Üniversite ve bölüm seçimi: gerçekte neyin seçimi?

Üniversite ve bölüm seçimi: gerçekte neyin seçimi?

İçinde bulunduğumuz sıcak yaz aylarında, bazı gençler gidecekleri üniversiteleri düşünürken sınava girenlerin büyük bir çoğunluğu üniversite dışında bir seçenek yaratamamanın sıkıntısını yaşıyor. Kuşkusuz, insan ömrünün sadece kısa bir dilimine karşılık gelen üniversite eğitiminin gen&cc

Prof. Dr. Necla Kurul

YGS ile ilgili tartışmalı sürecin ve seçimlerin ardından gelen suskunluk, üniversiteye girebilme "şansını" yakalamış üniversite adaylarını,  bölüm ve üniversite seçmeye sessizce çağırıyor. Fiilen yapılacak bu seçimler, bir üniversite ve bölüm seçimi olsa da, aslında öğrencilerin özgürlüğü ya da tutsaklığı, anlamlı bir yaşam ya da yabancılaşmış bir yaşam arasındaki seçimini de çağrıştırıyor. Bir yanda Jack London'ın Martin Eden'i  gibi, gençler "gören gözlere, açılmış dile ve düş zenginliğine" götürecek tarzda, hayata merak etme ve bilme tutkusuyla yaklaşacak ya da hayatı sorgulamaksızın sunulduğu biçimiyle "neyse o" haliyle yaşayacak! Bu bağlamda üniversite seçimi, yaşama dair duruşumuzu da etkileyecek öneme sahip.

Türkiye'nin tüm kentlerine dağılan üniversitelerin tamamı, sonuçta bir üniversite diploması verse de, sundukları eğitim ve yaşam deneyimlerinin birbirinden oldukça farklı olduğunu kabul etmek gerek. Var olan üniversitelerin tarihleri, "tanınırlıkları", öğrencilere sundukları araştırma ve eğitim hizmetlerinin niteliği, sosyal ve kültürel yaşam olanakları ve diğer kampüs deneyimleri, öğretim elemanı-öğrenci ilişkileri vb. değişiyor. Dolayısıyla öğrenciler, aynı bölümü, birbirinden oldukça ayrışmış, hatta kutuplaşmış üniversitelerin birinde okuma olasılıklarına sahipler. Bu olguyu bilmek "olumlu" özelliklere sahip üniversiteleri tercih gizilgücüne sahip olanları sevindirmemeli ya da "olumsuz" olarak adlandırılan üniversitelere gitmek durumunda kalanları umutsuzluğa düşürmemeli! Çünkü üniversitelere üniversitenin etkin ve eyleyen bir öznesi olarak gitme kararlılığında olanlar için yerleştikleri üniversitede kendi öz dönüşümlerini sağlamak ve toplumsal yaşamı etkilemek mümkün. Yani üniversite gençliğinin varlık ve oluş sorunu, onların üniversitelerde ne kadar (var) olduklarını, gerçek öğrenme ihtiyaçlarını üniversitelerde ne kadar ifade edebildikleri ile de ilgilidir. Burada sorulması gereken ilk soru, üniversite gençliğinin "nasıl bir üniversite düşüne sahip oldukları" üzerine ne kadar düşündükleridir.

Gençler çoğunlukla, üniversite eğitimini kendilerinin edilgen olarak katıldıkları bir meslek eğitimi gibi algılıyorlar. Birçoğunun ilgilendiği konu öyle ya da böyle bir diploma sahibi olmaktır. Ancak bu diploma sayesinde, güvenceli ve çalışma koşulları iyi, yaşanabilir ücreti sağlayan bir işe gireceklerini varsayıyorlar.  Aileler, kitle iletişim araçları ve okullar, yani devletin ideolojik aygıtları, eğitim ve istihdam arasındaki ilişkinin güçlü olduğu varsayımı altında gençleri yönlendiriyorlar. Oysa kapitalist sistem, artık iş/istihdam yaratma potansiyelinin sınırına dayanmış durumda, yani yeni iş/istihdam alanları açılamıyor. Eş deyişle ekonomi büyüyor ama istihdamsız. Öğretmenler işsiz, avukatlar işsiz, sosyologlar işsiz, mühendisler işsiz, arkeologlar işsiz, sanat tarihçileri işsiz… İşsiz üniversite mezunları, üniversite diplomalarının yetmediğini kısa süre içinde anlıyorlar. Bu kez onların önünde KPSS, ALES, ÜDS gibi merkezi sınavların elemesi veya ödüllendirmesi duruyor. Dolayısıyla üniversite mezunlarının işsizliği ve genel işsizlik sorunları karşısında, daha radikal taleplerde bulunmak gerekiyor.

Çizilen bu karamsar tablo, eleştirel, toplumsal sorunlara duyarlı, "herkes için özgür ve eşit yaşam" isteyen politik bir üniversite gençliği için değiştirilebilir diye düşünmek gerek. Ama nasıl? Öğrenciler üniversitenin üç bileşeninden sayıca en kalabalık ve en dinamik olanı. Eğer öğrenciler üniversiteye "hayatımı nasıl kazanacağım?" sorusundan çok "hayatımın anlamı ne olacak?" diyerek başlarlarsa,  ister küçük kent üniversitelerinde okusunlar, ister metropol üniversitelerinde, özdönüşümleri ve üniversitenin dönüşümü için sorumluluk almış olacaklardır. Gerçekten "belli somut koşulların içine doğdum, ancak bundan sonra benim ve birlikte toplumsallaştığım diğer arkadaşlarımın hayatlarının anlamı ne olacak, ne yapmalıyım, ne yapmalıyız?" demek, üniversite gençliğini farklılaştıracaktır. Yurttaşların özgür olamadıkları, güç ve asimetri ilişkileri ile dolu kapitalist bir dünyada, herkes için özgür ve eşit yaşam tahayyülünü anımsamak, statükoya teslim olmamak gerekiyor.

Türkiye üniversitelerine eleştirel bir gözle bakıldığında şunlar dikkati çekiyor: Bir yandan eğitim olgusuna kâr amacıyla yaklaşan ve bu nedenle öğrencileri müşteri olarak gören vakıf üniversiteleri, bir yanda yine öğrencileri müşteri gibi görmeyi öğrenmeye zorlanan devlet üniversiteleri… Bir yanda ODTÜ, Ankara Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi, Bilkent Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi gibi büyük kent üniversiteleri, diğer yanda Anadolu'ya yayılmış kendini bulmaya çalışan gelişmekte olan üniversiteler, nihayet bir tarafta da yeni kurulmuş, pek çok sorunu içinde barındıran küçük kent üniversiteleri… Ancak tüm üniversitelerin dönüştürülme yönü, üniversiteleri toplumsal, kültürel ve politik işlevlerinden ve bileşenlerinin sorumluluklarından arındırma, bunların yerine üniversitenin iktisadi işlevini, ekonominin motoru olma işlevini güçlendirme. Bugün kamu üniversitelerinin tamamı, bileşenleri (öğretim üyeleri, öğrenciler ve idari personel) için ve bileşenlerine rağmen ticarileşmeye zorlanmakta ve piyasa benzeri etkinliklerin içine çekilmektedir. Bugün üniversiteler, devlet aygıtının, sermaye sınıflarının, uluslararası örgütlerin ihtiyaçlarına uyarlanırken, insanlaşma düşünü göz ardı etmektedir. Bu süreçte üniversitelerin gerçek ihtiyaçlarına sırtını döndüğü en önemli kesim üniversite gençliği olmaktadır. Zira Gramsci'nin belirttiği gibi, kültür eğitimi, "(…) toplumla uyumsuz, kendilerini insanlığın geri kalanının üzerinde zanneden insanlar yaratmaktadır; çünkü insanlar bu kafalarının içinde, her fırsatta sıralayacakları bir takım tarihler ve veriler biriktirmişlerdir, bu sayede de her zaman kendileriyle ve diğer insanlar arasında bir bariyer örmeye çabalarlar." Oysa, onun kültür eğitimi "(…) bir kişinin kendi iç disiplini ve örgütlenmesidir, kişinin kendi kişiliğine sahip çıkmasıdır, yüksek bir bilince erişmedir; kişinin kendi tarihsel değeri, yaşamdaki rolü, hak ve yükümlülükleri bunlar üzerinden anlaşılabilir" .

Üniversiteler, Gramsci'nin ifadesiyle gençlik için ve "bütün insanlar için mümkün olan kendi insan kişiliğinin eksiksiz bir biçimde gerçekleştirilmesi" amacından giderek uzaklaşmaktadır. Bugün öğrencilerin siyasetten uzak durmaları konusunda farklı çevrelerden gelen baskılar, onları siyaset-dışı kişiler haline dönüştürmüştür. Öte yandan akademik özgürlüklerin bir gereği olarak nasıl özgürce öğretme hakkı öğretim üyelerine sunulmuşsa; "öğrenme hakkı" da öğrencilerin ilgi duydukları, merak ettikleri, ihtiyaç duydukları konuları öğrenmelerini sağlayan eğitim olanaklarının yaratılması anlamına gelir. Öğrenciler kendilerini, eğitim ve araştırma süreçlerinin etkin bir parçası, özgün ve özerk bir öznesi, genç ve dinamik bir var olma biçimi olarak duygularını yaşayan, yaşarken deneyim biriktiren, öğrenen ve büyüyen, üniversite kararlarına demokratik örgütleriyle katılan bileşenler olarak görmelidir.

Sonuçta gençler olarak üniversitenin içinde olalım ya da dışında kalalım akıp giden bir yaşam var. "İnsanlar dönüştürücü ve yaratıcı varlıklar oldukları içindir ki, gerçeklikle sürekli ilişkileri içinde, sadece maddi varlıkları -elle tutulur nesneleri- , ayrıca sosyal kurumları, fikirleri ve kavramları da üretirler" diyen Freire'ye  kulak verip, üniversitede ya da dışındaki praksis içinde tarihsel-sosyal bir varlık olunabilir ya da yeni bir tarih yaratılabilir diyelim. 

www.evrensel.net