02 Mart 2015 05:01

Yaşar Kemal ile büyümek bir şanstı

Onun romanlarındaki destansı tadı keşfettiğimde henüz bir ortaokul öğrencisiydim. Zaman içinde de aslında onun tarzının belki de destandaki romansı tad diye de okunabileceğini düşünmeye başladım. Ancak bunu tarif etmeye girişmedim ve aklımın bir kenarında öylece bıraktım.

Paylaş

Fatih POLAT

Onun romanlarındaki destansı tadı keşfettiğimde henüz bir ortaokul öğrencisiydim. Zaman içinde de aslında onun tarzının belki de destandaki romansı tad diye de okunabileceğini düşünmeye başladım. Ancak bunu tarif etmeye girişmedim ve aklımın bir kenarında öylece bıraktım.

DESTAN VE ROMAN

Ta ki, 12 Kasım 2014 günü İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin santralistanbul Kampüsü’nde “Binbir Kültürün Elçisi Yaşar Kemal” başlığı ile düzenlenen sempozyumda yapılan birbirinden güzel sunumları izleyene kadar.
O sempozyumda Jale Özata Dirlikyapan, Yaşar Kemal’in, Alpay Kabacalı’nın kendisiyle yaptığı söyleşide “Ben çocukluğumda ve gençliğimde Çukurova bölgesinde onlarca Köroğlu anlatıcısına rastladım. Bu Köroğlu destanlarını her usta kendine göre anlatıyordu. Ben edebiyata bu destan anlatıcılarına öykünerek başladım.” dediğini aktardı. Ve sunumunu bağlarken, Yaşar Kemal’in sözlü gelenekten gelen anlatım şeklini, yazının olanaklarıyla donatarak, sözü ustalıkla yazıya dönüştürdüğünü söyledi ve şu soruyla noktaladı: “Acaba Yaşar Kemal destan geleneğinden değil de, roman geleneğinden mi etkilenmiş ve yararlanmıştır?”
Böylelikle benim Yaşar Kemal’de keşfettiğim o tadın adını da bir soruyla koymuştu.
Yaşar Kemal’in İnce Memed, Yer Demir Gök Bakır, Ölmez Otu, Demirciler Çarşısı Cinayeti, Kale Kapısı ve daha birçok romanında bu destansı anlatım özelliğini farklı yönleriyle görürüz.
Bu ülkede edebiyata ilgisi olan pek çoğumuz için roman kelimesiyle Yaşar Kemal adı, neredeyse bir ad ve soyad ilişkisi gibidir.

RÖPORTAJ USTASI

Bizim gibi işi gazetecilik olanlar açısından Yaşar Kemal’in kendisinden öğrenilecek başka bir yönü daha var; röportajları. Onun röportajları, röportajın soru ve yanıt ile sınırlı bir biçime indirgenemeyeceğini gösteren çok güçlü metinlerdir. Röportajlarında edebiyatın olanakları ile haberciliğin gereklerini çok yaratıcı bir biçimde kaynaştıran Yaşar Kemal, “Haber gerçeğin kaba yansıması, röportaj yaşamın özüne, gerçeğin özüne doğru bir iniştir” derken tam da bunu söyler.
Röportaj kitaplarından bazıları şunlardır: Bu Diyar Baştan Başa, Çukurova Yana Yana, Allahın Askerleri, Röportaj Yazarlığında 60 yıl.
Yaşar Kemal’in romanları, röportajları bu ülkenin ezilmişlerinin, ‘sıradan insan’ diye anılanlarının ve aynı zamanda direnenlerinin, başkaldıranların betimlemeleriyle doludur.
Romanlarında Çukurova’da kapitalist ilişkilerin gelişmesiyle birlikte yaşanan değişimi anlatırken bir yandan da ‘mertlik’, ‘yiğitlik’ gibi özelliklerin aşınmasına alt alta hayıflanır.

MUSA ANTER’İN KATLİNE İSYAN

Yaşar Kemal, 1990 yılların başından itibaren ülkenin en önemli sorunlarından biri olan ve aydınlar açısından da el atmanın çeşitli bedeller ödemeye yol açtığı Kürt sorununda daha açık tutumlar almaya başlar. Selim Temo, yukarıda atıf yaptığım sempozyumda bunu şöyle anlatmıştı: “Musa Anter’in 1992 yılında öldürülmesi üzerine yazdığı yazıyla Yaşar Kemal, yönetenlere yönelik çok sert ifadeler kullanmaya başlar. Bu soruna da kendi insan anlayışı penceresinden bakan Yaşar Kemal, sert eleştirilerine karşın bir kardeşlik konsepti kurar ve savunur: ‘Bu iki kültür, (Türk ve Kürt kültürleri) birbiriyle sağlıklı olarak kaynaşsaydı, bugün Türkiye’nin görüntüsü insanlık içinde çok başka olurdu.’ ”

‘YA GERÇEK DEMOKRASİ YA DA HİÇ’

Bu sürece ve sonrasına pratik olarak da tanıklık etmiştim. Yaşar Kemal’in, güçlü bir sunum yaparak katıldığı son konferans benim de bir delegesi ve katılımcısı olduğum, 13-14 Ocak 2007 tarihlerinde Ankara’da düzenlenen “Türkiye Barışını Arıyor” başlıklı konferanstı. Yaşar Kemal’in çağrıcısı olduğu bu konferans Türkiye Barış Meclisi’nin kuruluşuna da kaynaklık etmişti. Yaşar Kemal o konferanstaki açılış konuşmasında şöyle dedi: “Birinci Dünya Savaşı dört yıl, İkinci Dünya Savaşı altı yıl sürdü. Bizim 25 yıllık savaşımız ne kadar sürecek hiç belli değil.
Ülkemiz bu savaştan büyük zarara, kötülüğe uğradı. Savaşanlardan 30 bin kişi öldü. Korucu dedikleri sayısı 70 bini geçmiş sivil savaşçılar bulaştı ülkenin vicdanına. 5 bin köyün birçoğunun evleri yakıldı, insanları ülkenin birçok yerine dağıtıldı. Bir kısmı açlıktan, yoksulluktan kırıldı. Faili meçhul cinayetler olağanlaştı, savaşın bir parçası oldu. Kürtlerin seçkin kişileri seçildi, faili meçhule kurban edildi. Devletin kurumlarının bir kısmını yozlaştırdı. İkinci Dünya Savaşı’na girseydik bundan daha mı kötü olacaktı?
Bu savaş Türkiye’nin belini kırdı. Halkıyla savaşan bir ülke olduk. Gittikçe insanlık gözünde durumumuz kötüleşiyor. Hiçbir koşulda bize hak verilmiyor.
Dünya, bizim kadar, bizim durumumuzu gözlüyor. Gerillanın adını terörist koyduk. Bundan da bir umut bekledik.”
Her satırı bir derinlik barındıran o konuşmayı Yaşar Kemal şu sözlerle noktalamıştı: “Ülkemizin onurunu, ekmeğini, kültür zenginliğini kurtarmak elimizde. Ya gerçek demokrasi ya da hiç.”
Bu konuşma Türkiye’de ve uluslararası ölçekte etki gösterdi. Milliyetçi çevreler “Gerillanın adını terörist koyduk” sözlerini öne çıkararak kendisini hedef gösterdiler. Yaşar Kemal o konuşmasının toplamında “Eğer kardeşçe bir arada yaşamaya dayalı bir barış istiyorsak, gerillalar da bu ülkeye gelecek ve bizlerle birlikte yaşayacak” demiş oluyordu.
Bu tespitler, Türkiye’nin bugünü ve geleceği açısından büyük önem taşıyor.

BİZİM KUŞAĞIN GÜZEL GERÇEKLİĞİ

Bizim kuşağın - ya da yakın kuşakların - hayatından sosyalizmin yenilgisi, askeri darbeler, faili meçhuller gibi birlikte yaşamaktan hayıflandığımız dönemler geçti. Yaşar Kemal ise, birlikte yaşamaktan, onunla büyümekten gururlandığımız nadir gerçeklerden biriydi ve öyle de kalacak!

ÖNCEKİ HABER

Yaşar Kemal'i uğurluyoruz

SONRAKİ HABER

Ceylanpınar'da patlama: 5 kişi yaralandı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa