Sinema - Edebiyat ilişkisi

Sinema - Edebiyat ilişkisi

"Tuhaftır ki; bütün sanatlar çıplak doğarken, sanatların en genci baştan aşağı giyinik olarak dünyaya geldi.Söyleyecek bir şeyi olmadan önce her şeyi söyleyebilir oldu".Virginia Woolf    Sinema, kendinden önce gelen bütün sanat dallarıyla iletişim içindedir ancak en kuvvetli bağını

Sırrıcan Gerçek

Söyleyecek bir şeyi olmadan önce her şeyi söyleyebilir oldu".

Virginia Woolf
    
Sinema, kendinden önce gelen bütün sanat dallarıyla iletişim içindedir ancak en kuvvetli bağını edebiyatla kurmuştur. Sinema ve edebiyat aynı şeyi hedefleyen, farklı yollar kullanan iki sanat dalı. İkisi de kültürün gelişmesine katkıda bulunurken; insanları bilgilendirir, eğlendirir ve onların estetik zevklerine hitap eder. Bu bakımdan ortak noktaları çoğunluktaysa da kullandıkları diller çok farklıdır. Edebiyat okuyucusuna kelimelerle bir dünya kurdururken sinema sinemografi ile bu dünyayı hâlihazırda verir.

Bir romanın içinde okuyucuların bakış açılarına göre birden çok dünya bulunduğundan sinemanın edebiyattan beslenmemesi düşünülemezdi. Nitekim de öyle olmuştur. Sinemanın edebiyattan beslenmesi ilk doğuş yıllarına kadar dayanır.1902 yılında Jules Verne'nin romanından esinlenerek   "A Trip to the Moon" un çekilmesinden beri -ki aynı zamanda ilk bilimkurgu filmidir-  sinema sektörü uyarlama senaryolarla ilerlemiştir. Dickens, Balzac, Hugo gibi yazarların romanlarını İtalyan ve Fransız yönetmenlerden sonra Amerikalı yönetmenler de kullanmışlardır. Sinemada uyarlamaya başvurulmasının temel nedeni, beğenilen ve halk tarafından kabul görmüş bir öykünün gişe başarısını garantileyecek olmasıdır. Zaten zamanla bu ilişki sinema endüstrisinin büyüyüp ticari kaygıların ortaya çıkmasıyla bir sömürüye dönüşmüştür. Bertolucci'nin şiir ve sinemayı birbirine yakınlaştırması ya da Salvador Dali'nin plastik fikirlerini sinemaya taşıması gibi olağanüstü güzellikler para hırsıyla yerini romanları arkasından hançerleyen filmlere bırakmıştır.

Romanların sinema uyarlamalarının izleyiciyi tatmin etmesi de çok nadirdir. Ben bu hayal kırıklığının, okuyucuların hayal gücü farklılıklarından ziyade iki sanat arasındaki teknik ve dil farklılıklarından olduğunu düşünüyorum. Romanların zaman aralıkları okuyucuya bağlı olarak değişir yani herhangi bir zaman kısıtlamaları yoktur. Sinema ise gerçek zamanlıdır. Zaman kısıtlaması nedeniyle romandaki bazı karakterler ya da olaylar atlanır bu da genel kurguyu ve temayı bozar. Hayal kırıklığının bir diğer nedeni de herhangi bir duyguyu görüntüyle vermektense kelimelerle anlatmanın daha elverişli olmasıdır. Örneğin; ölümü ve yas acısını mezarlıkta kara elbiseler giyen bir kadınla kolayca anlatabilirken umut, sevgi, ödün gibi kelimelerin karşılığı olan soyut gerçeklikleri görüntüyle somutlaştırmak çok daha zordur. Belki bu yüzden Roman uyarlamaları seyirciyi tatmin etmezken çizgi roman uyarlamaları çok beğenilmektedir. Çizgi romanda görüntü dilini kullandığı için dil farklılıkları büyük oranda ortadan kalkmış olur. Araştırmalara göre bir filmin ilk izlenimde ancak yüzde otuzu anlaşılabilir. İlk izlemeyle yüzde otuzu algılanan bir sanat dalıyla Dostoyevski, Albert Camus gibi yazarları sinemaya aktarmak çok güçtür. Bu hayal kırıklığından korunmanın tek yolu ya kitabı okumayıp filminin çekilmesini beklemektir ya da büyük bir zevkle kitabı okuyup filmini asla izlememektir.

Ülkemizde de sömürme durumu değişiklik göstermemiştir. 1919-1972 yılları arasında çekilen filmlerin 3100 tanesi arasından 230'dan fazlasının popüler romanlardan uyarlanma olduğu saptanmıştır. Yönetmen Ülkü Erakalın bu durumu şöyle anlatır: "Okunmuş, tutulmuş romanı bir de görelim derlerdi seyirciler. O zamanki seyirci de romanın okuyucusu olan halktı zaten."  Yazar Selim İleri de "Kerime Nadir adı bir teminattır" başlıklı makalesinde Kerime Nadir'in yapımcılar için gişe garantisi anlamına geldiğinin altını çizerek bu düşünceyi destekler.

Edebiyat 19. yüzyılda nasıl popüler ise 21. yüzyılın gelişen teknolojisiyle sinemanın yükselişi oldukça doğaldır. Kitapları klasik kabul edilen yazarların büyük çoğunluğunun 18. ve 19. yüzyılda,  birbirleriyle aynı dönemlerde yaşamış olması bir rastlantı mı?

Günümüzdeki edebiyatçıların bir kısmının yazar kimlikleriyle sinemacı kimlikleri çoktan birbirine karışmıştır. Vivi Zapata'nın senaryosunu yazan John Steinbeck, Gizli Yüz filminin senaristi Orhan pamuk, Duman'ın senaryo yazarı. Paul Auster gibi birçok edebiyatçı kendi yazınsal dillerini sinemanın görsel diliyle birleştirmeyi iyi bir şekilde başarıyorlar. Sinemayla edebiyatın ilişkisi bir miktar tersine dönmeye bile başlamıştır. Gişe başarısı yüksek filmlerin hikâyeleri, roman olarak hem de kitapçıların çok satanlar köşesinde karşımıza çıkmaktadır. Bu gelişmeyle bazı senaristlerin diyalogları kısa tutma derdi ya da maliyet yüzünden çekilemeyen sahneler de ortadan kalkmış olur. Çünkü sinemada gerekli olan inandırıcılık, romanda gerekmez.  Uzun diyalog ve monologlarla karakterler ve hikâye daha derinlemesine ele alınabilir.

Sinema var olduğundan beri edebiyattan etkilenmiştir. Görünen o ki edebiyat da sinemadan etkilenmeye başlamıştır. Her iki sanat da var olduğu sürece bu ilişki herhangi bir şekilde devam edecektir.

www.evrensel.net