'Haydi kadınlar eve, şiddet görmeye!'

21 yaşındaki Ceylan aile meclisi kararıyla öldürüldü, cenazesini kadınlar gece karanlığında kaldırdılar. Edremit’te 6 yıllık koca, eşinin üzerine asit döktü. Konya’da sevgilisinden 4 gün boyunca işkence gören 32 yaşındaki kadın beyin kanaması geçirdi. Adana’da bir kadın kocası tarafından balkondan atıldı

Sevda Karaca

Bu dehşet tablosu sadece bir günlük gazetenin sayfalarından derlenebiliyor artık. Kimi gazeteler “Erkekler çıldırdı mı?” diye başlık atıyor, kimi “İşsizlik öldürdü” diyor, kimi ise sadece “Yazık” demekle yetiniyor. Peki, bu katliamın arkasında gerçekten ne var? Ne oluyor da günde en az 5 kadın hunharca canından ediliyor? Bu katliamın son bulması için kime ne düşüyor? Elektronik kelepçe, aile imamı, aile uzmanları öneren AKP, bu sonuçların ortaya çıkmasında hiç mi pay sahibi değil?

Doktora tezinde devlet sivil toplum ilişkisini namus cinayetleri üzerinden inceleyen, şu an Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Forumu’nda akademik çalışmalarına devam eden Dr. Banu Kavaklı Birdal yanıtlıyor: AKP’nin şiddet konusunda attığı adımlar, yoksulluğun yönetilmesinde attığı adımlarla çok benzer özellikler taşıyor. İkisinde de sistemin bekası için sürdürülebilirlik, gerçek çözümlerden daha önemli.


Günde 5 kadın... Rakamların ortaya koyduğu şey zaten çok acı bir gerçek ama bu rakamın ifade ettiği başka şeyler de var herhalde. Siz en genel çerçevesiyle bu artışı neye bağlıyorsunuz?
En genel çerçevesiyle erkek egemen sistemin çok pervasızca hüküm sürmesine bağlıyorum. Nasıl işçiler, emekçiler açısından bütün ezilme ve sömürülme ilişkilerini kapitalist sistem üzerinden açıklıyorsak, sistem dahilinde getirilen çözümler yeterli olmuyorsa, kadınların yaşadığı bu şiddetin de temelinde erkek egemen kapitalist sistem, eril devlet olduğunu söylemek zorundayız. En tepeden başlayarak kadın erkek eşitliği kabul edilmediği zaman onun aile içinde yansıması da erkeğin kadın üzerinde uyguladığı şiddet oluyor. Bu illa fiziksel şiddet olmak zorunda değil ama biz artık en kahredici haliyle kadın cinayetlerini görüyoruz. Kadınlar yaşam haklarını kullanmaktan erkekler eliyle mahrum bırakılıyorlar. Hem de kendilerine en yakın erkekler eşler, eski eşler, babalar, kardeşler yani kadınları kendi tahakkümünden çıkarmak istemeyen erkekler eliyle.

AKP, kadına yönelik şiddeti gündemine almak zorunda kaldı. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin “Can bizim için en önemli şey” dedi ama bu cümlenin öncesinde “Parçalanmış ailelerle toplumda huzurun ve barışın zedelendiğini görüyoruz” diyerek meseleyi yine “aile” sorununa indirgedi...
Bir kere Fatma Şahin, adından kadının kaldırıldığı bir bakanlığın başına getirildi. Biz kadınlar olarak Kadın Erkek Eşitliği Bakanlığı kurulsun ve bu yönde ciddi, bütçesi oluşturulmuş politikalar uygulansın derken, Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı da gitti. Şimdi devletin hiçbir yerinde kadının adını göremiyoruz. Kadın ailenin içinde yok ediliyor, ailenin bekası için feda ediliyor. Bu, AKP’nin 2002’den beri sistemli olarak ortaya koyduğu bir politika. Örneğin Mecliste bir komisyon kuruldu, kadın hareketi adının “kadın erkek eşitliği” olması gerektiğinde ısrarlarını sürdürürken, AKP eliyle “fırsat eşitliği”ne çevrildi. 4320 sayılı Kanun “kadına yönelik şiddeti önleme kanunu” olması gerekirken “Aileyi Koruma Kanunu” oldu. Kadının adı net bir şekilde, açıkça telaffuz edilmiyor. Kadınlar görünmeyen, ikinci sınıf vatandaşlar, onlar için birebir bir şey yapılması gerekmiyor. Adı geçtiğinde de devletin onlara sadaka vaadinde bulunabileceği, maddi ve fiziksel yardımların dışında bir şeye sahip olamayan muhtaçlar kategorisinde değerlendirildiğini görüyoruz kadınların. Hatta son süreçte “kadın” kelimesi bir hakaret olarak, aşağılayıcı bir sıfat gibi kullanılıyor. “Kadın mı kız mı bilemem” söyleminde, “İlim kadını olmuş ama irfan kadını olamamış” söyleminde olduğu gibi. AKP lügatinde “kadın”, kendiliğinden olumsuz yükle gelen bir kelime, kadın yok zaten hanım var, bayan var, daha da önemlisi aile var. Bu minvalde bakınca  Fatma Şahin’in de dile getirdiği şey, neoliberal muhafazakar ideolojinin bize fena halde dayatılması. Kadın “ailenin temeli” olarak ortaya konulurken, “anne” olarak, “eş” olarak kıymetli bir varlık. Kadınlar aile dışında var olmasınlar, aileye rağmen var olmasınlar; bu birlik, kadının canı pahasına sürsün isteniyor.

Kadın ve Aile Bakanlığı’nın Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na dönüştürülmesine itiraz etti kadınlar. Ama Başbakanın ağzından “bunlar teferruat” sözlerini duyduk. Ad değişikliği bir teferruat mıdır?
Başbakanın ayrıntı diye ortaya koyduğu şey, günde 5 ve hatta daha fazla sayıda kadının katlediliyor olması. Buna nasıl ayrıntı dersiniz? Kadının canı gittikten sonra hangi sistemin iyi işleyişinden bahsediyoruz?

2002’den beri “Kadının adı yok” dediniz. AKP neden kadınlar pahasına ailenin bu derece güçlendirilmesini istiyor?
Sistemin bekası için. Kadınların toplumsal, siyasal, ekonomik ve gündelik hayattan koparıldığı, sorgulamadan, sistemin de kendi üzerinden ilerlediğini görmeyen bir yere çekilmesi sistemin bekası için vazgeçilmez bir şey.

Sistem açısından kadınların aile içinde eritilmesinin sonuçları ne oluyor?   
Mehmet Şimşek’in açıklamasını hatırlayalım: Kadınlar iş aradığı için krizin şiddetinin ve işsizliğin daha çok hissedildiğini söyledi. Kadınların vatandaşlık haklarını talep ettikleri anda sistemin çarkına çomak soktukları gibi bir algıyla da söylüyor bunu.“Biz muhafazakar demokrat bir partiyiz, bizim için aile önemli” deniliyor. Bunu tersten okuyalım, “Biz muhafazakar demokrat bir partiyiz, bizim için kadınlar önemli değil”. Peki ne önemli? Korkunç eşitliksizlikler yaratan ve toplumun tüm yükünü kadının sırtına yükleyen bir sistemden bahsediyoruz. Refah devleti sorumlulukları tümden kadınların omzuna bırakıldı.  Sistemin değiştirilmesine ilişkin herhangi bir adım atılmamasının bir sebebi de bu.
Devletin neoliberal politikalar sonucu sorumluluklarından adım adım geri çekildiğini ve ortaya çıkan boşluğun kadınlar tarafından doldurulmasının istendiğini görüyoruz. Nasıl ki işçilerin emekçilerin hakları söz konusu olduğunda yükü işverenin sırtından alıp işçinin sırtına yüklüyorsa, aile için verilmesi gereken hizmetlerin de devletin üstünden alınıp kadına yüklendiğini görüyoruz.
Devletinin yapması gereken kreşler, yaşlı bakım evleri, engelliler için eğitim merkezleri açmaktır. Ama bu dönemde özellikle gördüğümüz; devletin bu alanlardan elini tamamen çekmesi, özele devretmesi, bunun ekonomik yükünü karşılayamayan ailelerin de, bütün yükünü kadınların sırtlanması. Doğru düzgün işleyen doğum öncesi doğum sonrası izinler, kreş uygulamaları, emzirme izinleri de ortadan yavaş yavaş kaldırıldığı için kadınların istihdamdan da çekildiği bir süreci beraberce yaşıyoruz. Bir yandan da sadaka minvalinde küçük ödemelerle kadını eve, yaşlıya, çocuklara, engelliye bağlıyor. Ekonomik ve siyasal hayatı hadi bir kenara bırakalım, gündelik toplumsal hayattan bile tamamen koparıyor kadınları.


Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin eşine şiddet uygulayan ve evden uzaklaştırma cezası alan erkeğin “Elektronik kelepçeyle teknik izleme sistemi” ile takip edileceğini duyurdu. Elektronik kelepçe çözüm olur mu?
Bu uygulama bir sürü soruyu da beraberinde getiriyor. Hangi durumlarda uygulanacak? Evli çiftlerde kadın şiddete uğradıktan, bununla ilgili bir ceza uygulamaya konduktan sonra. Örneğin evli olmayan, evli olmayıp da birlikte yaşayanlar, kocasından değil de diğer aile bireylerinden şiddet görenler için uygulanacak mı? İlk etaptaki açıklamalara baktığımızda onlar için geçerli olmayacağını görüyoruz.
Beni en çok rahatsız eden yan ise şu: Bunun uygulanabilmesi için önce kadının şiddete maruz kalması, ardından polise savcılığa gitmesi, bir koruma kararı çıkarttırması, ardından da bunun uygulanması gerekiyor. Devlet hâlâ korumuyor aslında, koruma zihniyeti yok, daha fenası şiddetin oluşma koşullarını ortadan kaldıracak bir uygulama değil bu. Önce şiddetin uygulanması bekleniyor. Afaki çözümler. Mekanizmaların ne olacağına ilişkin belirsizlik hâlâ sürüyor. Topyekün bir dönüşüme olan ihtiyaç ise hiç konuşulmuyor bile. Kadın ve erkeğin toplumsal rollerinin değişmesi, toplumsal cinsiyete ilişkin bir perspektif oluşturulması ve tümden bu rollerin dönüştürülmesi, eşitliğin sağlam temeller üzerine kurulmasının talep edildiği bir perspektifimiz var bizim feministler olarak. Toplumsal dönüşüme yarayacak en küçük bir adım bile atılmıyor, hatta var olan toplumsal sistemin daha da pekiştirildiği uygulamalarla kadınlar eve, aileye bağlanıyor. 


KADININ CANI PAHASINA BİRLİKTELİK

Zaman gazetesinde geçtiğimiz günlerde uzman röportajlarına dayanan bir haber çıktı. Haberde şiddeti önlemek üzere ortaya konan çözümler özetle şöyle: “Parçalanmış aile içinde büyüyen kişiler risk grubunda. Bu kişilerin tedavisinde aile hekimleri görev alsın ve ailenin bir araya getirilmesi sağlansın. Kadınların haklarını ararken dini sınırlara riayet etmeleri önemli. Taraflar sabırla ve sonraki adımları düşünerek hareket etmeli. Vaaz ve hutbelerle erkeklere ‘Kadınları siz Allah’ın bir emaneti olarak aldınız’ sözü hatırlatılmalı. Aile imamları devreye girmeli. Kadına yönelik şiddet açısından kitap okuma cezası, meslek kursu tamamlama cezası gibi aileyi yok etmeyen tedbirler uygulanmalı.”
Bunların çeşitli vesilelerle AKP’liler tarafından dile getirilen uygulamalar olduğunu biliyoruz.

İşte bu toplumsal tahayyül, şiddeti yeniden yeniden üreten o toplumsal tahayyülden farklı bir şey değil. Hatta daha da destekliyor. Bu yapıyı olduğu gibi koruyalım, diyorlar. Ama kadını bu haliyle içine yerleştirdikleri toplumsal tahayyülün nasıl infiallere yol açacağını görmemek için de bir kayıtsızlık gerekiyor gerçekten. AKP bu kayıtsızlığı da sergiliyor. Söylemi hep devletin bu alandaki sorumluluğunu unutturmaya yönelik. Aile uzmanları gelecek, bir anlaşmazlık durumunda kadın ve erkekle konuşacaklar ve insanları bir arada kalmaya ikna edecekler. Yine kadının canı pahasına bir birliktelik sağlanacak, ortada devam eden sorunun üzerinden atlanarak, hatta üzerini örterek görünüşü kurtaracak bu uzmanlar. Üstelik kadınların da bu toplumsal tahayyül içinde ezilmişliklerini sindirmeleri, hak talep etmemeleri, sistem için “sorun” çıkarmamaları bekleniyor. Bu işte o muhafazakar anlayışın nasıl çözümü değil sistemin bekasını sağlamak istediğinin bir göstergesi.


AKP’nin kadına yönelik şiddet konusu her gündeme geldiğinde söylediği şey “Bizden daha çok adım atan varsa buyurun gösterin” oluyor. Siz ne diyorsunuz bu söyleme?

Bakalım o çok yüceltilen düzenlemelere. En çok yüceltilen genelge, 2006 yılının temmuz ayında çıkartılan Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Başbakanlık Genelgesi. İçeriğine baktığınız zaman kadına yönelik şiddete dair güneşin altında ne varsa kapsayan ama hiçbir yaptırımı, uygulama alanı olmayan bir genelge bu. Kimler sorumlu diye baktığınızda bütün kurum ve kuruluşları işin içine katan, ancak kimin neyle ilgili sorumluluğu olduğunu ifade etmeyen, mekanizmaları tarif etmeyen ve en önemlisi arkasında hiçbir bütçesi olmayan genel geçer ibareler. Devlet politikalarının tümü için sormamız gereken bir şey var arkasında bütçesi olmayan bir politika nasıl hayata geçirilecek? Hangi kaynakla kimin yaptırımında, kimin gözetiminde uygulanacağı bilinmeyen politikaların değiştirebileceği hiçbir şey yok. Başbakanlık genelgesinde öyle bir ifade var ki her okuduğumda gülüyorum: “Kadın konusunda duyarlı erkeklerin sayısının arttırılması”. Peki kim sorumlu bundan? Herkes. Sivil toplum örgütleri, medya, o bakanlığı şu bakanlığı vesaire… Genelgenin üstünden 5 sene geçti, yapılmayan şeyler için hesap sorabileceğimiz tek bir merci bile yok şu an. İçişleri Bakanlığının benzer bir genelgesi var, aynı Başbakanlık genelgesi gibi. O da işlevsiz.
Bir yandan bu alandaki düzenlemeleri zorlayan dışsal süreçler söz konusu: Örneğin Avrupa Birliği süreci. Şu an, öylesi bir kaygısı yok hükümetin. Bu yüzden de yasal düzenlemeleri yavaşlatan, hatta gerek duymayan bir tutumu var. Yapılan görüşmelerde AB denetçileri bu yasal düzenlemelerden hoşnut kaldı. Hükümet temsilcilerinin kadın hareketi temsilcilerine “AB bile memnun, daha ne istiyorsunuz?” dediğini biliyoruz. Bir başka nokta da şu; kanunları ne kadar değiştirirseniz değiştirin, eğer onları hayata geçirecek olan görevlilerin tutumu belirleyici oluyorsa, değişikliklerin kadınların hayatına çok büyük katkısı olmuyor maalesef. AKP’nin şiddet konusunda attığı adımlar, yoksulluğun yönetilmesinde attığı adımlarla çok benzer özellikler taşıyor. İşin esasına dokunmadan çözümler sunuluyor. Oysa kadınların ikinci sınıf vatandaş olması gayet sistematik bir sorun. Yani demem o ki sistematik bir mücadele gerekiyor. Bu AKP ile olacak bir şey değil!  (KIRKYAMA)

www.evrensel.net