mayıs günü referandum yapıldı. Halkın yüzde 72’si “evet” dedi. Referandumdan güç alan Kuzey İrlanda Meclisi, 1999’da yürütme hakkına sahip bir hükümet seçti.

www.evrensel.net