16 Mayıs 2015 04:03

Almanya ve Fransa savaş kışkırtıcılığında ısrarlı!

Paylaş

Almanya Başbakanı Angela Merkel, 10 Mayıs’ta Kızıl Meydan’da faşizmden kurtuluşun 70. yılı kutlamalarının ertesi günü Moskova’yı ziyaret ederek Rusya Devlet Başkanı Putin’le bir görüşme yaptı. Merkel, Kırım politikası nedeniyle hem 70. yıl törenlerine katılmayı reddetti hem de Rusya’yı 10 Mayıs’ta eleştirdi, ancak Alman sermayesinin ticari ilişkilerin sürdürülmesi yönündeki baskısı nedeniyle beklenenden yumuşak konuştu. Junge Welt, Merkel’in tavrının her şeye rağmen rövanşist ve savaş kışkırtıcısı olduğuna vurgu yapıyor. AB’nin diğer en büyük emperyalist odaklarından olan Fransa da savaşlardan faydalanmaya, silah tüccarlığı yapmaya devam ediyor. Haftalık dergi Humanite Dimanche, Fransa’nın silah satışları açısından 2015’in rekor bir yıl olacağına dikkat çekti ve Ortadoğu’daki “dostlarının” satın aldıkları silahlarla IŞİD türü örgütleri nasıl desteklediklerinin yeni bir kanıtına vurgu yaptı. İngiltere basınının gündeminde ise, yeniden ve güçlenerek iktidar kuran Muhafazakar Partisinin artması beklenen saldırıları vardı.

SAVAŞ KIŞKIRTICILIĞI

Arnold SCHÖLZEL
Junge Welt

Bir Alman başbakanının faşizmden kurtuluş günü için gittiği Moskova’da Kırım’ın haydutça ve uluslararası hukuka aykırı olarak işgal edilmesinden söz etmesi ne anlama geliyor? İlkin davet edilen yerde nasıl davranılacağının asgari düzeyde bile bilinmediğini gösteriyor. Merkel, 9 Mayıs’ta diğer devlet ve hükümet başkanlarının katıldığı Moskova’daki anma törenine gitmeme gerekçesi olarak zaten Kırım olayını göstermişti. 10 Mayıs’ta Moskova ziyareti sırasında bunu bir kez daha dile getirmesinin tekrardan başka bir anlamı yoktu. İkinci olarak ise İkinci Dünya Savaşı sırasında Kırım da dahil birçok ülkeyi işgal eden, sömürgeleştiren, vahşete yol açan bir ülkenin başbakanının, faşizmden kurtuluşun 70. yılında böylesi şeyler söylemesi aklının başında olmadığını, rövanşist davrandığını gösteriyor.
Solcu olduğunu kimsenin iddia edemeyeceği Tarihçi Götz Aly, Berlin’den Sorumlu Sovyet Subayı Bensarin’in 2 Mayıs 1945’te hasta çocuk ve yaşlıların bakımıyla ilgili yayımladığı ilk talimatı eleştiren yazılara cevap olarak Alman askerlerinin, Minsk, Kiev ve Smolensk’teki emirlerini hatırlatmış ve karşılaştırma yapmıştı. Buna rağmen  1990 yılından sonra Bensarin ismi SPD tarafından Berlin sokaklarından ve alanlarından silinmek istenmişti. Bensarin’in Berlin’in fahri vatandaşı olması konusu ise neredeyse yılan hikayesine döndürülmüştü. İşte bunlar Angela Merkel’in devlet politikasına esin kaynağı oldular.
Merkel’in Moskova’daki tavrı gerici ve rövanşist olması yanında küstahça da... Yıllardan beri batı ülkelerinin her terör faaliyetine suç ortağı olmuş bir ülkenin başbakanı, işgal olup olmadığı tartışmalı olan Kırım konusunu bahane ederek resmi kutlamaya katılmıyor, bir gün sonraki ziyaretinde ise intikam duygularıyla biçimlendirilmiş bir konuşma yapıyor. Artık olayın boyutu soğuk savaş sınırlarını da aşarak savaş kışkırtıcılığına yönelmiş durumda.
ABD ve Ukrayna tarafından kışkırtılan bu çizgi, Merkel’in ağzından bir kez daha ifade edildi.  Bu politika, AB politikasına ters, yalan ve Rus düşmanlığıyla oluşturulmuş bir politik stratejinin parçası.
Görünen o ki, ABD ile Merkel, NSA-BND olayında olduğu gibi el ele ilerleyecekler. Ancak haber alma teşkilatları skandalı, SPD’nin çekinceli davranmasına neden oldu. Koalisyon ortağı başbakanlık dairesinden yayılan yalanlardan söz etmeye başladı. Merkel’e bir yandan ABD, Rusya’ya karşı daha sert çıkması için baskı yapıyor diğer yandan ise Alman sermayesi Rusya ile ticarete sınırlandırma getirilmemesi, ilişkilerin düzeltilmesi için baskı yapıyor. Almanya başbakanı Moskova ziyareti sırasında  yumuşak sözler de kullanarak kararının savaştan yana değilse de çatışmadan yana olduğunu gösterdi.
(Çeviren: Semra Çelik)


SAVAŞ OLUNCA İŞLER TIKIRINDA

Marc De MIRAMON
Humanite Dimanche

“Şu veya bu Amerikalı ya da Avrupalı ülke, bölge ülkelerine silah sattı diye övünmesin. Sanayiyi bu şekilde mi kalkındırıyorlar? Batı’da bu şekilde mi iş imkanları yaratılıyor? Bağdad, Şam veya Sana’da insanları katlederek mi silah sanayiindeki işçilere iş veriliyor?” 5 mayıs günü İran Başkanı Hasan Ruhani, Ortadoğu’da silah satımından dolayı övünen Batılı ülkeleri bu şekilde teşhir ediyordu. Beşar Esad’ın Suriyesi’ne, Lübnan Hizbullahı’na, Irak Şiilerine ve Yemenli Husilere silah vermekle suçlanan bir ülke liderinin bu sözleri, gerçekten kaygı verici bir gerçekliğe işaret etmese, gülüp geçilirdi. Ama Hasan Ruhani burada Fransa’nın açıktan taraf seçmesine vurgu yapıyor.  
Çünkü, Elize sarayında, Ekonomi ve Dışişleri bakanlıklarında ve Paris merkezli silah tüccarlarının elinde olan gazetelerde, 2015 yılını rekor yılı yapacak milyarlık silah satışlarının haberleri geldikçe şampanyalar patlatıldı. Silahlanma genel müdürlüğünün verilerine göre 2013 yılında, Ortadoğu’daki satışlarda yüzde 40 bir artışla, 6.3 milyar avroluk silah ihracatı ile rekor kırılmıştı. [...] 2014 yılında 8 milyarlık bir artıştan sonra, ve Afrika, Yakın ve Ortadoğu’nun vahşi bir savaşın içine gömülmesi ve barış perspektifinin giderek uzaklaşması, silah ihracatlarında olağanüstü bir artışa yol açtı. 3 ay içinde, Polonya’ya satılan 50 helikopter ve Hindistan’a satılan 36 savaş uçağının yanı sıra, Mısır’a 24 savaş uçağı ve bir de savaş gemisi (Suudi yardımlar sayesinde) ve Katar’a ise 24 savaş uçağı satıldı. Hindistan’a satılanlar daha hesaba katılmadı ve Savunma Bakanı Jean Yves Le Drian’a göre Fransa 15 milyarlık silah ihracatı sözleşmesine imza attı. [...]
Söz konusu açık silah satışlarının yanı sıra, Fransa gizli ve hatta yasal olmayan silah ihracatı da yapıyor. 13 Mayıs 2015 günü yayımlanan bir kitapta, diplomasi ve askeri işler uzmanı Gazateci Xavier Panon, bugüne kadar gizli kalanları şu şekilde sıralıyor: Fransa Beşar Esad’a karşı savaşanlara 20 mm’lik namlulu top, 12.7 mm’lik mitralyöz, roketatar ve tanksavar roket gönderdi. Ve üstelik bunları Haziran 2011’de AB’nin silah ambargo kararını bilerek ve bunu çiğneyerek vermiş.
François Hollande yazarla yaptığı görüşmede şunları belirtmiş: “Kimin eline gideceğinden emin olduğumuz andan itibaren vermeye başladık. Öldürücü silah aletlerini yalnız bizim kendi servislerimiz teslim etti”. Oysa ki daha düne kadar, Dışişleri Bakanlığı “öldürücü olmayan silah aletleri”, yani gece dürbünleri, kurşun geçirmez yelek vs. verildiğini iddia ediyordu.
Ama tesadüfe bakın, El Meyadin adlı televizyon kanalı (Suriye-Lübnan sermayeli) Hizbullah’ın el Nusra cephesinin Suriye ve Lübnan sınırındaki Kalamun kampına saldırı ve ele geçirişinin videosunu yayınladı. Çadır, erzak stoklarının ortasında Fransız yapım Milan tanksavar füzeleri görülüyor ekranlarda ve seri numaraları silinmemiş halde. François Hollande’ın Körfez’deki “ılımlı” dostlarına silah vermeden, bunların nereden geldiğinin bilinmemesi için Fransa, ambargonun bir zorunluluğu olarak, seri numaralarını siliyordur. Ama Suudi Arabistan ve Katar, Usame bin Ladin’in hayranlarına en gelişkin silahları verdiğinden dolayı en çok eleştirilen ülkelerin başında geliyorlar. Bu “ılımlı” dostlar bütün azınlıkları bu silahlarla metodik olarak katlediyorlar. [...] Ama Nusayriler’i sadece bunlar katletmek istemiyor. 5 mayıs günü, Katar’ın resmi sözcüsü olarak bilinen El Cezire kanalı utanç verici bir “tartışma” yayımladı. Bu tartışmada Gazeteci Faysal Kassem “Tüm Nusayri ve çocuklarını katletmeli miyiz?” diye soruyordu seyircilere ve daha sonra verdiği anket sonucuna göre izleyenlerin yüzde 97’si “evet” diye cevap vermiş.

(Çeviren: Deniz Uztopal)


Muhafazakarları iktidara getiren seçmenleri ne bekliyor?

Lee WILLIAMS
The Independent

Hiç aklıma gelmezdi ama Muhafazakarların galibiyeti Noel günü gibi. Gerçekten öyle. Fakat bu sefer biz seçmenler Noel günündeki hindi ile aynı kaderi paylaşıyoruz.
Hiç kuşkusuz seçmenler olarak verdiğimiz oyların sonucunda önümüzdeki beş senede geçtiğimiz yıllarda yaşadığımızın aynısına benzer, fakat daha ağır koşullar yaşayacağız. Bakalım gelecek yıllarda bizi neler bekliyor?
Öncelikle sosyal yardımlara yapılacak olan 12 milyar sterlin değerindeki kesintileri hatırlayalım. [...]. Sosyal hizmetlerdeki kesintiler sonucu yaşanan ölümlerin sayısı da gittikçe artacaktır tabii. Ama olsun, en azında fakir çaresiz insanlar mecburiyetten adil olmayan yetersiz işlerde yerlerini alırken, ülkedeki işsizlik oranı düşmeye devam edecektir. Üstelik gittikçe yayılan fakirlikle beraber, muhafazakar yönetimi süresinde 56 dan 556’ya kadar yükselen gıda yardım büroları da artmaya devam edecektir.
Liberal Partinin dengeleyen etkisi artık yok, netice itibariyle eşitsizlik bundan sonra hızla artacaktır çünkü muhafazakar yönetim zenginlere vergi kesintileri uygularken aynı zamanda fakirlere verilen hizmetlerde kesintilere devam edecektir. Ama hiç sorun değil tabii ki, çünkü en zengin kesimi oluşturan yüzde 1’in gittikçe zenginleşmesi fakir halkı da zenginleştirecektir değil mi?
Önümüzdeki sürede sinsice sağlık ve eğitim sistemlerinin özelleştirildiğini ve devlet okullarının akademi kurmak için satıldığını göreceğiz. Ulusal Sağlık Hizmeti (NHS) yavaşça can çekişerek ölmeye devam edecek ve bin parçaya bölünerek özel şirketlere peşkeş edilmeye devam edecektir. [...] Yerel hükümetlerin yanı sıra polis, itfaiye ve hapishane gibi hizmetler kesintilerin en ağır yükünü taşımaya devam edecek. Yerel hükümet ve halk hizmetleri şimdiden çok tehlikeli ekonomik sıkıntı içerisinde. [...] Avrupa Birliği içinde kalalım mı veya çıkalım mı  sorusuna vereceğimiz kararla ilgili referandum sözü aldık ve artık ülkenin kalesini dış dünyaya kapatabileceğiz. Artık Avrupa Birliğinin bizim kendi iç sorunlarımıza müdahale edememesinin rahatlığına kavuşacağız. Mesela İnsan Hakları yasasını Muhafazakar partisi ortadan kaldırmak istiyor. Sizce Avrupa’nın bizlere dayattığı bürokrasiden kurtulmuş olmayacağız mı? Ama Avrupa Birliğinin bazı güzel yanlarını tutma ihtimalimiz de var, mesela TTİP* anlaşmasını tutarak ülke egemenliğini çok uluslu şirketlere devredeceğiz. Ama bunda bir sorun yok çünkü yabancı şirketler konusunda bir sorunumuz yok, bizim sevmediğimiz fakir yabancılar.
Büyük şirketlere daha fazla güç ve bankalar için eski düzen bu hükümetin ana sloganı olacak. Eğer şirketlere haksızlık yaparsak veya kötü davranırsak onlar ülkeyi terk eder ve kıyamet burada kopar, haklı değil miyim? Bundan daha kötüsü çok partili sistemin erken sonu geldi ve daha büyük demokrasi için ilk adımlar atıldı. Bari koalisyon hükümeti sürecinde Liberal Demokratlar Muhafazakar partinin haksız ve saldırgan yasamalar yapmasının önüne geçiyorlardı. Şimdi muhafazakarlar istediklerini yapmakta özgürler ve parti içindeki aşırı sağcılar şu an popüler olan ve aşırı-sağcı partisi UKİP’e geçmekle iktidarı tehdit edebilecekler
Bir çok seçmenin oy kullanmasını teşvik eden çok partili siyaset hevesimiz çabuk sona erdi. Ama bu da sorun değil çünkü artık daha güçlü bir iktidarımız olacak, haklı değil miyim? Bari yasalar çıkması konusunda engel oluşmaz ve iktidar iş yapabilecek. Neyse, herkese iyi Noeller, büyük hindi dilimleri olma yolundayız, bari kendimizi terbiye edelim.

(Çeviren: Çağdaş Canbolat)

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

#MetalDirenişiBüyüyor

SONRAKİ HABER

Bolivya’da yaşamını yitirenlerin sayısı 23'e yükseldi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa