26 Nisan 2015 08:35

Forabandit: Eşkıya derler bize

Paylaş

Faruk AYYILDIZ

Alevi-Bektaşi aşık müzikleri ile Fransa’nın Oksitanya bölgesinin trubadur müziğinin buluştuğu bir grup Forabandit. Oksitanya, Güney Fransa-İtalya-İspanya’da tarihi ve etnik bir bölge. Forabandit, Alevi-Bektaşi kültürünün yanında trubadur adıyla bilinen, 11 ve 13. yüzyıllar arasında Fransa-İtalya ve İspanya üçgeninde halk dilini kullanarak müzik yapan ozanların izini sürüyor. İstanbul, Marsilya arasında bir köprü olan grup, Anadolu aşıklarının kutsal sazı bağlama, mandolin ailesinden mandola, geleneksel İran müziğinin temel vurmalı çalgısı zarb ve iki vokal ile müzikal keşif yapıyor diyebiliriz. Oksitan dilinde şarkılar yapan grup, Ulaş Özdemir, Sam Karpienia ve Bijan Chemirani’den oluşuyor. Forabandit serüvenini grubun vokalliğini de yapan Ulaş Özdemir’den dinledik.

Röportaja Forabandit’in kuruluş hikayesiyle başlayabiliriz... 
2008 yılında Marsilya’ya gidip geliyordum. Orada Hataylı, Arap Alevi bir arkadaşımız var; Nil Deniz. Orada yaşıyor, beni birkaç etkinliğe çağırmış, Alevi müziğiyle ilgili bir sunum yapmıştım. Nil bana projesinden bahsetti; aslında sadece Forabandit ile ilgili değil, genel bir projeydi. Marsilya, Hamburg ve İstanbul arasında müzik ağı kurmak istiyordu. O proje tabi maddi vb. çeşitli sebeplerden sürümedi ama o projenin bir ayağı olarak bizi buluşturdu. Oksitan dilinde aşık müziği geleneği Trubadur’u sürdüren Sam Karpeinia ile beni buluşturmaktı. Üçüncü eleman ise perküsyon çalan Bijan Chemirani. Bijan, yıllardır tanıdığım bir müzisyen. Marsilya’da yaşıyor ve Sam’in de çok eski arkadaşı. Bijan yarı Fransız yarı İranlı. Bijan ruh hali olarak da sakin bir tip, Sam ile aramızda denge oldu. Biz böyle başladık. 

‘TRUBADUR GELENEĞİ SÜRÜYOR’

Trubadur geleneği Türkiye’de pek bilinmiyor, ilginç bir deneyim olmuş...
Trubadur şarkılarına merakımız vardı ama Oksitan ya da trubadur müziği takım elbise giyilip, klasik salonlarda çalınan tarihin bir döneminde kalmış gelenek gibi algılanıyordu, sanki gelenek sürmüyormuş gibi. Sam bir yandan Alevi-Bektaşi geleneğini tanımaya başladı, ben de trubadur geleneğini ve Oksitan dilini anlamaya başladım. Bu birbirimizi tanıma evresi oldu. Bir süre sonra baktık ki kafalarımız uyuşuyor. Tabii birçok konuda da kavga ediyoruz çünkü ortak dilimiz yok. İngilizce anlaşıyoruz ama arada kayboluyor bir şeyler bazen. Sonu hep olumlu sonuçlanan gerilimli bir ilişki vardı, bu gerilimler sonucunda ya şarkı yaptık, ya konser verdik. 2011 yılında baktık ki bir enerji var, bunu bir gruba dönüştürmek istiyoruz. 2011’de karar verdik, biz bir grubuz ve böyle sürdürmek istiyoruz diye. Forabandit’e dönüştük... 

METİN LOKUMCU’YA ADANAN ŞARKI 

Albümlerde de ‘eşkıya’ vurgusu var. Mesela Paur isimli parçada ‘eşkıya derler bize’ sözleri var...
Dışlanmışlara, ötekilere selam çakıyoruz. İlk albüme başladık, paur adında bir şarkı yazdık. Şarkı üstü kapalı olarak eşkıya meselesini tartışıyor. Direkt bir eşkıyayı anlatır görüntüsü yok ama ruh olarak anlatıyor. Ben, Aşık Dertli’nin, ‘Aşk ile tığlar çekip münkire karşı durmuşuz/ Ol sebepten kavmi sufyan eşkıya derler bize’ sözleriyle uğraşıyordum. O zaman Dersim muhabbeti de vardı. Dağ eşkıyaları falan... Biz şarkıyı yazarken Hopa olayları da oldu, Metin Lokumcu öldü ve ‘bunlar eşkıyadır’ dediler. İnsanlar sokağa ‘hepimiz eşkıyayız’ diye çıkmışlardı. Tüm bunlar üst üste geldi ve ben o haberi arkadaşlara yolladım. O parçayı da Metin Lokumcu’ya adadık. Sam’lar ile konuşurken de söyledim; bakın burada eşkıya kelimesinin hâlâ bir karşılığı var, hayatta görüyoruz diye. İlk albümün geleneksel bir arka planı var. Mesela ben Emekçinin bir sözünü ya da müziğini alıyorum, Sam Marsilya’da yaşamış bir trubadurun sözünü, müziğini ekleyebiliyor. Aslında aşık ve trubadur müziklerinin birlikte olduğu bir dünya yok, birlikte yarattık.  

‘TÜRKİYE’DEN İLK DEFA BİRİSİ OKSİTANCA SÖYLÜYOR’

Anadolu, Oksitanya, İran. Sizinki biraz dert ortaklığı gibi olmuş sanki... 
Öyle oldu. Ben Oksitan dilinde söylüyorum. Sam, Türkiye’den ilk defa birisi Oksitanca söylüyor diyor. Oksitanca bilmiyorum ya da Oksitanca güzel olduğu için söylemiyoruz, bir derdimiz var o derdi beraber dillendirmek için söylüyoruz. İkinci albümde Kürtçe, Farsça var. Sam ile birlikte söylüyoruz. Dert ortaklığına döndük çünkü ortak dertlerimiz var. Ben bir aşığın sözüyle hapishaneyi tartışıyorum. Seyrani diyor ki; bu dünya bir hapishane mi? Sam ise asıl hapishaneler kafaların içerisinde, mental hapishaneler var diyor. Böyle bakış açıları farklı olabiliyor, ya da aynı noktada buluşabiliyoruz ama sonuçta ortak derdimiz var, derttaşlığı önemsiyoruz çünkü dünyanın dört bir yanında forabanditler böyle. Bunu da önemsiyoruz, dert edinmeden müzik çıkmıyor. 

İstanbul-Marsilya arası bir grupsunuz. Nelerle karşılaşıyorsunuz, nasıl tepkiler oluyor? 
Marsilya bir liman kenti, İstanbul da liman kenti. Kozmopolit yapı, her kültürden insanların olduğu kentler. Kültür, sanat, politika açısından çok canlı kentler. İkisi de politik. Bunlar bizi iyi besliyor. Başka şehirlerde bu kadar olmayabilirdi. Mesela Paris’te olunca çok daha farklı oluyor enerjimiz, kavgalar edebiliyoruz ama Marsilya’da durum farklı. Marsilya enerjisi bize iyi geliyor. Hatta üçüncü albümde biraz daha fazla İstanbul’da kalmak, yaşamak istiyoruz. Çünkü Marsilya’ya ben tek gidiyorum, onlar oradalar zaten. O enerjiyle çıkarıyoruz bir şeyler. İstanbul, Marsilya limanı ama biz Akdeniz’de farklı limanlara çalmaya gittik; Cezayir, Beyrut, Selanik. Bu enerji bize çok ciddi güç verdi. Cezayir’deki insanlara bu müziği çalmak, Beyrut’taki yapıyı görmek, Selanik’teki o alışveriş imgelerimizi çok açtı. Kent kimsenin değil aslında. İstanbul kimsenin değil. İstanbul aynı zamanda durak. Marsilya’da böyle. Kaldı ki tarihsel ortaklıklar da var. Bir zamanlar buradan giden Ermenilerin önemli duraklarından bir tanesi Marsilya. Biraz daha deşince; ‘38’den kaçan Haydar’ın hikayesiyle karşılaştık. Var mı, yok mu bilmiyoruz ama bu daha sonra Ermeniler ile birlikte Nazilere karşı savaşan bir adamın hikayesi. 

Forabandit için vurmalı çalgılar önemli görünüyor... 
Albümleri canlı kaydettik ve o canlı havayı koruyarak, ek kayıtlar yaptık. Sahnede de üç kişi çaldığımız, dışarıdan müzisyen getirmediğimiz için o ruhu albüme taşımamız kolay oluyor. Üç kişi olduğumuz için birbirimizin gözünün içerisine bakabilerek çalıyoruz. Tabii her seferinde yenilikler ekliyoruz; ben sazıma yeni teller takıyorum, Sam mandolayı farklı teknikte çalıyor. Bijan ek ritim aletleri ekledi. Dolayısıyla biz de gelişiyoruz. 

FARKLI DİLLERE GÖTÜREN HİKAYELER

Üçüncü albüm için hazırlık var mı...
Geçtiğimiz yıl Fransa’da çıkan ikinci albümümüz ‘Port’ Türkiye’ye geleli dört, beş ay oldu. Bizim çalışmalarımız kulaktan kulağa yayılıyor. Fransa’da yapıyoruz, Türkiye’ye geliyor. Kulaktan kulağa yayılmasını da tercih ediyoruz, çok daha sağlam gitsin istiyoruz. Üçüncü albüm için bir acelemiz yok ama şimdiden konuşmaya başladık. Her ay konserimiz var ve bir araya geliyoruz. Bir araya geldikçe de dertlerimiz çoğalıyor. Gündem de sıcak, burada da Fransa’da da. Küçük küçük üçüncü albüme başladık, tahminim 2016’da yapacağız. Bu sefer baştan sonra Sam ile birlikte söylemeyi düşünüyoruz. Sam Oksitanca, ben ağırlıklı olarak Türkçe söylüyorum ama bizi Kürtçeye, Zazacaya, Farsçaya götüren hep bir hikaye oluyor. Güzel bir melodi, halk türküsü var, alalım değil de tam tersine bizim dert edindiğimiz mesele bizi o dile götürüyor. Tam kesin değil ama birkaç yeni enstrüman ve konuğumuz olabilir. İnsan çağırmak çok kolay, usta müzisyenler var ama bizim derdimiz ruh hali, dünyaya bakışı olarak bizle derttaş olacak birisi. Beyrutlu bir arkadaşımız var, perküsyoncu. Bijan olmadığı zamanlar bize eşlik etmeye geliyor. Onunla mutlaka bir parçada çalmak istiyoruz. Hikayenin kendiliğinden de parçası olabilecek birileri olursa çalmak istiyoruz. 

‘EŞKIYALARI OKUDUK, İZLEDİK’

Forabandit ismi nereden çıktı?
Ben daha geleneksel bir müzik icra ediyorum. Sam ise çok daha yeni bir şeyler yapmaya çalışıyor, gelenekten öte sadece kullandığı dil Oksitanca. Biraz bizim buradaki Dersimli müzisyenlerin dili kullanmasına benzetiyorum. Bir kültürel mücadelenin parçası olarak dille kendisini ifade etmeye çalışıyor. Günlük yaşamda çok fazla Oksitanca kullanmıyorlar. Daha folk-rock tadında müzik yapıyor ama ben bayağı geleneksel olarak sürdürüyordum. Aşık Alevi müziği yapıyorum. Forabandit sürecinde tartışıyorduk, gelenek ne, biz neredeyiz? İsim tartışması da bu döneme denk geldi. İşte aşık kültürü hâlâ yaşıyor, trubadur geleneği de hâlâ dil, kültürel mücadele olarak Oksitanya coğrafyasında sürüyor. Toprakla, gelenekle ilişkilenen bir isim arıyor, Latince ‘terre’ kelimesinden bir şeyler çıkarmaya çalışıyordum. Diğer yandan da tema olarak Eşkıya meselesi bizi çok ilgilendiriyordu. Akdeniz coğrafyasındaki, İtalya’daki eşkıyalar ile ilgili bir sürü şey okuduk, izledik. Sonra terra bandit, banditto derken Sam dedi ki ‘forabandit’ diye bir kelime var, forabandir aslında. Eski Oksitanca dilinde itilmiş, dışlanmış demek. İçinde bandit de var, o eşkıya tavır orada olsun istedik. Forabandit tam bizim anlattığımız hikaye. İsterseniz İngilizce okuyarak  ‘for a bandit’ de denilebilir. Tarihin her döneminde baktığımız diller, kültürler, kişiler hep dışlanmış kişiler. 

İSTANBUL, GEZİ, ÜÇÜNCÜ ALBÜM

Üçüncü albüm için İstanbul’da yaşamayı planladığınızı söyledin. Sam ve Bijan İstanbul’a dair neler düşünüyor?
Bijan’ın daha önceleri İstanbul’a gelmişliği var. Saz çalar, İstanbul’da konserler de verdi. İranlılar İstanbul’u seviyor, sıcak geliyor. Bijan’ın müzikal olarak da beslendiği bir kent. Biz burada konserler verdik, dolayısıyla yabancı değiller. Onların da kendilerini iyi hissettikleri bir arkadaş çevremiz var. Son turnede Ankara, İzmir’e de gitme şansımız oldu. Gezi direnişi oldu, başka olaylar oldu. Buradaki enerjiyi sürekli konuşuyoruz. Gezi döneminde çok istediler gelmeyi. Yani buradaki toplumsal olaylar onlarda da karşılık bulduğu için buranın yabancısı değiller. Keza benim için de Marsilya öyle. Fransa’da olan biteni burayı takip eder gibi takip ediyorum. Rojava, Kobanê grubumuzun gündeminde olan durumlar. Konsere gidiyorum, geliyorum bir olay oluyor tekrar gittiğimde ilk bunları konuşuyoruz. Bazen o bir şarkıya dönüşüyor, bazen bir şarkının başlangıcı oluyor. Bizim şarkılar direkt politik bir şey anlatmıyor ama hepsinin bir hikayesi var.

Konser takvimi ne durumda...
Avrupa’da her ay çalıyoruz neredeyse. Önümüzdeki aylarda yine Fransa, Portekiz gibi ülkelerde konserler olacak. Netleşmemekle birlikte sonbahar zamanı Türkiye turnesi yapmak istiyoruz. Aslında burada çok daha fazla çalmak istiyoruz ama organizasyon bizim elimizde değil. Çok kalabalık bir grupta değiliz ama Türkiye’de organizasyon ağı bazı tekellerin elinde olduğu için o ağın içerisine girmek pek kolay değil. Birazcık İstanbul, Ankara, İzmir’i aşmak istiyoruz. Hep konuşuyoruz; Diyarbakır’da neden bir konser veremiyoruz, Karadeniz’de neden çalamıyoruz diye. Bir konser vesile olursa bunun yanına bir Türkiye turnesi ekleme isteğimiz var.

‘AĞLAK DEĞİL DERİN ACI’

Tek tek şarkıların hikayesini anlatmak zor ama Cançion’u özellikle sormak istiyorum. Böyle aşk acısını çekeni tarumar edecek bir parça, hiç aşıkları düşünmemişsiniz sanki... 
Cançion en acıklı parçalardan bir tanesi. Çalarken biz de ağlıyoruz mesela. Sam söylerken defalarca ağladım o şarkıda. Benim için çok ciddi yerlere dokunuyor. Sam bu parçayı trubadur müziği yapan bir kadın ozanın sözleriyle yazdı. Çok derin bir aşkı anlatıyordu. Ben de kadın bir aşığın sözleri olsun, aşka dair kadının gözünden bir söz bulayım istiyordum. Güzide Ana’nın bu okuduğum sözlerini yıllardır biliyordum ama farklı bir şey bulayım dedim. Çok aradım, sonra zorluyorum gibi geldi ve bu kalsın, Güzide Ana’nın bu sözleri her şeyi anlatıyor dedim. Güzide Ana, 18. YY’da yaşamış Hacı Bektaş evlatlarından olduğu bilinen, kadın bir ozan. Onun bir aşkını anlatıyor. Sonra müziği çala çala o hale getirdik. Albümde acıklı ama sahnede çok daha derin acısını yaşıyoruz, tüyler ürpertici noktalara gelebiliyor. 

Kavuşamamış aşkların acısı, hissettirdikleri mi...
Cançion ve birkaç şarkıda daha var o derin acı. Sam’in söylediği Amor de Luenh şarkısı da derin bir aşkı anlatıyor. İkinci albümde de ‘dil’ diye bir parçamız var. Ağızdaki dil değil de, gönül anlamında dil. O parça Amor de Luenh’e gönderme yapıyor, orada da bir aşk var, kavuşamadığın bir aşk. Bir yandan da onunla yaşıyorsun, mutlusun. Bu aşkların tamamı kavuşulamamış aşklar. Şarkılarda içindekini dışarıya atmaya, haykırmaya yönelik bir ruh hali var. O da birlikte olmanın enerjisinden geliyor. Tek tek çaldığımızda o enerji çıkmıyor, üçümüz birlikteyken ortak bir acıya, enerjiye dönüşüyor. Tabii o ruh hali ‘ağlak’ değil, çok daha derin bir durum; ortak sızı, ortak dert gibi... 

 

ÖNCEKİ HABER

Susuz, vatansız kalmadın da şu ‘sevgi’ işini ne yapacağız Reis!

SONRAKİ HABER

Kırmıtlı Kuş Cenneti'nde tuzakla yapılan kuş katliamı tepki topluyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa