19 yaşında bir canın bedeli: 1 lira 80 kuruş

19 yaşında bir canın bedeli: 1 lira 80 kuruş
19 yaşında bir canın bedeli: 1 lira 80 kuruş

SUNU: 2015’te, 220 dosya zaman aşımına uğrayacak
Bundan tam 20 yıl önce, 27 Mayıs 1995’te Galatasaray’da saat 12.00’de oturmaya başladılar. Gözaltına alınan, kaybedilen, katledilen çocuklarının akıbetini sordular ve  adalet istediler. Pes etmediler, her cumartesi “kayıpları” için oturmaya devam ettiler. Geçen 20 yılda ne failler yargılandı, ne de kayıplar bulundu. Şimdi o failler hiç bulunmamak üzere. Çünkü dosyalar zaman aşımı eşiğinde. 15 Şubat 1995’te gözaltında katledilen Rıdvan Karakoç’un kardeşi Hasan Karakoç kayıp yakınlarının 20 yıldır yas tuttuklarını söylüyor; “Biz de artık bu defteri kapatmak istiyoruz” diyor acıyla. İşte şimdi o defter hiç kapanmamak üzere. Murat Yıldız, Rıdvan Karakoç ve Hasan Ocak davaları zaman aşımına girmek üzere. Müdahale edilmezse sadece 2015 yılında zaman aşımına uğrayacak tam 220 kayıp dosyası var. Kapanmayan defterleri açtık; Murat Yıldız’ın, Rıdvan Karakoç’un ve Hasan Ocak’ın aileleriyle, ailelerle birlikte mücadele eden İHD ile konuştuk. Kapanmasını dileyerek...

Hazırlayan Meltem Akyol

Gözümüzün önünde acılarla geçen 20 yıl... Tek bir ceza olmadan... Hesap sorulmadan... Tam 20 yıl... İşkence, tehdit, kaybetme ile geçen bu yıllarda; kayıpların ve kayıp yakınlarının can yoldaşı, hatta bizzat kendisi oldu İnsan Hakları Derneği... Dosyamızın ilk gününde İnsan Hakları Derneği (İHD) Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon Sözcüsü Sebla Arcan’la yaşananları, zaman aşımını ve geleceği konuşuyoruz.

Çok yakın zamanda zaman aşımına uğrayacak 3 dava var. Bunlarla başlayalım...
Murat Yıldız davasının zaman aşımı süresi 23 Şubat’ta doluyor, Rıdvan Karakoç dosyası var 2 Mart’ta ve Hasan Ocak dosyası 26 Mart’ta zaman aşımına girecek. Hayrettin Eren’in, Nurettin Yedigöl’ün, Maksut Tepeli’nin ve Hasan Gülünay’ın dosyaları zaman aşımı dolayısıyla kapatıldı bile. Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) kaybetme bir suç olarak tanımlanmıyor. Ayrıca insanlık suçlarından zaman aşımının işlemeyeceğine yönelik evrensel kural da Türk hukukunda yer almıyor. Dolayısıyla bizim bütün kayıp davalarımız TCK’deki 20 yıllık zaman aşımı  nedeniyle bu tehlike ile karşı karşıya. İHD’ye yapılan başvurulara göre 1995 yılında kaybedilen 220 kişinin dosyaları bu yıl zaman aşımına uğrama tehlikesi ile karşı karşıya. Üstelik bunlar yalnızca o dönemde cesaret edip de İHD’ye başvuru yapanlar. 

Murat Yıldız dosyasının yarın zaman aşımına gireceğini söylediniz. Bu dosyayı biraz hatırlatabilir misiniz?
 Hanife Yıldız’ın tek çocuğu Murat Yıldız ve 19 yaşında. Adli bir olay nedeniyle gözaltına alınmak isteniyor. Kafeterya gibi bir yerde havaya ateş açıyor bir tartışma esnasında ve kaçıyor. Polis eve geliyor, “Gelsin oğlun ifade versin hemen bırakacağız” diyor. Anne de olayı şöyle anlatıyor: “Ben oğlum için en güvenli yerin karakol olacağını düşündüm ve hiç tereddüt etmeden oğlumu bir avukatla birlikte karakola teslim ettim. Akşam dönecekti ama oğlum bir daha dönmedi. Karakola sordum dediler ki, ‘Biz onu yüzleşme için İstanbul’a götürecektik feribottan denize atladı ve kaçtı.’ Peki, bu dava nasıl sonuçlandı dersiniz? Polislere dikkatsizlik sonucu adam kaybetmekten bugünün parasıyla yalnızca 1 lira 80 kuruş ceza verildi. 1 lira 80 kuruş. Yani 19 yaşında bir gencin hayatı. Ve Hanife Yıldız 20 yıldır oğlunu bekliyor. Şimdi o dosyayı kapatacaklar...

Bu 3 dosya gerçekten bir sonuca ulaşılamadığı için mi kapatılıyor peki?
Türkiye’de hukuk şöyle işliyor; bir kişi gözaltında kaybedildiği zaman soruşturma takipsizlikle sonuçlanıyor. Hasan Ocak’ın dosyasını kapatma gerekçesi, savcının ‘Türk polisinin işkence yapmayacağına ve insanları gözaltında kaybetmeyeceğine’ dair inancı. Şimdi de gayrihukuki gerekçelerle bu dosyalar soruşturma aşamasında kapanıyor. Zaten gözaltında kayıp dosyalarının yüzde 90’ından fazlası yargıya taşınamıyor, soruşturma aşamasında kapatılıyor. Şimdi şunu özellikle vurgulayalım; kapanacak 220 dosya yalnızca gözaltında kaybedilenlerle ilgili. Faili meçhuller, yargısız infazlar, köy yakmalar ve tecavüzlerle ilgili dosyalar bunun dışında. Aslında binlerce dosyadan bahsediyoruz.

CEZASIZLIK ÜZERİNE KURULMUŞ BİR POLİTİK İRADE VAR…

Peki devlet gerçekten failleri bulamıyor mu?
Biz Galatasaray’dan her cumartesi günü her dosyadaki faillerin isimlerini açıklıyoruz. İşkenceye katılan polislerin isimlerini açıklıyoruz, bu suça bizzat katılanları açıkladığımız gibi politik sorumlularını da açıklıyoruz. Bunlar sır değil. Bakın bir insan bir insanı öldürdüğü zaman bunun yasalardaki karşılığı müebbet hapistir, ama bir kamu görevlisi bir yurttaşı öldürdüğü zaman bunun karşılığı cezasızlıktır. Yani Türkiye’de devletin yarattığı ve basın aracılığıyla, medya aracılığıyla da yurttaşlara empoze edilen bir algı var: İnsanlar kaybedilmişse ya da infaz edilmişse ya da eylemde öldürülmüşse bir nedeni vardır, onlar öldürülebilir insanlardır çünkü. Onların öldürülmesi suç teşkil etmiyor, bu devlet nezdinde de böyle. 

Yani cinayetlerin faili meçhul bırakılmasında politik bir irade mi söz konusu?
Türkiye’deki ana problem cezasızlık üzerine kurulmuş bir yargı sisteminin olması. Tabii bir tek yargıya yükleyerek bu durumdan kurtulamayız. Aslında cezasızlık üzerine kurulmuş politik bir irade var. Yargının durumu da bu politik iradeden bağımsız değil. Türkiye’deki politik irade hak talep edenleri düşmanlaştırıyor ve onların katledilmelerini ve kaybedilmelerini meşru bir olay olarak topluma sunuyor. Cezasızlığın bana göre çok önemli nedenlerinden biri budur. 

Peki tanıklara rağmen nasıl kapatılıyor bu dosyalar?
Siz şikayet ettiğinizde eğer çok sayıda tanık varsa ilk başta ifadeler alınıyor: Mesela Cüneyt Aydınlar’da olduğu gibi. Diyor ki “Evet biz gözaltına aldık, ama tatbikata götürürken firar etti.” Ve savcı bunu kabul ediyor. Ama aynı anda şubede bulunan tanıklar da diyorlar ki “Hayır işkencede öldü ve biz tanığız”. Bunu onlarca kişi söylüyor. Şimdi savcı burada tercihini “Ben yapmadım” diyen polisin ifadesi üzerinden yapıyor. Oysa savcı ne polis üzerinden ne de yalnızca tanık üzerinden değil, hakikati araştırmak için hepsini dikkate almalı. Bizim ana problemimiz, bu soruşturmaların hepsinin bizim fail dediğimiz kişilerin ifadeleri üzerinden kapatılmaları. 

‘SAVCILARI İKNA EDEMEDİK, EDEMİYORUZ’

Peki, Hasan Ocak ve Rıdvan Karakoç dosyaları?
Rıdvan ve Hasan için iç hukukta dava açılmadı. Yani dava açılmaya değer delilimiz yok diyorlar. Oysa kimsesizler mezarlığında biz onları bulduğumuz zaman Hasan’ın da, Rıdvan’ın da koltuk altları Filistin askısı nedeniyle yırtıktı, parmakları elektrik askısı nedeniyle morarmıştı, vücutlarında sigara yanıkları vardı. Hasan 58 gün sonra bulundu kimsesizler mezarlığında. İstanbul Emniyeti Hasan’ı gözaltına almadığını iddia ediyordu sürekli. Hasan’ı; ailesi, İHD ve arkadaşlarının olağanüstü çabası buldu. Hasan’ın bütün belirtileri kesinlikle şubede işkence gördüğüne dairdi. Hatta savcılığın dosyasında Hasan’ın ve Rıdvan’ın üzerlerinde kemerlerinin olmadığı, ayakkabı bağcıklarının olmadığı yazıyordu. Bunlar çok tipik gözaltı ifadeleri. Rıdvan yaklaşık 3 ay sonra bulundu. Aynı belirtiler Rıdvan’da da vardı, ama buna rağmen bütün bunlar savcılığa inandırıcı gelmedi ve dosyalar davaya bile dönüşmedi. Oysa Hasan gömülürken dönemin İnsan Haklarından Sorumlu Bakanı Algan Hacaloğlu demişti ki; “Toplumdan hükümet adına özür diliyorum.” Artık öyle bir hal almıştı ki; Hasan’ın ve Rıdvan’ın durumunu devleti yönetenler bile kabul etmek zorunda kalmışlardı. Ama savcıları ikna edemedik, edemiyoruz. 

CENAZELERİNİ BULANLARIN ‘ŞANSI’

Bütün bu yaşananlara rağmen cenazelerine ulaşanlar ‘biz şanslıyız’ diyor. Nasıl bir şans bu?
Yani bir ülke düşünün ki annelerin evlatlarına yönelik düşlerini onların kemiklerine ulaşmakla sınırlıyor. Aslında dünyanın her yerinde gözaltında kaybetme suçu bu nedenle işlenir. Belirsizlik yaratmak ve kayıp yakınlarını da umutla umutsuzluk arasında bir işkenceye mahkum etmek. Bakın diğer insanlık suçlarında bu yoktur. AİHM’de ve uluslararası hukukta kaybetme bir insanlık suçudur, kayıp yakınlarını bir belirsizliğe sürüklemek, sonuç alamamak ve onların yaşadığı durum da işkence olarak tarif edilir. Yani devlet hem insanı kaybetmekten cezalandırılır hem de aileye işkence etmekten. Yani sonsuz ve sınırsız bir işkenceden bahsediyoruz. Sonsuz ve sınırsız bir matemden bahsediyoruz. Bakın bir ölüm vakasında bunu psikiyatrlar açıklar, bir süre vardır kabullenirsiniz, bir süre sonra yasınız sona erer ve normal hayatınıza dönersiniz. Oysa kaybetme durumunda bu yoktur. Kaybetme durumunda süreğen kronik bir yas vardır. Çünkü siz onun ölüp ölmediğinden emin olmazsınız ve zaten anneler şunu söylüyorlar; “Onların bedenlerine ulaşmadan onların öldüğünü kabul edemeyiz”. Yani fikren, akıllarıyla elbette biliyorlar ama “Kalbimizi buna ikna etmek için onların bedenlerine, kemiklerine ihtiyacımız var” diyorlar. Mesela Nurettin Yedigöl’ün annesi diyorki: “Ben mevlüt okutmayı reddediyorum, ne zaman oğlumu bulabilirsem o zaman okutacağım.” 

BİR ÜLKENİN BAŞBAKANI BUNU DİYORSA...

Türkiye bu konuda nasıl adımlar atarsa ilerleme olur?
Uluslararası hukuk devletlere bu sorumluluğu veriyor. Ama Türkiye’de şöyle bir problem var; Birleşmiş Milletler’in bir tane, Avrupa Konseyinin bir tane olmak üzere insanlık suçlarında zaman aşımının olamayacağı ile ilgili 2  sözleşme var. Türkiye bunları yıllardır imzalamıyor. BM’nin bizim kısaca “Kayıplar Sözleşmesi” diye tanımladığımız sözleşmesi var, bu sözleşme hem kayıp yakınlarına kayıplarının akıbetini açıklama hakkı tanıyor, hem de devlete kayıpların akıbetini açığa çıkarılacağı ve faillerin yargılanacağı mekanizmaların kurulması zorunluluğu getiriliyor. 2006 yılından beri Türkiye bu sözleşmeyi imzalamıyor.  Başbakan ile görüşürken biz bunu bizzat ifade ettik, dedik ki “Bize bu taahhütte bulunun ki biz buradan bir şey yapılacak duygusuyla ayrılalım”. Başbakan da “İmzalamıyorsak bir nedeni vardır” dedi. Bir ülkenin başbakanı bunu diyorsa sonrası da böyle oluyor.

DAVAYA DÖNÜŞEN ÇOK AZ DOSYA VAR 

Davaya dönüşen dosyaların akıbeti ne oluyor? 
Mesela Musa Çitil çok önemsediğimiz bir dava, Mardin Şubemizin iğneyle kuyu kazarak yargıya taşıdığı bir dava. Bu dava 13 köylüyü gözaltında kaybetme ve ayrıca infaz edilmeleri nedeniyle açıldı. O dönemin Derik Jandarma Komutanı olan Musa Çitil hakkında 13 kez ağırlaştırılmış hapis cezası istendi. Bu dava nasıl sonuçlandı dersiniz, beraatle sonuçlandı. Halbuki tanıklar vardı, kaybetme davasının en önemli unsuru tanıklıktır. Tanıklık dışında başka bir delil yoktur, çünkü ret vardır, devletin reddettiği bir şeydir ve o kişinin arkasında bıraktığı hiçbir şey yoktur. Bütün deliller kaybedilmiştir, onların gözaltına alındığının kayıtları bile kaybedilmiştir. Ama buna rağmen Musa Çitil davası beraatle sonuçlandı. 

YAS HİÇ BİTMİYOR…

Geçen yıllar kayıp yakınlarının acılarının azalmasına yol açıyor mu?
Davut Altınkaynak 12 yaşındayken gözaltına alındı ve kaybedildi, bakın 12 yaşında bir çocuktan bahsediyorum. Davut Altınkaynak’ın anne ve babası her gün evine Davut’un sevdiği yiyecekleri alıyor, buzdolabına koyuyor ve diğer çocukların onu yemesine engel oluyor. O yemekler bozuluyor, çöpe atılıyor ve yenileri alınarak buzdolabına konuluyor. Olur da hani Davut aniden çıkıp gelirse onun sevdiği yiyecekler evde olsun diye. Mesela Fatma Morsümbül… O da kapısını kapatmıyor ve kapısına yiyecek bırakıyor, ‘Hani oğlum gelir belki kapıyı çalmaz hiç değilse kapıdan yemek alsın’ diye. Nurettin Yedigöl’ün annesi “Her gece başımı yastığa ‘Oğlum nerdesin’ diye koyuyorum,” diyor. 

YARIN: Murat Yıldız’ın annesi Hanife Yıldız

İLGİLİ HABERLER

DİĞER HABERLER