AKP’nin Yeni Konsepti: Milli Beraberlik vs.

AKP’nin Yeni Konsepti: Milli Beraberlik vs.

Tayyip Erdoğan başkanlığındaki 61. Hükümetin programında yer alan “milli beraberlik ve kardeşlik” vurgusu, AKP’nin önümüzdeki süreçte yapacaklarının ipucunu vermekte yeterli olmaktadır. Programdaki milli beraberlik her ne kadar resmi ideolojinin klişe sözü olsa da,  içerik olarak diğer etnik halklara yö

MUSTAFA YELKENLİ

Otoriter düzenlerde millilik ideolojik bir zihniyeti ifade ederken, totaliter düzenlerde bu ideolojik zihniyet bir proje olarak tüm topluma baskıyla içerilir. Artık toplumsal her etkinlikte veya her kurumda yapısal oluşumların bu millilik tanımına uygun olarak geliştirilmesi amaçlanır. 61. Hükümetin temel amacı ise milli birlik adına tüm farklılıkları tek bir ülkü etrafında toplamayı hedeflemektedir. Bu ideolojik yapılanma elbette doğrudan Kürtleri ve Alevileri hedef almaktadır. Çünkü var olan sisteme ciddi bir şekilde muhalefet eden bu iki kesime karşı 61 Hükümet, bugüne kadar sürdürülen inkar ve imha siyasetinin bir başka versiyonunu yürürlüğe koymaktadır. Sistemle bütünleşen AKP bu yöntemle, Kürtlere ve Alevilere yönelik inkar, imha ve asimilasyonla bugüne kadar sonuç alamadığı gerçeğini gözden kaçırmadan, değişik bir yöntemle “millilik ve kardeşlik” adı altında inkarcı bir zihniyetle farklılıkları tasfiye ve giderek imhayı hedeflemektedir.
Söz konusu bu proje ile bu iki kesimi susturacağının beklentisi içinde olan AKP, var olan demografik koşullarla birlikte (Çok dilli, çok halklı, çok inançlı, çok kültürlü bir ülke gerçeği karşısında) tamamen politize olmuş Kürt halkı ve onun yasal/meşru temsilcilerinin muhalefeti karşısında başarı şansı olabilir mi ona bakmak gerek. Hükümet programında yer alan bu proje Kürt sorununu demokratik yöntemlerle çözmeyi amaçlamamakta; aksine devlet terörüne zemin hazırlayacak bir  girişim olarak görülmeli. Çünkü Kürt sorununu çözmek ancak bu sorunun adını koymakla mümkündür. Bu yapılmadığı gibi “artık Kürt sorunu yok, Kürtlerin sorunu var” gibi demagojik bir söylemle Kürtlerin demokratik ve insani talepleri görmezden gelinecektir. Tekçilikle milliyetçiliği ırkçılık düzeyine çıkartan AKP, bu yeni dönemde toplumdaki beklentilerin tersine millilik ve sözde kardeşlik adına çözümsüzlüğü dayatmaktır. Demokratik Kürt muhalefetinin ırkçı dayatmalara karşı her ne kadar demokratik muhalefetini ve meşru mücadelesini sürdürse de Türkiye’nin bir başka gerçeği olan PKK olgusu da bu konuda taraf olacaktır. Bir taraftan Öcalan’la görüşen devlet ve hükümet yetkilileri bir mutabakata vardıklarını açıklamış olsalar da diğer taraftan operasyonlar süreci işlevsiz bırakacaktır.

Diğer taraftan KCK operasyonlarının akıl hocası ve AKP’nin Kürt siyasetinin mimarı olduğu söylenen çiçeği burnunda Ankara Milletvekili ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın danışmanı Yalçın Akdoğan’ın yeni dönemin en önemli parametresi olarak göstermeye çalıştığı diyalog ve uzlaşı arayışını da ne yazık ki AKP kendi eliyle son gelişmelerle berhava etmiştir. Kürtlere yönelik hukuksal bir ayrımcıkla KCK davasından tutuklu olan seçilmiş Kürt milletvekillerinin serbest bırakılmaması ile Sayın Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesi uzlaşı arayışı ile kardeşlik projesinin ciddiyetten uzak, aksine Kürtleri öfkelendiren bir girişimdi. Bununla beraber Öcalan’ın iyi niyetli yaklaşımlarını da boşa çıkartan ve silahlı eylemlere davetiye çıkaran bir girişim olarak algılandı. AKP’nin şikayeti üzerine sayın Dicle’nin vekilliğinin düşürülmesi ve  arkasından hak etmediği halde gayrimeşru bir şekilde milletvekili olan Oya Eronat’ın hemen vekil yapılması kardeşlik ve diyalog konusunda AKP’nin içtenlikten yoksun olduğunu yeterince göstermektedir.
Türkiye önceki hükümetler eliyle Kürt sorunu, PKK, Öcalan konusunda Murat Belge’nin deyimiyle “kuyuya düşmüş” durumda. Daha önce Genelkurmay, geçmiş hükümetler ve basınla el birliği yaparak yaratılan “terör, terörist, terörist başı, bebek katili” gibi toplumda kin ve nefret pompalayan bir dil ile şimdiki süreci kontrol etmek oldukça zor görünmektedir. Kürtlere yönelik şartlandırılan ve her fırsatta linç eylemlerine katılmaya hazır bir toplum yapısına bir de Başbakanın seçim sürecinde Kürtleri tehdit edercesine kullandığı ırkçı ve saldırgan üslup eklenmesi Türkiye’nin düştüğü kuyuyu derinleştirmiştir. Farklı bir retorikle bu sorunu demokratikleşerek çözmek konusunda yeni bir anayasa vaat ederek yüzde 50 oranında oy alan AKP, ne yazık ki bu kuyudan çıkmak yerine hâlâ bildik yöntemleri uygulayacaklarını ifade etmektedir. Bir zamanlar Yaşar Büyükanıt, biz Kürtlere hayal edemeyeceğimiz acılar yaşatacağını söylüyordu. Şimdi ise Başbakan Tayyip Erdoğan “Bizden iyi niyet beklemesinler” diyor. Tıpkı Doğan Güreş gibi “Son ferdine kadar öldüreceğiz” der gibi. Bütün bunların bugüne kadar bir işe yaramadığını muktedirler anlamadıysa eğer, bundan sonra da bir yarar sağlamayacağı ortada. Her türlü kirli ve kanlı yöntemi bu ceberut devlet denedi. İnkarın, imhanın, asimilasyonun geldiği nokta Kürtlerin büyük bir coşkuyla ilan ettikleri demokratik özerklik. “Bizden iyi niyet beklemesinler”in varacağı yerin ise demokratik özerkliğin çok daha ileri aşaması olacağını tahmin etmek için kahin olmak da gerekmez.

Evet, şu an Türkiye kendi kazdığı kuyunun dibinden yeni bir anayasa ile çıkmaya çalışıyor. Ancak AKP’nin, CHP ve MHP’nin işbirliğiyle bunun gerçekleştirmesi mümkün değil. Çünkü Türkiye’de hiçbir şey Kürtleri dışlayarak hayat bulamaz. Hele hele Kürtsüz bir parlamentoda kotarılan bir anayasa, referandumda onay alsa bile Türkiye’nin birleştirici harcı olmayacaktır. Bu nedenle Türkiye’nin kuyudan çıkması “Bizden iyi niyet beklemesinler” veya “milli beraberlik ve kardeşlik” gibi Kürtlere güven vermeyen söz ve davranışlardan uzak durulmasıyla mümkün olacaktır.

*BDP Ankara İl Eş Başkanı

www.evrensel.net