22 Şubat 2015 04:58

Hadım ve idam tartışmaları bizi nereye götürür?

Türkiye’de cinsel şiddet davalarının yasal süreçlerini araştıran Pensilvanya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Tuğçe Ellialtı, Özgecan’ın ölümünün ardından ortaya atılan hadım ve idam tartışmalarının 'popülerlik' örtüsünü kaldırıyor ve tehlikesini ortaya koyuyor: 'Hadım, idam gibi önerilerin en önemli etkisi, erkek şiddetini her gün daha sıradan hale getiren söylemlerin, politikaların ve pratiklerin üstünü örterek hem şiddetin sistematikliğini görünmez kılmak, hem de devletin erkek şiddetinin sürdürülmesindeki rolünü gizlemek.'

Paylaş

Tuğçe ELLİALTI*

Geçtiğimiz hafta sonu sayısı son yıllarda giderek artan tecavüz vakalarına ve kadın cinayetlerine bir yenisi daha eklendi. 20 yaşındaki üniversite öğrencisi Özgecan Aslan’ın  evine gitmek üzere bindiği minibüsün şoförü tarafından tecavüze direndiği için öldürülüp ardından da cesedinin yakıldığı haberi önce boğazımıza sonra gündemimize oturdu. Özgecan, biz kadınlar için üzerimizde ağırlığı ve baskısı her geçen gün artan erkek şiddetine verdiğimiz son kaybımızdı. Ancak Özgecan’ın katledilmesi, erkekler tarafından tecavüze uğrayan ve/veya öldürülen pek çok kadından farklı olarak toplumda ve siyasiler arasında çok da alışık olmadığımız -ama nedenini anlayabildiğimiz- bir infiale yol açtı. Cinayet, sadece sosyal medyada ve kamuoyunda geniş bir kitle tarafından değil, iktidarın önde gelenleri tarafından da açık ve net bir biçimde lanetlendi. Cumhurbaşkanı Erdoğan kadınların “Allah’ın erkeklere bir emaneti olduğunu,” cinayeti işleyeninse bir “cani” olduğunu söylerken, Başbakan Davutoğlu da kadınlara yönelik şiddete karşı “bir seferberlik” başlatacaklarını açıklayıp “Kadına uzanan eller inşallah kırılacak” dedi.

Bunlarla birlikte, bu olayın arkasındaki nedenler de çokça tartışıldı. Katilin sevgisiz büyüdüğü, annesinin babasından şiddet gördüğü, kendisinin de karısına şiddet uyguladığı konuşuldu. Ancak tüm bu erkek şiddeti “şaşırtıcı” bir şekilde atlanarak kısa yoldan sonuca varıldı: Bu cinayeti işleyen bir cani, bir barbar, bir sapıktı. Bundan hareketle, iktidarın ileri gelenleri tarafından soruşturmayı yöneten savcıya telefonlar edildi; meydanlarda, büyük toplantı salonlarında, televizyonlarda tüm millete davanın yakın takipçisi olunacağı söylendi; katil(ler)in en yüksek cezayı alacaklarına dair inanç vurgulandı. “Vahşet” çeşitli biçimlerde ve her fırsatta lanetlenirken, cinayetin yeniden gündeme getirdiği kadına karşı şiddet üzerine de beklendik sözler söylendi: Kadına el uzatmak “namertlikti” ve bunu yapanların “elleri kırılacaktı”, hatta bunu üç kere söylersek herhalde daha çabuk olacaktı!

ÖZGECAN CİNAYETİ NEDEN İNFİAL YARATTI?

Özgecan’ın katledilişi, cinsiyet temelli ayrımcılığın çeşitlendiği ve arttığı, erkek şiddetinin günden güne normalleştiği ve sıradanlaştığı Türkiye’de ciddi bir toplumsal infial yarattı. Her gün beş kadının erkek şiddeti yüzünden hayatını kaybettiği; güvenilir istatistik bulunmadığı için yalnızca medyaya yansımış vakalardan, kadın örgütlerinin saha deneyimlerinden ve bu konuda çalışan akademisyen ve aktivistlerin tanıklıklarından sayısal boyutuyla ilgili ancak tahminler yürütebildiğimiz cinsel saldırıların yaşandığı; ve toplumsal sınıf, etnisite, yaş, vb. fark etmeksizin milyonlarca kadının her gün evde, okulda, iş yerinde, fabrikada, sokakta, vb. türlü çeşit sözlü ve fiziksel şiddete maruz kaldığı Türkiye’de, Özgecan da katledilen, tecavüze direndiği için öldürülen, tecavüze uğrayan, “Aile namusunu kirlettiği” gerekçesiyle ailesi tarafından intihara sürüklenen, en yakın erkek akrabaları tarafından istismar edilen, öldürülen kadınlar listesine sessiz sedasız eklenebilirdi. Bu cinayetin infial yaratmasının elbette belirli nedenleri var. Özgecan’ın bir kız arkadaşıyla gezdikten sonra evine dönen bir üniversite öğrencisi olması, tecavüze direndiği için öldürülmesi, maruz kaldığı şiddetin hane dışından bir erkekten gelmiş olması, vb. onu makbul bir mağdur yapıyor.

Erkek egemen sistemin, her defasında erkek şiddetini haklılaştırmak, meşrulaştırmak ya da en azından hafifletmek için önümüze sunduğu pek çok “gerekçesi” var: karşı daireden gelen çığlıklar “aile meselesi” olduğu için “duyulmaz”; karakola zar zor ulaşan kadınlar “Kol kırılıp yen içinde kalacağı” için evlerine, kocalarının yanına geri gönderilir; tecavüz davalarında her nedense diğer türlüsüne inanılmak istenmediği için ısrarla kadının rızası aranır. Defne Joy Foster için “Su testisi su yolunda kırılır” der üstad gazeteci-yazar. Münevver Karabulut’un ailesine “Kızlarına sahip çıksalardı” der zamanın emniyet müdürü. Polis şiddetine maruz kalıp kalçası kırılan Dilşat Aktaş için “Kız mıdır kadın mıdır bilmem” der bugünün cumhurbaşkanı. Örnekleri çoğaltmak pek mümkün. Adeta ağız birliği edilmişçesine her köşeden, hatta bazen hiç beklemediğimiz bir yerden, tak diye karşımıza çıkıverir böylesi sözler, akıllara ziyan bir şekilde.

ÖZGECAN YAŞASAYDI…

Eğer Özgecan katilinin elinden kurtulsaydı da gül cemaliyle aramızda yaşamaya devam etseydi, yaşadığı şiddet böylesine görünür olur muydu diye sormaya gerek bile yok belki de. Cevabı sessiz sedasız bir şekilde unutulan, gündem oluşturmayan ya da haber bile olmayan nice kadından biliyoruz. Tam da bu yüzden kadınlar olarak, Özgecan’ın katledilmesine karşı öfkemizi bağırmak, onunla birlikte kaybettiğimiz binlerce kadının yasını tutmak, ve erkek şiddetine karşı isyanımızı haykırmak için çıktık sokaklara. Buradayız, hayatımıza ve bedenimize sahip çıkıyoruz, ne sokaklardan ne de dişimizle tırnağımızla kazıyarak elde ettiğimiz haklarımızdan vazgeçeceğiz demek için...


‘İNSANİYET MESELESİ’ Mİ? ‘POLİTİK’ BİR MESELE Mİ?

Hafta içinde bu alanda çalışan aktivistler, hukukçular ve akademisyenler, zar zor yer bulabildikleri televizyon programlarında, kendilerine ayrılan kısıtlı sürelerde, sabırla anlattılar kadına yönelik şiddetin toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dayalı sistematik ve politik bir mesele olduğunu, dolayısıyla münferitleştirilemeyeceğini ve patolojize edilemeyeceğini, ve devletin erkek şiddetine karşı kurumsal mekanizmaları ve önlemleri içeren bütüncül politikalar geliştirmesi gerektiğini. Onlar anlattıkça, iktidar ve iktidara yakın olan “kadın örgütleri” temsilcileri ısrarla olayın bir “insaniyet meselesi” olduğunu ve olayın “politikleştirilmemesi” gerektiğini buyurdular. Cumhurbaşkanı, başbakanlığı döneminde edinmiş olduğu alışkanlığı sürdürerek feministleri marjinalleştiren söylemini bu süreçte de sürdürdü. Kadına karşı erkek şiddetine dair toplumsal “duyarlılığın” yüksek olduğu bir haftada bile kadınlara “hadleri bildirilmeye” devam edildi. Kısacası iktidar, her zaman olduğu gibi, kadınlarla ve kadına karşı şiddetle ilgili olarak kimin söz üretebileceğini ve nasıl konuşulması gerektiğini kendi kadın politikaları üzerinden belirlemeye çalıştı.

Öte yandan, Türkiye’nin ilk imzacısı olduğu ve geçtiğimiz ağustos ayında yürürlüğe giren İstanbul Sözleşmesi imzacı devletlere şiddetin önlenmesi ve şiddetle mücadele alanında net ve somut kurumsal mekanizmalar ve önlemler geliştirilmesi zorunluluğunu getirmekte. Ancak kadına karşı şiddeti sonlandırma hedefinde olduğunu iddia eden devletin adı geçen sözleşmenin “toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadının güçlendirilmesi politikalarını yaygınlaştırma” maddesini açıkça ihlal eder şekilde her fırsatta kadın-erkek eşitliğine aykırı söylemlerde bulunmaya devam etmesi en hafifinden abesle iştigal. Daha da önemlisi, tanık olduğumuz üzere bu söylemler varolan toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini meşrulaştırmakta ve sürdürülebilir kılmakta. Bununla beraber, hem bu söylemler hem de cinsel şiddet ve kadın cinayeti davalarının adaletsizce ve hatta çok zaman cezasız sonuçlanması kadına karşı erkek şiddetini yeniden yeniden üretmekte.


‘HADIM’ TARTIŞMASI NEYİN ÜSTÜNÜ ÖRTÜYOR?

Geçen hafta boyunca tecavüz ve kadın cinayeti üzerine hükümetten gelen istisnasız tüm görüş ve önerilerin, AKP’nin iktidar olduğu 13 yıllık süreçte aile içine çekmeye, ev içinde tutmaya çalıştığı kadınlara yönelik söylem ve politikalarını göz önüne aldığımızda şaşırtıcı olmadığını rahatça söyleyebiliriz. Başbakanın “Eylem planı çıkaracağız”, “Seferberlik başlatacağız” derken de “ses yükseltmek” ve “ayağa kalkmak” dışında ileriye yönelik olarak hangi adımların atılabileceğine dair bize somut veya üretken hiçbir şey söylememektedir.
Bununla birlikte, cinsel saldırı suçundan hüküm giyenler için hadım önerisi yeniden gündeme gelirken, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Ayşenur İslam ilgili tasarının geçtiğimiz haziran ayında yasalaşmış olduğunu duyurdu. Sessiz sedasız geçen ve pek kimsenin de haberdar olmadığı bu hadım yasasının cinsel şiddete ve meselenin çözümüne dair bize söylediği oldukça açık: tecavüz ve tüm cinsel saldırı biçimlerinin temelinde erkeklerin cinsel haz arzusu vardır ve kendini tutamayan, hastalıklı, sapık erkeklerin bedenlerinin devlet eliyle disipline edilmesi yoluyla “tedavi” edilmeleri gerekir. Cinsel şiddeti kadın-erkek arasındaki güç eşitsizliklerinden bağımsız gören bu yaklaşım, aynı zamanda erkeklerin kadınlar üzerinde tahakküm kurma, onların iradelerini şiddet yoluyla yok sayarak kendi iktidarlarını dayatma amacıyla işlendiği gerçeğini görmekten çok uzaktır. Daha da önemlisi, bu yaklaşım bu güç ilişkisinin gözardı edilmesine ve gizlenmesine yol açar.


İDAM CEZASI ŞİDDETE KARŞI BİR ÇÖZÜM OLABİLİR Mİ?

HadIm Yasası’na benzer şekilde, gündeme gelen idam tartışmaları da oldukça sorunlu. Her şeyden önce, bu önerinin mantığını takip etsek bile idam cezasının olduğu Hindistan, Afganistan, Pakistan, Suudi Arabistan, Irak, İran gibi ülkelerde tecavüzün diğer ülkelere nazaran daha yaygın olduğunu, ve dolayısıyla bu cezanın öne sürüldüğü gibi kadına karşı şiddetin önüne geçebilecek caydıcılıkta olmadığını görürüz. Kaldı ki, devlete bireyin yaşamını elinden alma hakkını veren idam cezası adalet sistemini öç alma ve şiddet uygulama üzerinden kurar. Yapılmak istenen idam cezasını geri getirmek için Özgecan’ın katledilişinin araçsallaştırılmasından başka bir şeymiş gibi görünmüyor. Bununla birlikte hadım, idam gibi önerilerin en önemli etkisi, erkek şiddetini her gün daha sıradan hale getiren söylemlerin, politikaların ve pratiklerin üstünü örterek hem şiddetin sistematikliğini görünmez kılmak, hem de devletin erkek şiddetinin sürdürülmesindeki rolünü gizlemek.


ÖZGECAN’IN KATLİ ‘OLAĞANÜSTÜ’ MÜ?

Özgecan’ın katledilmesi neden ve nasıl böylesi bir toplumsal infial yarattı diye sormak elbette önemli. Ama soruyu tersine çevirerek sormak da mümkün ve önemli aslında. Ölümün kıyısından geçen nice tecavüzün, kadınların yaşamlarını sarıp sarmalayan, gündelik olan, çokça görülmeyen, yok sayılan türlü çeşit şiddetin ve şiddet ihtimalinin neden ve nasıl olup da infial yaratmadığını sormak gerek belki de. Özgecan’ın katledilmesi bir “olağanüstü durum” olarak karşımıza çıktı. Ama #sendeanlat hashtag’i üzerinden ve sosyal medya aracılığıyla paylaşılan pek çok deneyimin de gösterdiği gibi kadınlar olarak, elbette farklı türlü şekillerde ve yoğunlukta, ama sürekli olarak, olağanüstü bir halde yaşıyoruz. Bu çoğul deneyimlerimizi anlatarak ve paylaşarak hem çokça abartıldığı iddia edilen kadına karşı şiddete dair sayıların arkasını doldurabilir ve toplumsallaştırabilir, hem de kadınlar olarak güçlenmemiz için öz savunma pratikleri ve alternatif dayanışma ağları gibi görece az denenmiş yöntemleri birlikte düşünmeye başlayabiliriz.

*Pensilvanya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Doktora Adayı

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

AKP’li aday adayı da katili savunmuş!

SONRAKİ HABER

Termik santral düzenlemesinin çıkarıldığı kanun Resmi Gazete’de

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa