25 Nisan 2015 04:55

Avrupa ölüme gönderiyor!

Akdeniz ölüm denizine dönüştü. Kısa süre içinde bin beş yüze yakın mültecinin boğularak ölmesi Avrupa ülkelerini harekete geçirdi. Avrupa Birliği (AB) devlet ve hükümet başkanları, mülteci krizini görüşmek üzere Brüksel’de bir araya geldi.

Paylaş

Akdeniz ölüm denizine dönüştü. Kısa süre içinde bin beş yüze yakın mültecinin boğularak ölmesi Avrupa ülkelerini  harekete geçirdi.  Avrupa Birliği (AB) devlet ve hükümet başkanları, mülteci krizini görüşmek üzere Brüksel’de bir araya geldi. Liderlerden önce konuyu ele alan AB dışişleri ve içişleri bakanları, mülteci ölümlerine karşı 10 maddelik bir eylem planı hazırladı. Eylem planı, deniz kurtarma misyonunun güçlendirilmesini ve insan kaçakçılarına karşı askeri önlemlerin devreye sokulmasını öngörüyor. Suriyeli mülteci alımı için yeni bir proje başlatılması, başvurusu reddedilen mültecinin ülkelerine geri gönderilme sürecinin hızlandırılması eylem planının öne çıkan diğer maddeleri arasında yer alıyor.
AB ülkeleri harekete geçtiler ama bu hareketlenme insani hiçbir yanı olmayan bir hareketlenme.  Mültecilerin Avrupa’ya gelmesini engellemek için değişik ülkelerde kurulan kamplara daha fazla parasal destek, mültecileri getiren şebekelerle askeri mücadele ve mülteci gemisi olabilecek tekneleri daha yola çıkmadan tahrip etme...  
Geçtiğimiz hafta Fransa, İngiltere ve Almanya basınında AB’nin bu insani olmayan mülteciler politikası eleştirildi; “duvarları yükseltip, güvenlik önlemleriyle binlerce insanı ölüme göndereceğinize sizin yol açtığınız savaş ve yoksulluğun kurbanları olan mültecilere kapılarınızı açın!” denildi.


AKDENİZ MÜLTECİLERİ  ÜZERİNE: HER BİREYİN HAYATI KIYMETLİDİR

The Guardian
Başyazı

İŞKENCEDEN kaçmaya çalışan gururlu bir baba, ailesine bir şans vermek isteyen bir anne. Akdeniz’de hayatlarını riske atan göçmenlerin her birinin hayat hikayesi Avrupalılara çok tanıdık gelecektir. Rodos adasında deniz kıyısında kurtulan insanların korkudan tutulmuş yüz ifadelerinde veya Sicilya’da şaşkın gözlerle yabancı bir limanda ağır adımlarla güverteden inen insanlara bakılınca ancak hayal edebiliriz onların ne düşündüklerini. Akdeniz’de gözler önüne serilen faciada, bireylerin hayatları gölgede kalıyor. Aslında yapılması gerekenleri tartışırken hatırlanması gereken en önemli şey bu göçmenlerin hayat hikayeleri.
Siyasetçiler yasama işlerinden sorumludur ve çoğu kez, özellikle de seçimlerin furyasındayken, önderlik yapacaklarına başkalarının fikirlerini takip ederler. Avrupa’da en uzun süre içişleri bakanlığı yapan, İngiliz Bakan Theresa May’in Brüksel’de güçlü bir etkisi var. Fakat meslektaşı ve de dışişleri bakanı olan Philip Hammond gibi, büyük ihtimal David Cameron’un da desteğiyle, geçtiğimiz perşembe günü AB Konseyinin göçmenlik konulu toplantısında Theresa May, problemin özündeki sebeplere değil, sadece etkilerine çözüm bulma arayışında olduğunu gösterdi. Hepsi insanların hayatlarını kurtarmanın ahlaki sorumluluğunu gözardı edip, Avrupa kalesinin savunmasını nasıl güçlendireceklerini öncelikli görüyor. AB destekli kıyıda yürütülen ve daha ufak olan Triton projesini, Mare Nostrum olarak bilinen İtalyan arama ve kurtarma operasyonlarına karşı savunurken aslında insani olarak değil, pragmatik bir yaklaşım tercih ediyorlar. Şimdi Philip Hammond, Triton projesinin de arama kurtarma operasyonu olduğunu iddia ediyor. Fakat hem kıyıda kapsama alanı dar hem de gemiler ciddi bir katkıda bulunamayacak kadar ufak. Öncelikle bu durumun değişmesi gerekiyor.
İkincisi; her göçmen bireysel olarak bir kriz yaşasa da, abartılan politik tutumlara rağmen AB için aslında bu bir kriz değil. Sadece yönetilmesi gereken bir problem. Mültecilerin ekonomik veya politik nedenlerle ülkelerinden kaçıyor olmaları önemli değil. Her ne olursa olsun bu göçmenlerin güvenliği sadece ayak bastıkları ülkenin değil tüm AB’nin sorumluluğudur. Ortak bir göçmenlik yasası olmaması, üstelik bunun yaratılmasına karşı ciddi şekilde direnilse de, bir şeyler yapmamak için bu bahane olmamalı. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğinin (BMMYK) organize ettiği yerleştirme yasası ise ülkelerin mültecilere karşı popüler tutumlardan korktukları için engelleniyor. İngiltere’nin Suriye’yi çevreleyen ülkelerdeki sınırlarda mülteci kamplarına cömert bağışlar yaptığı doğru olabilir fakat bu yeterli değil. İngiltere’nin net göçmen sayısına (250 bin) bakılırsa, daha binlerce mülteci yerleştirme talebi aslında kabul edilebilir. Yapılması gereken daha fazla yatırım yaparak ev sahibi yerleşik halkın olumsuz etkilenmesini engellemek. Bunu yapabilmek için göçmenlikten etkilenen toplumlara yapılan fonların tekrardan yenilenmesi lazım.
Geçtiğimiz pazartesi günü bakanlar konseyinin anlaştığı 10 adımlık plan sadece sınırları kuvvetlendirme amaçlı. İnsan kaçakçılarının gemilerini yok etmek hiç de kolay bir hedef değil. Bu da Somali’deki korsanlık sorunu gibi, askeri güç gerektirecektir. AB problemini başka ülkelere taşeron etmek istediğine dair de sinyaller veriyor. Avus-tralya, bir asırdır yoğun göçmenlik yüzünden sıkıntı yaşıyor, ve şimdi Nauru ve Papua Yeni Gine’de transitte olan göçmenleri tutuklamak için projelere fon sağlıyor. Fakat Akdeniz’in güneyinde AB için bu işi yapabilecek veya yapmak isteyecek çok az ülke var. Libya’da benzer bir girişim oldukça utanç verici bir şekilde sona erdi ve Tunus’ta bir projede çok az sayıda işçiyle bu işi yapmaya çalışıyorlar.
Daha iyi bir hayat için göç etmek veya işkenceden kaçmak insanlık tarihi kadar eskidir. Uzun vadede Akdeniz’de gemilerdeki insanlara bir çözüm bulmak için global güvenlik ve ekonomik refahın dış işleri politikasının ana hedefi yapılması gerekiyor. Kısa vadede insanların denizde hayatlarını riske atmaması için yerleştirme projesi gerekiyor. Bunlar olana kadar, bu insanları kurtarmak konusunda ahlaki bir sorumluluğumuz var.
(Çeviren: Çınar Altun)


UYGARLIKLAR DENİZİ Mİ YOKSA DENİZ MEZARI MI?

Le Monde
Başyazı

OLAYIN daha başındayız: İlkbahar ve ardından da yaz ile birlikte “ölü gemileri” daha da artacaktır. Kuzey Afrika sahilleri ve ona çok yakın olan İtalya, ya da Trablus sahilleri arasında Akdeniz, dev bir mezara dönüşüyor. Her hafta, tıka basa kaçak göçmenlerle doldurulmuş gemiler batıyor; yılın başından bu yana 900 kişi hayatını kaybetti (geçen sene aynı tarihte 90 ölü vardı). Buna bir de Libya kıyılarında geçen hafta sonu balıkçı teknesinin batmasıyla ölen 700 kişiyi de eklemek lazım.  
Sonsuz bir trajedi. Sonbahara kadar ölüler on binlerle sayılacaktır. Ortadoğu’dan, Kara Afrika’dan, Libya’dan gencecik insanlar, çoluklu çocuklu aileler yoksulluk ve savaştan kaçmaya çalışıyorlar.  Bunun ne kadar riskli olduğunu da biliyorlar. Geçişlerini üstelik çok pahalı ödüyorlar. Akdeniz’in güney sahillerine daha gelmeden, yolda bir de gasbediliyorlar. Yeni çağların modern kölecileri olan şebekelerin tuzaklarına düşen kurbanlardır onlar.  
Hukuk, siyasi istikrar ve zenginlik bölgesi olarak AB yüz binlerce sefili çekiyor. Geçen sene, AB’nin kapılarına dayanan kaçak göçmenler rekor bir sayıya ulaştı: 240 bin kişi (2008’de aynı sayı 85 bindi). Denizde ölenlerin sayısı da 3 bin 200’e çıkarak bir rekor kırmıştı. Üç devletin yıkılması (Suriye, Irak, Libya) ve Afrika’nın önemli bir bölümünde gelişen cihatçı istikrarsızlıktan dolayı, göçmenlik dalgası bir asırdır görülmeyen boyutlara ulaştı.  
AB bu zorluğun altından kalkabilmelidir. Bu zorluğu bu ana kadar küçümsedi. 28’ler şu ana kadar göçmenlik dalgasının en fazla vurduğu İtalya ve Yunanistan’a yönelik tam bir duyarsızlık içindeydi. Ama sihirli bir değnek de yok, ya da “şunu yapsınlar” demek de kabul edilemez artık. Zor bir kavga, ama bir kaç cephede yürütülmesi kaçınılmaz bir kavga. Ve en üst düzeylerde çözülmesi gerekiyor, yani  İtalyan Başbakan Matteo Renzi’in talep ettiği gibi bir Avrupa zirvesinde çözüme bağlanmalıdır.  
İlk cephe insancıl olandır. İtalya’ya, çok pahalı olduğu için vazgeçtiği “Mare Nostrum” operasyonunu tekrar hayata geçirebilmesi için maddi yardım yapılmalıdır. Bu her şeyden önce “ölüm gemilerine” yardım edebilmek için geniş ve kalıcı bir deniz devriyesinin tertiplenmesi anlamına gelir, ne de olsa AB, Hindistan Denizi’nde korsanlara karşı mücadele eden devriyelere zaten katılıyor. Kuşkusuz bu tür girişimler şebekelerin işine de yarayacaktır, dolayısıyla buna paralel olarak cani şebekelere karşı da bir mücadele başlatılmalı ve kaçılan ülkelerle, geçiş ülkelerinde de çalışılma yürütülmelidir.  
Meselenin ikinci boyutu ise mültecilerin karşılanma sorunudur, yani bunları ülkelerin emek gücüne ihtiyacı ve uzun sürede iş sunma/emebilme kapasitesine göre dağılımının yapılması sorunudur. Üçüncü boyutu ise stratejiktir. Çok fazla bir şey yapamasa bile AB, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da istikrarın oluşmasına yardımcı olmalıdır.  
Bu  ahlaki bir sorundur. Zira bu tarihsel göçün esas yükünü en fazla olanakları olan ülkeler üslenmiyor: 1.5 milyon mülteci Türkiye’de, en azından o kadarı da hem Libya, hem de Ürdün’de. Avrupa artık zengin ve yüksek ahlaki değerler taşıyan bir bölge olma iddiasına layık davranmalıdır. Bir defa daha, geleceği Akdeniz’de oynuyor.  
(Çeviren: Deniz Uztopal)


MÜLTECİLERE KARŞI SAVAŞ

Rüdiger GÖBEL
Junge Welt

AVRUPA Birliği ve Alman Hükümeti, insanları her şeyi göze alarak ülkelerinden kaçmaya zorlayan nedenlerle mücadele etmek yerine mültecilerin kaçmalarına aracı olan şebekelerle ne pahasına olursa olsun mücadele etmeyi esas alıyor. “Terörle mücadele” yanı sıra Alman ordusunun da katılacağı  “Mültecileri taşıyan suç şebekelerine karşı askeri mücadele”den söz ediliyor. Savaş ve sefaletten kaçanlara aracılık yapanlarla IŞİD’in kelle koparan mücahitleri aynı kefeye konuyor.
Alman Savunma Bakanlığında şimdilerde Akdeniz’de mülteci taşıyan şebekelerle askeri mücadelenin planları hazırlanıyor. Somali kıyılarında korsanlara karşı sürdürülen mücadele örnek alınarak mülteci gemileriyle savaşılacak. Almanya Başbakanı Angela Merkel, Brüksel’deki AB özel toplantısında Akdeniz’deki müdahale konusunda önerilerde bulundu.  Birleşmiş Milletler’in de müdahaleye katılması için çaba harcanıyor ama olmazsa AB tek başına yapacak.
Mültecilerin ülkelerinden kaçmasına çok kötü koşullarla ve büyük paralar alarak aracılık yapan,  mülteciler açısından son çare olan bu şebekelerle nasıl mücadele edileceği henüz açık değil. Çarşamba günü Alman parlamentosunda yapılan görüşmelerde Kalkınma Yardımı Bakanı Gerd Müller, net bir şey söyleyemedi. Ancak içişleri Bakanı Thomas de Maiziere, Libya sahillerinde veya Libya’nın limanlarında mülteci teknelerinin tahrip edileceğinden söz etmişti. Bu nasıl olacak? Havadan, savaş dronlarıyla mi? Gerd Müller bunun cevabını veremedi. Alman ordusunun şebeke gemilerine yönelik askeri yok etme planına katılıp katılmayacağı sorusuna da cevap verilmedi. Ya Libya’da Avrupa’ya geçmek için bekleyen bir milyon mültecinin durumu ne olacak? Avrupa Birliği’nin mali desteğiyle oluşturulan mülteci kamplarında tutsak mı kalacaklar? Bu konuda da hükümetin - en azından resmi olarak-bir fikri yok.
İtalya Başbakanı Matteo Renzi’nin deyimiyle “21. yüzyılın köle tacirleri” olan şebekelerle mücadele yanı sıra Akdeniz’de felaketle karşı karşıya kalan mültecileri kurtarma çabaları da yaygınlaştırılacak. AB ve Almanya, bir hafta içinde yüzlerce mültecinin boğulması sonrası istemeye istemeye de olsa geçen sonbaharda durdurulan mülteci kurtarma projesi Mare Nostrum’un devam etmesinden yanalar ama fazla masraf olmamasında da ısrarlılar.  Merkel Hükümeti, bu koşullarda ve bu yetersizlikle Akdeniz’in derinliklerinde kaybolmak üzere olan mültecilerin nasıl kurtarılacağı sorusuna da cevap veremiyor. Gerçi planlandığı gibi Libya sahillerindeki mülteci tekneleri askeri müdahaleyle batırılırsa  zaten Akdeniz’de kurtarılacak gemi de mülteci de kalmayacak...
(Çeviren: Semra Çelik)

ÖNCEKİ HABER

AB’nin timsah gözyaşları

SONRAKİ HABER

Yıldırım "oylar çalındı" iddiasını sürdürdü: Neden üzerinize alınıyorsunuz?

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa