Riitta Cankoçak’a mektup

Riitta Cankoçak’a mektup

Sevgili Riitta,Kitabın Hurilere Mektuplar nicedir bekliyor masamda. Orasından burasından açıyor yeniden okuyorum. Artık kitap iyice “demlendi” diye yazmaya karar verdim. Açık söyleyeyim başta kitabına epey kuşkuyla yaklaştım. (Şimdi sen şiirinde yaptığım sözcük oyunları gibi “kuşku, kuş, kuşak, ak, akan zaman, aman aman&rdquo

Sennur Sezer

Sevgili Riitta,
Kitabın Hurilere Mektuplar nicedir bekliyor masamda. Orasından burasından açıyor yeniden okuyorum. Artık kitap iyice “demlendi” diye yazmaya karar verdim. Açık söyleyeyim başta kitabına epey kuşkuyla yaklaştım. (Şimdi sen şiirinde yaptığım sözcük oyunları gibi “kuşku, kuş, kuşak, ak, akan zaman, aman aman” diye sözcük dizilerini aklından geçireceksin.) Bir dili bilmek şiir yazmaya yetmez bence. Ama sen konuştuğundan daha iyi biliyorsun Türkçeyi. Şavk sözcüğüne tutkunluğundan belli.(Bu sözün şevk ile bir akrabalığı var gibi gelir bana) Bir de bizim eski metinlerde lamba, çıra falan yerine ışık kaynağı anlamına kullanılan şavkla karşılaşsan o zaman Türkçede derinleşmek için şevkle sarılacaksın metinlere.   
Türkçe bilişine inanışımın bir nedeni de melek yerine “huri” sözünü seçişinden. Hurilerin insan kökenli oluşunu biliyorsun belli ki. Yoksa “hurilerin küfürlerinden” söz edemezdin. Cenneti güzellikleriyle şenlendirecek Havva kızları küfür ettiklerinde mi duyuyoruz sokaklarda koşan adım seslerini.
Sözcükleri seçişinle gönlümü öyle kazandın ki, şiirlerini daha bir ön yargısız okumaya başladım: “herkes, ekmeğinin memleketinin peşinde./ rengini evde bırakmış adam da,/ tutkusuna batan kırmızı kadın da,/ tahtasız marangoz da… /sahibini arar hayat.” Finlandiya’nın kar kokulu sabahlarının şiirini eteğine kartopu doldurmuş bir küçük kız gibi dilimize, getiriyorsun. Koşarak ve gülümseyerek. Ve resimler çiziyorsun gözümüzü kamaştırsın diye kırmızı rujunla gökyüzüne, birden güneş açıyor:
“bakırları bile parlattınız güneşi görsünler/pencereleri açsınlar,/diye/ve, ne mutlu onlara ki,/eninde sonunda,/her şeyden sonra/her şeye rağmen/buldular/yalansız bir kucağı./buldular/ ve/ suskunlar.” Bu iç acıtan bir öykü aslında. Tütün ve bamya (niye bamya?) kokan erlerle ilgili. O erler suskunlar, taş gibi suskunlar sanki: “kalmadı hiç /ceplerinde /gürültüden patırtıdan eser”. Bir an ölü olduklarını düşünüyor insan. Yumrukları sımsıkı sıkılı, bir geminin güvertesindeler. (Nedense hepsi gemici bu erlerin). Güvertelerini temizliyoruz,(Bu temizlikte bal dök yala cümlesini anımsatmışın ) geminin maden bölümlerini parlatıyor ve yumruklarını açıyoruz. Işıldıyor gemi ve gemici erlerin eklemleri morarmış elleri.
Senin şiirini düşündüğümde iki örgü saçlı afacan bir kızı anımsamam boşuna bir benzetme değil. “insan paltosuna öyle alışır ki ,/turnalar yerleşir içine” dizelerinde çoban biçimi mantosunun düğmeleri çözük bir çocuk uçarılığı yok mu? Göçüp gitmiş telli turnaların uçuşu gibi iki yana kanat açarak koşan bir eski manto: insan öyle alışır ki. Sonra yine uçuşan bir dize “bir gövdede bin orman gizler/elden geçirir yeller/yerlere yatar gülmekten/ve /dobra dobra /ruhunu kanatır/tek kişilik çatışmasında/o insan işte.”
Sevgili Riitta,
Annesinin rujunu  aşırmış bir afacanın gökyüzüne çizdiği resimlerdi  benim için kitabın. Kimi zaman sözcüklerini tartıştım, dalgalar “püfür püfür” mü “küfür küfür” mü konuşuyorlar diye. Kimi zaman “ama /milletler,/halklar/yurtlar/her yerde/kelimesiz de konuşur” dizelerini okusa Uğur Cankoçak’ın da seveceğini düşündüm. (Soyadın benim için önce Uğur Cankoçak çünkü, kayınpederin) En beğendiğim dizeni seçtim: “kimin canına hırsız girmemiştir ki”.
Sevgili Riitta  Cankoçak,
Özlemlerimizi söylüyorsun  “ve herkes kendi efendisi olur/herkesin bir evi olur/kendi yüreğinde/…/ve/milletler/halklar/yurtlar/dolu olsun/ekmekle/sevmekle/bilmekle.”
Dileğine katılmaktan başka ne gelir elimden.
Sevgiyle.

www.evrensel.net