01 Mart 2015 04:58

‘Ana dilimizin workshopla öğretilmesi incitici’

Destar Tiyatro, Yazar Sechu Sende’nin kitabından uyarlanan 4 oyunluk, uzun soluklu bir projeye başladı. Projenin ilk oyunu Merheba, kitapta yer alan Pusula İğnesi öyküsünün uyarlaması.

Paylaş

Ezgi GÖRGÜ
İstanbul

Destar Tiyatro, Yazar Sechu Sende’nin kitabından uyarlanan 4 oyunluk, uzun soluklu bir projeye başladı. Projenin ilk oyunu Merheba, kitapta yer alan Pusula İğnesi öyküsünün uyarlaması. Fatma Onat’ın uyarlamasıyla sahnelenen Merheba ile başlayan oyunlar silsilesi Çûkê Zimên, Çena Dengizî ve Ağzı Var Dili Yok oyunları ile devam edecek. Galiçyacadan çevrilen oyunları Fatma Onat’la ve oyuncular Nagihan Gürkan, Rıdvan Erdem Kaynarca, Burcu Eken’le konuştuk. Onat “İnsanın kendiliğinden sahip olduğu ana dilini workshopla öğrenmesi incitici” diyor.

Yazar Sechu Sende’nin kitabından uyarlanan öykülerden oluşan 4 oyunluk büyük ve uzun soluklu bir proje anladığım kadarıyla. Siz nasıl başladınız, nelerle karşılaştınız?
Fatma Onat: Bu projeyi Mîrza Metin çok oyunlu olarak tasarladı zaten. Oyunlaştırma yapacak kişiler öykülerini seçti. Ben (Fatma Onat), Ahmet Sami Özbudak, Pelin Temur, Derem Çıray. Hepimiz farklı tiyatrolardan insanlarız. Amaç biraz kolektif çalışma içine girmek, hep beraber bir şeyler üretmekti. Mîrza ve Berfin Zenderlioğlu da Destar Tiyatro aracılığıyla bu çatıyı oluşturdu bizler için. Çünkü herkes kendi içinde bir şeyler yaparken bazen kabuğuna çekiliyor, bunu kıralım istedik. Tema birleştirici bir şey, dil; genel olarak sanatla ilgilenen insanların temel dertlerinden. Böylece 4 yazar ve Ayşenil Şamlıoğlu, Aslı Öngören, Orhan Alkaya ve Mehmet Atak’tan oluşan 4 yönetmenle Mîrza Metin koordinatörlüğünde bu proje yürümeye başladı. İlk proje Mehmet Atak’la başladı. Uzun soluklu bir çalışma oldu, ağustosta geçildi harekete. Sonra süreç başladı, oyuncular Nagihan Gürkan, Rıdvan Erdem Kaynarca ve Burcu Eken, Mehmet Atak’ın kafasında kurduğu rejiye göre yoğun bir çalışma içine girdiler.

ÇARKIN ARASINDA EZİLEN, PARÇALANAN BİR KİŞİ

Oyun “En iyi Kürtçe öğrenme seminerine hoş geldiniz” diye başlıyor. İnsanların ana dillerini bu şekilde kurslarla öğrenmesine yönelik politikleşen bir eleştirisi var oyunun bu satırlarında...
F.O.:
İnsanın kendiliğinden sahip olması gereken bir şeyin, birileri tarafından suni ya da lütufkar bir biçimde sunulması çok rencide edici. Zaten varoluşundan dolayı insan dille organik bir ilişkiye sahip ama bir şekil-de unutturulmuş olması... Geldiğin nokta ‘senin kabahatinmiş’ gibi birilerinin bunu bir workshopla, kursla sana hatırlatmaya, öğretmeye çalışması incitici bir durum.
Ana dilin peşine düşüyor olmak bir yanıyla incitici bir şey, İngilizce’de bunu yaşayabilirim problem değil. Ama organik ilişki kurulan, bunu sadece Türkçe-Kürtçe için söylemiyorum elbette, ekran önünde birisi bilmiş bilmiş senin annenin babanın kodlarını söylüyor, geldiği yeri söylüyor, şurada doğmuşlar, kütükleri şuraya dayanıyor, bunun gibi işte.
Nagihan Gürkan: Senin olan senin değilmiş gibi...
Rıdvan Erdem Kaynarca: Çocuk muhtemelen burada neden bahsettiğini bilmiyor.
Burcu Eken: Konuşuyor ama dilin altı boş çocukta, o yüzden kadının varlığı kabus oluyor çocuk için.
R.E.K: Bu çocuk muhtemelen hayali bir örgüte bağlı. Gerçekte var olan, şiddete meyilli bir örgütün bünyesinde olan ve gidip birinin kafasına, inanarak, rahatlıkla sıkan da böyle bir çocuk aynı zamanda. Ama bir o kadar da saf.

Saf mı kurban mı, suçlu mu bu durumda çocuk?
R.E.K:
Kurban. Çarkın arasında ezilen, parçalanan bir kişi sadece.

Oyunda diğer kişiler gibi senin rolünün de ismi yok. Vereceği seminere dair bilgisi yok, konuştuğu cümleler bile ona ait değil...
R.E.K:
Metinde çocuk kendinden hiç bahsetmiyor, söylediği her şey kendisine öğretilmiş ve ezberletilmiş aslında. Çok düzgün bir Türkçe gerekirken, bu çocuk gerçekte böyle mi konuşuyor, biri bunu nasıl yapabilir diye düşünürken, nerede yaşadığıyla  ilgili imgelerini buldum, süreç içinde çocuğun kendi sesini buldum. Sonuçta ortaya trajikomik bir karakter ortaya çıktı.

ALİCE’İN HARİKALAR DİYARI BU SEFER DEĞİŞMİŞ

Hikayelerde biri Pusula İğnesi. Olmayacak yerlerde pusula iğnesi arıyorsun, dolaşıp duruyorsun sürekli iğneyi arayarak, iğnenin peşinde düşüren bu inat neden?
N.G.:
Pusula iğnesi bulamamıştım ama ana dilimi konuşabildiğimi fark ettim diyerek başlıyor oyun. Aslında benim oyuncu olarak durduğum yerde bir sürü şeye tekabül ediyor pusula iğnesi, kadının kaybolmuşluğunu ifade ettiği gibi aynı zamanda kadının laflarını kendi laflarım haline getirme arayışını da ifade ediyor. Sonra bu kayboluş benim için keyifli bir kayboluşa dönüştü. Çünkü kız hayatında ilk defa evden çıktı ve bilmediği bir sokağa girdi.

Alice Harikalar Diyarında’yı hatırlattı bana…
Çok enteresan bir şey söyledin; uzun zamandır aynı yöntemle çalışıyorum ve bunun getirdiği bazı alışkanlıklar var. Ben de bu oyunla biraz evin dışına çıkmış oldum ve benim için her yönüyle zor bir süreçti. Hatta yapamayacağım galiba, ben bu kızı konuşturamıyorum diye düşündüğüm anlar oldu. Studio’dan Tuluğ Ülgen, hocamız, bana bir iki tane çalışma yaptırdı bu süreçte. Bu çalışmalardan birinde bana dedi ki “Seni dinlerken Alice Harikalar Diyarında’ki gibi kızın orada burada geziyormuşçasına hissediyorum” dedi.

F.O.: Ama orada başka bir dünya var, Harikalar Diyarı değişmiş.

ÖNCEKİ HABER

Fadik Sevin Atasoy kadınlar için sahnede

SONRAKİ HABER

Boğulma vakaların yaşandığı Urfa'da sadece 8 yüzme havuzu bulunuyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa