Her savaş artık üretir

Her savaş artık üretir

‘Savaş artığı’ denildiğinde aklınıza ilk ne gelir? Yok olan yaşamlar, çekilen acılar, geleceği karartılan insanlar, işkenceler, doymak bilmeyen hırslar-çıkarlar... Bütün bunlardan geriye ne kalır?Yapılan araştırmalara göre gerek ülkemizde gerekse dünya genelinde bir taraftan yoksulluk artarken, diğer taraftan da birileri

Nurettin Öztatar

Yapılan araştırmalara göre gerek ülkemizde gerekse dünya genelinde bir taraftan yoksulluk artarken, diğer taraftan da birileri zenginliklerine zenginlik katıyor; yeni zenginler türüyor. Gazetelerin ekonomi sayfalarında görmeye alıştığımız bu tür haberler aslında savaş artığından beslenenlerin kimler olduğunu göstermiyor mu? Her savaş, her ölüm onların servetlerini artırıyor; böyle olunca da savaşları, çatışmaları kışkırtmak için ne gerekiyorsa yapıyorlar. Hem dünyada hem Türkiye’de.

SAVAŞTAN BESLENENLER

Diyarbakır-Silvan’da yaşanan çatışma ve sayıca PKK gerillasından fazla askerin hayatını yitirmesi yeni tartışmaları gündeme getirdi. Kürt halkının demokratik özerklik ilanını boğuntuya getirmek için yine gelenekselleşen yöntemleri devreye soktular. Yeniden savaş naralarının atılmaya başlanması, burjuva siyasetinin çeşitli aktörlerinin farklı yönlerinden çekiştirdiği bir hal aldı.

Resmi rakamlara göre 13 askerin yaşamını yitirmesiyle sonuçlanan çatışmanın ardından ülkenin dört bir yanı provokatif girişimlere sahne oldu.

Yine savaşın, ölümün, ‘şehitliğin’ kutsandığı, insanların birbirlerine düşman edilmeye çalışıldıkları bir dönemden geçiyoruz. Sanki hiçbir şey ilelebet değişmeyecekmiş; tarih tekerrür ediyormuş gibi. Farklı özelliklere sahip insan topluluklarının, birbirlerinden uzak durması için oynanan bir oyundan farkı olmayan bu olup-bitenler kuşkusuz birilerinin işine yarıyor. Tarih boyunca savaşlardan beslenenler, kendi egemenliklerini sürdürmek için savaşa kaçınılmaz olarak ihtiyaç duyanlar yine tarihsel rollerini oynamaya başladı.

GÜNAH ÇIKARANLAR İŞ BAŞINDA

Türkiye tarihinde defalarca örneğini gördüğümüz bir ‘akıl tutulması’ yaşanıyor. Kardeşlik yerine düşmanlık, akılcılık yerine hamaset, itidal yerine kışkırtmalar... Küçük çaplı linç girişimleri... Yıllar önce Ahmet Kaya’ya gösterilen tahammülsüzlüğün bir benzeri bile yaşandı. Halbuki olaydan yıllar sonra başta ülkenin başbakanı olan zat olmak üzere o dönemde Ahmet Kaya düşmanlığı yarışına giren çok sayıda tanınmış kişi günah çıkartmışken yaşandı her şey... Memleketin kalburüstü takımı bile Kürt sanatçı Aynur Doğan’ın Kürtçe şarkı söylemesine tahammül edemeyecek hale geldi. 20 yıl önce meclis kürsüsünden halkların kardeş olduğunu kendi dilinden söylediğinde Leyla Zana’ya gösterilen tepkiyle içerik olarak aynıydı bu. Yani 20 yılda bir arpa boyu yol bile gidemediği ortaya çıktı bir kez daha egemenlerin.

İNSAN NİÇİN SAVAŞA GİDER?

Bunları neden anlatmak zorunda kaldığımıza gelelim şimdi de. Düzeyi, şiddeti ne olursa olsun savaş artıklar yaratır. Çinli yazar Ha Jin’in Savaş Artığı adlı kitabı Ayrıntı Yayınları tarafından yayınlandı. ‘İnsan niçin savaşa gider, niçin savaşır, ölmezse şayet savaştan nasıl döner’ sorularını bir kez daha sormamıza neden olabilecek olan kitap, bizim de yakından aşina olduğumuz bir savaşı, Kore savaşını, ‘belgesel’ bir dille anlatmaya çalışıyor. Romanda savaşların nedenlerine ilişkin çok bir şey söylenmiyor; üstelik verilen kimi mesajlar bu nedeni bulanıklaştıracak yönler içeriyor. Ancak yine de Türkçe’de yayınlandığı dönemi dikkat alarak çağrıştırdıkları üzerine bir şeyler söylenmeyi hak ediyor. Zaten yazarın kendisi de kitabın sonuna eklediği notunda “Bu kurmaca bir eserdir ve tüm karakterler kurgusaldır. Bununla birlikte olayların ve ayrıntıların çoğu gerçektir” diyerek, kendi bakışının ürünü olduğunu söylemekten kaçınmıyor. Doğal olan da bu zaten...

HUMANİZM YETERLİ Mİ?

Anlatılan kendini yabancı topraklarda emperyalistlerin kışkırttığı bir savaşın ortasında bulan Çinli Yu Yuan’n hikayesi. Savaşın hemen başında Güney Koreliler tarafından esir alınan Yuan’a yapılan işkencelerden biri de vücuduna ‘Fuck Communism’ yazan bir dövme yapılır. Esaretin ardından aynı dövmeyi bazı harflerini silerek ‘Fuck... U...S...’e çevirir; çevirmek zorunda kalır çünkü artık kendi vatanı olan Çin’dedir. Sonuçta yaşadığı ortamın gereklerine uyum için yapmak zorunda kalır. Yeniden yaşlı annesine ve sevdiğine dönebilmek için katlandığı zorluklar, ihanetler, işkenceler ve ölümlerle geçen savaşın sonunda annesinin öldüğünü, sevdiği kadının ise kendisini terk ettiğini öğrenir.

Roman ya da anı olarak nitelendirilebilecek olan kitabın saf bir humanizm çerçevesinde olan biteni anlamlandırmaya çalıştığını eklemek gerek. Savaşın, durup dururken çıkmadığı, dünyanın verili halinin kaçınılmaz kıldığı bir sonuç olduğunu hatırlamakta yarar var. Yoksa, çekilen acıların gerçek kaynağını bilmeden söylenecek her söz, insanlığı bu beladan kurtaracak bir derinliğe ulaşamadan kaybolup gidiyor.

AMASYALI MEHMET’İN GÜNAHI NE?

Aslında Çinli Yu Yuan’ın yaşadıkları Türkiye’den Kore savaşına gitmek zorunda kalan askerlerin yaşadıklarından farklı değil. Niye savaştıklarını bilmeden, hiç tanımadıkları  bir ülkede savaşmak, ölmek, öldürmek zorunda bırakılan on binlerin hikayesinin bir kesiti sadece. Savaş sanayisinin bir atığına dönüşen bu insanların yaşadıkları aslında toplumun küçük bir azınlığının hiçbir zaman umurunda da olmadı.

Mesela siz hiç Etiler’de baba ocağına ateş düştü diye bir haberle karşılaştınız mı? Ya da bu günlerde savaş severlerin borazanlığını yapan anlı şanlı gazetecilerin, köşe yazarlarının bırakalım birinci derece akrabalarını herhangi bir yakınlarının savaşta öldüğünü duydunuz mu? Aynı kesimlerin bütün bunlar yaşanırken servetlerine servet katmalarını nasıl değerlendirmek gerekir?

Ölenler, savaşın mağduru olanlar, yakınlarını kaybedenler hep aynı kesimler değil mi? Tıpkı kışkırtılanların, yönlendirilenlerin, baskı altında tutulanların aynı kesimler olması gibi.

Niçin yoksul, emekçi Mehmet yıllar önce Kore’ye gönderildi? Kimin ihtiyaçları, kimin hırsı, kimin oyunuydu onları başka halklarla ölümüne bir çatışmaya zorlayan?

Aynı kişiler değil mi aynı Mehmet’i Afganistan’a gönderen, fırsatını bulduklarında Irak’a, Suriye’ye göndermeyi hep sadece kendileri için çalışan akıllarının bir kenarında tutmayı sürdüren?

Ya da bırakalım tetik olmayı, başta ABD olmak üzere emperyalistlerin bölge stratejilerinde bir namlu rolü verilen ülkenin gerçek sahiplerine ölmek öldürmek dışında seçenek bırakmayan kim?

Savaştan hiç bir çıkarı lomayan milyonları sırf kendi çıkarları için öldüren-öldürtenlerin sistemi ebedi mi?

KAPİTALİZMİ ATIK HALİNE GETİRMEK

Geçtiğimiz hafta sonu ülkenin çeşitli kentlerinde ‘terörü lanetleme’ gösterileri yapıldı. 30 yıldır iç politikanın ihtiyaçları için yapıla geldiği gibi. İstanbul Taksim’de yapılan gösteri, beklenenin çok altında bir katılımla gerçekleşti. Bu durum aralarında ırkçı-ülkücülerin de olduğu katılımcıların heveslerini kursaklarında bıraktı. Öyle ki meydanda yapılan 1 Mayıs kutlamalarını hatırlatan birbirinden farklı noktalarda bulunan birden fazla kişi 1 Mayıs mitinginde alanın dolmasını hayıflanarak anlatıyordu. Aslında o gösteriye katılanlar da ‘savaş artığı’ olarak nitelendirilebilecek bir pozisyonda idiler. Ama işte eskiden çok daha fazla etkileyebiliyorlardı toplum. Bugün ise etkinlikleri azaldı. Sevindirici olan bir şey de bu olsa gerek.

Bu artıkların; bu artıkları yaratanların ve bu artıklardan beslenenlerin toplumu zehirlemesine fırsat verilmemesi dileğiyle... Ama bu dileğin gerçekleşmesi savaş artığı yaratan sistemi kapitalizmi tarihin çöplüğüne geri dönüşümü olmayacak şekildi göndermekle, insanlığın toplam kültürünün nihai atığı haline getirmekle mümkün olabileceğini unutmadan. Yoksa yine olan Mehmetlere Memolara olacak... Birileri hemen gerimizde sırıtırken.


NE OLDU DA HERŞEY BİRDENBİRE DEĞİŞTİ

Aslında her şey açılım mimarı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın özellikle seçim öncesinde yoğunlaşan milliyetçi-ırkçı söylem ve politikalarıyla başladı. ‘Saf’ politikacılar ve basın mensupları, Başbakan’ın bunu MHP’den oy kapmak için planlanmış bir taktik olduğunun propagandasını yapıp durdular. Başbakan’ın yaptıklarını 80 yılda oluşmuş Kürt düşmanlığıyla karakterize olan ‘kültürün’ doğal sonucuydu aslında. Nitekim seçimlerin hemen ardından Erdoğan yeni stratejisini de açıklayarak savaşta ısrar edenler kervanına katıldı.
Kürt halkının mücadelesi ve bölgenin karşı karşıya olduğu sorunlar ve geleceğe yönelik planlar, Türkiye’nin on yıllardır ‘düşük yoğunluklu çatışma’ olarak nitelendirdiği Kürt halkının silahlı mücadelesinin bitmesini zorunlu kılıyordu. Bu amaçla açılım mühendisliği yapmaya başlayan AKP Hükümeti ve Başbakan Erdoğan’ın, Kürtçe yayın yapan bir TV kanalının kurulmasıyla sınırlanan politikalarının gerçekte Kürt halkının hak ve eşitlik taleplerinin boğulmasını amaçladığı; sorunun gerçek anlamda halkların kardeşliği ve eşit hak temelinde çözmeye yanaşmadıkları ve yanaşmayacakları kısa sürede ortaya çıktı.
Halbuki toplumun geneli açısından bakıldığında iyimser bir hava yakalanmıştı. Kimsenin ölmek-öldürmek zorunda kalmadığı bir aşamadan bahsediliyordu. Başta liberal aydınlar olmak üzere aralarında pek çok iyi niyetinden kuşku duyulmayacak kişilerin de olduğu bir çoğunluk tarafından. Ancak, niyetin, dileklerin yeterli olmadığı bir durumla karşı karşıya olunduğu bir kez daha ortaya çıktı. Üstelik o ılımlı değerlendirmeleri yapan, artık bu sorunun çözülmesi gerektiğini söyleyenler bile birden bire eski hastalıklı konumlarına döndüler.
Şimdi her şey bir kez daha başa döndü; dönmüş gibi oldu. Ama iyimser olmamızı gerektiren veriler de yok değil. Her şeyden önce Kürt halkı değişti; 20 yıl öncesinin çok üzerinde bir birikime sahip artık. Türkiye’nin diğer halkları ise kışkırtmalara, provokasyonlara eskisi kadar prim vermiyor.

Savaş Artığı
Ha Jin
Ayrıntı Yayınları
366 sf. 2011

www.evrensel.net