Avrupa

Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor

Yıl 2009. Elimde iki valiz, Londra'daki Middlesex Üniversitesi Kampüsü'ndeki yurduma yerleşmek üzere yoldayım. Pembe yanaklı, sarışın İngilizler görmeyi beklerken, her yerde Pakistanlı, Hindistanlı, Afrika ve Güney Amerikalı siyahi insanlar görmemin şoku hala taptaze bünyemde. Yurdun kapısına yaklaştığımda kapıda kocaman bir pos

Fulya Alikoç

Çok geçmeden ekonomik krizden kurtuluşun yüzde doksan göçmenlerin yararlandığı sosyal hakları kesmekten geçtiği propagandasını yapan Muhafazakâr Parti seçimlerden galip çıkıyor.

Avrupa'daki Kutuplaşma

Denilebilir ki, Ortadoğu'daki savaşa karşı tepkilerle paralel olarak bir yandan "demokrasi ve göçmen hakları" mücadelesi büyüyüp genişliyor. Diğer yandan körüklenen İslamafobi ekonomik krizle birlikte tüm göçmenlere yöneltilmiş bir nefrete dönüştürülüyor. Bir bir muhafazakâr partiler güçleniyor, neo-nazist örgütler yeniden peyda oluyor. Norveç katliamını görmek aslında bir an meselesiydi dersek fazla mı ileri gitmiş oluruz? Hayır, Avrupa'da git gide iki kutupta billurlaşan bir demokrasi saflaşması yaşanıyor.

11 Eylül'le birlikte ABD'de ve birçok Avrupa ülkesindeki Müslüman örgütler, başta El Kaide olmak üzere, İslami terör örgütleriyle aralarına bir mesafe koyma çabasına girmişlerdi. Başta Almanya ve Fransa'da özellikle hükümet kurumlarıyla işbirliği içinde olan Müslüman lobilerinin kurulmasıyla bu terör örgütlerinin eylemlerini kınama mesajları yükselirken, Filistin'deki soykırım, Afganistan ve Pakistan'daki emperyalist işgal karşıtı açıklamaların sesi bu mevkiiyi kaybetme kaygısıyla görece kısılmış, diplomasiden medet umar hale gelmişlerdi. Avrupa parlamenteriyle 'liberal' bir potada birleşebileceklerini umdular. Çok geçmeden ABD Irak'ı işgal etti. Müslüman lobilerinin liberal sağduyu söylemleri artık geçersizdi. Kimi Müslüman gençler Ortadoğu'daki savaş ve işgale tepki olarak İslami terör örgütlerine katılırken, birçok Müslüman genç Avrupa'daki demokratik kitle örgütleri ve sol-sosyalist siyasi partilerle birlikte anti-emperyalist mücadeleye katıldılar.

Öte yandan, 11 Eylül'ü fırsat bilen sadece ABD değildi, tabi ki. Daha önce demokrat odaklar tarafından kısmen bastırılabilen Avrupalı muhafazakâr partiler söylemlerini ırkçılaştırdı, faşist örgütler, göçmenleri çok daha açıktan hedef almaya başladı. Ekonomik krizin patlak vermesiyle birlikte bu ırkçı söylemler ekonomik bir yan da kazanmaya başladı. Muhafazakâr partiler "göçmenlerin ülke zenginliğinden haksız yere pay aldığı" propagandasını yaparken, el altından örgütlenmiş ya da örgütlenmemiş faşist odakların göçmenlere karşı silahlı ve sözlü şiddet eylemleri hız kazandı. Aslında insanlık tarihi için ilk defa yaşanan bir deneyim değil bu. Her ne kadar bu muhafazakâr partiler Hitler'le arasına mesafe koymaya çalışsa da Hitler faşizminin en etkili kitle manipülasyonu taktiklerini kullanmaktan da geri durmuyorlar. Nasyonal Sosyalist Parti (NSP)'nin birkaç afişine bakarak aradaki benzerliği kurmak mümkün. Bir işçinin kukla olarak oynatıldığı bir afişte kuklayı oynatan Yahudi patronunu gösteren bir el görürüz. Ya da bir benzerinde işçiler yumruklarını kaldırmıştır, isyan etmektedirler ve yine kimin olduğunu bilmediğimiz bir el sahne perdesini aralar, perdenin arkasından semirmiş çirkin suratlı bir Yahudi patronu çıkar. İşte "O el benim," demektedir NSP, "sizi sömüren de bu Yahudi." Bugün de Muhafazakârlar, krizin yoksullaştırdığı Avrupalı emekçilere böyle seslenmektedir: "İşte yoksulluğun sebebi bu göçmenlere verilen sosyal haklar, işsizliğin sebebi de onların istihdam edilmesidir. Ve bunlar Müslümandır, teröristtir." Bu manipülasyona gelenler göçmen avına çıkarken, burjuvaziyle mücadeleden ders çıkarmış yığınlar anti-emperyalist mücadele saflarına geçmektedirler.  

Dimitrov, faşizmin sınıfsal niteliğini çözümlerken, faşizmin finans kapitalin kriz dönemlerinde hortlattığı bir hayalet olduğunu söyler, ve ekler "Faşizmin bu gerçek yüzünü özellikle belirtmek gerekir. Çünkü faşizm, bir takım ülkelerde -toplumsal demagoji maskesi altında- krizin yerinden oynattığı küçük burjuva kitlesinin, hatta proletaryanın en geri tabakalarının bazı kesimlerinin desteğini kazanmıştır."  Dolayısıyla Avrupa giderek keskinleşen bir kutuplaşma yoluna girmiştir: anti-emperyalist, anti-faşist demokratik halk hareketleri ve bunun karşısında işgalci emperyalist burjuvazi ve yedeğindeki faşist örgütlenmeler. Norveç Katliamının sanığı ve onun feysbuk'taki fanları… Ve bu katliam karşısında sokaklara dökülen yüz binlerce Avrupalı genç…

Yeryüzünün Cenneti Çatırdıyor

Son katliamın yarattığı şokun altındaki sebeplerden biri, bu katliamın dünyanın en zengin, refah ve demokrasi ülkeleri olarak bilinen Norveç'te yaşanması. Kuzey Avrupa ülkelerinin yıkılmaz bir kale gibi benimsenen refah düzeyleri, özellikle kalifiye göç dalgasının bu ülkeleri tercih etmesine de sebep olmuştur. Kuzey Avrupa yeryüzünün faşizmden, savaştan ve yoksulluktan arınmış cennetidir. Ama insanlık tarihi bize gösteriyor ki hiçbir cennet, altında yanan bir cehennem olmadan ısınamaz. Norveç de bir istisna değil.

Özellikle 1960'lı yıllarda keşfedilen deniz petrolü ve gaz rezervleri bugün Norveç'in ihracat gelirinin yarısından fazlasını oluşturuyor. Bu da yıllık yaklaşık 40 milyar dolarlık bir gelire denk. Hiç kimse bu cenneti kendi yağında kavruluyor gibi gösterme çabasına girmeye zahmet etmesin lütfen. Norveç diplomasisinin Ortadoğu'da bir barış elçiliğine soyunmasını bir iyi niyet olarak göstermeye de. Özellikle 90'lı yıllarda uluslar arası politikanın yıldızı Norveç, neredeyse ABD'nin Ortadoğu'da işgal ettiği tüm topraklara petrol şirketlerini yerleştirmiş durumda. 30'dan fazla ülkede faaliyet göstererek dünyanın en büyük çok uluslu enerji şirketlerinden biri olan Norveçli Statoil, Türkiye de (BOTAŞ)  dâhil olmak üzere İran, Irak, Libya, Cezayir birçok Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkesinde yerli burjuvaziyle işbirliği içerisinde enerji kaynaklarını kontrol etmekte. Yine Norveç burjuvazisi güdümündeki dünyanın en büyük 4. alüminyum şirketi olan Hydro, Katar'da, şu ana kadarki en büyük alüminyum projesini (Qatalum projesi) yürütmektedir. Örnekler çoğaltılabilir, çünkü Norveç burjuvazisi ABD'nin Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Arap Yarımadası'nda açtığı tüneli de kullanarak bu coğrafyanın doğal enerji rezervlerini ve işçi sınıfının emek-gücünü sonuna kadar sömürerek semirmiştir. İşte vaat ettiği cennetin altında yatan cehennem budur.
2008 yılında patlayan ekonomik kriz süresince 'krizin teğet geçtiği tek ülke'  olmayı başaran Norveç, bu başarısını kar oranlarını düşürerek mali teşvik paketi ile talebi artırmasına bağlamıştı. Fakat krizden bu yana bir düşüp bir yükselen işsizlik oranı son altı ay içerisinde önlenemeyen bir şekilde yükselişe geçti ve son beş yılın en yüksek oranına ulaştı. Bu oran diğer kapitalist-emperyalist ülkelere göre daha düşük görünse de, kriz önlem paketlerinin artık iş görmediğinin de bir işareti. 2001'den bu yana, 11 Eylül, Irak işgali ve 2008'de yaşanan krizle yürütülen göçmen karşıtı ve İslamofobik politikaların da etkisiyle 2009 seçimlerinde ırkçı İlerleme Partisi'nin parlamentodaki koltuk sayısının ülke tarihindeki en yüksek rakama ulaştığını görüyoruz. Benzer bir tablo, Avrupa'nın hemen her ülkesinde de gözlenmektedir. Yani deyim yerindeyse yeryüzünün cenneti çatlamaktadır.  

21. yy'da İmam-Cemaat Diyalektiği

Peki, bir hafta içerisinde neredeyse Hitler'in popülerliğine ulaşan Norveç katliamcısı Anders Behring Breivik kimdir, nasıl bir şeydir? Yani bir kadın ve bir erkeğin hayatlarını birleştirmelerinden başka bir canlı doğuyor. İlk gülüşü, yürüyüşü ve konuşması coşkuyla karşılanıyor. İlkokula başlaması muhtemelen fotoğraflanıyor, aile albümünün en cici bölümüne yerleştiriliyor. Belki de yaramazlık yapınca dayak yiyor. Bir gün aşık oluyor, terk ediliyor. Sonra, daha çok haber, tartışma programı falan seyretmeye başlıyor. Siyasi fikirler edinmeye başlıyor, ya da öyle zannediyor. Giderek etrafındaki Müslümanlarla arasına mesafe koymaya başlıyor.  Halklar arasında demokratik bir eşitlik fikrini savunan insanlardan uzaklaşıyor. Yeni edindiği İslam karşıtı arkadaş grubunda herkes birbirini gaza getiriyor. İrili ufaklı eylemleri başlıyor. Mesela, Pakistanlı bir marketin camlarını kırıyorlar. 22 yaşına geldiğinde 11 Eylül saldırısını seyrediyor televizyondan. ABD'yi yakından takip ediyor, Bush'un ağzından 'bal' damlıyor. ABD'deki faşist terörist grupların başta Müslümanlara olmak üzere demokratik kitle örgütlerine saldırılarını, kürtaj yapan kliniklerde, okullarda katliam yapmalarını seyrediyor. Ama bu "cinnet geçirenler" ona çok amatörce geliyor. Kendisini "Tapınak Şövalyesi" ilan ediyor ve başlıyor planını geliştirmeye. 2003'te ABD'nin Irak işgalini, 2008'de patlak veren krizde ekonomik milliyetçiliğin güç kazanmasını ve 2009'da ırkçı İlerleme Partisi'nin parlamentodaki sandalye sayısını artırmasını coşkuyla seyrediyor. Tabi bu arada 'yoldaşlarıyla' özellikle internet üzerinden propaganda yapmayı, kendisine müritler yaratmayı da ihmal etmiyor. Tüm bunları planlarken hiçbir şekilde Norveç istihbarat örgütü PST'nin radarına takılmıyor. Çünkü PST ve Norveç polisi İslami grupları yakından takip etmekle o kadar meşgul (!) ki faşist gruplarla uğraşacak vakti ve yeter sayıda adamı yok. Zaten onlara göre İslamofobikleri faşistlerden ya da neo-nazistlerden ayırmak gerek. Onlar tamamen demokratik haklarını kullanıyorlar yani. Hem parlamentonun yarısı bunu söylüyor. Dolayısıyla, Breivik'in güvenlik güçlerinin veri tabanında hiçbir sicil kaydı yok.
Ve o gün geliyor… Breivik, kutsal Meryem'e ve İsa'ya dua ediyor, sanki bu "görevi" onlardan almışçasına onları hayal kırıklığına uğratmayacağına dair söz veriyor. Bombaları yerleştirmiş, yanına silahları alıyor. Utoeya Adası'na giden vapura biniyor. Hiç kimse ondan şüphelenmiyor. "Tanrı beni izliyor." diyor içinden Breivik. Kim bilir yarın öbür gün mahkeme salonunda "Seçilmiş Kişi" olduğunu iddia edip topu gökyüzüne atacak. Vapur'dan iniyor ve İşçi Partisi'nin Gençlik Örgütünün kampına doğru yol alıyor. Derken silahını çıkarıyor, başlıyor önüne geleni taramaya. Ortada doğru dürüst hiçbir güvenlik görevlisi yok. Breivik paltosunu çıkarıyor, polis üniforması var. Gençler bir umut ona doğru koştukça hepsine kurşun sıkıyor. Bu vahşet tam olarak bir buçuk saat sürüyor.

Elbette yukarıdaki senaryo, basından takip ettiğim kadarıyla benim hayal gücümde canlananlar. Yakında bu katliamın da filmi çıkar, hep beraber izleriz. Şimdilik mesele bu değil. Mesele, o ilk adımları coşkuyla karşılanan bebeğin 32 yıl sonra yaklaşık 80 kişiyi soğukkanlılıkla katledebilecek bir ölüm makinesine nasıl dönüştüğü… Mesele Filistinli çocukları katledecek roketlerin üzerine "İsrail'den sevgilerle" yazan İsrailli çocukların nasıl yaratıldığı… Mesele Silvan'da öldürülen 13 Türk Ordusu askerinden birinin annesiyle son telefon konuşmasında "Bu operasyonda nasip olmadı. Kısmetse bir sonraki operasyonda şehit olacağım." diyecek hale nasıl geldiği… Zeytinburnu'nda gençlerin nasıl Kürt avına çıkarıldığı… Geçmişte burjuvazinin çok daha örgütlü mekanizmalarıyla hayata geçirilen faşizmin, 21.yy'da kitle manipülasyonu ve söylem politikasıyla bireylerin içerisine şeytani tohumları atılarak zihinlere nasıl işlendiğinin ve geliştirildiğinin irdelenmesi… Mesele pek sevgili Hrant'ın eşi Rakel Dink'in olağanüstü bir sağduyuyla söylediği gibi, "Bir bebekten katil yaratan karanlığın sorgulanması".

  1- Dimitrov, G. (2005), Faşizme Karşı Birleşik Cephe, İstanbul: Evrensel Basım Yayın, sf. 88
  2- Norveç hükümeti 2008 yılı sonunda % 2,2'lik bir ekonomik büyüme açıklamıştı.

www.evrensel.net