09 Şubat 2015 16:16

Olağanüstü bir 8 Mart, olağanüstü bir kadın mücadelesi

Önümüz 8 Mart. Kadınların tüm dünyada birlik ve mücadelesinin en kıymetli günlerinden olan bu günü olağanüstü bir dönemde karşılıyorsak, o birliğin ve mücadelenin de olağanüstü bir gayretle, tam da kadınların ihtiyaç duyduğu biçimde sergilenmesi gerekir, öyle değil mi? Bakalım, bu “olağanüstü 8 Mart” nelere gebe…

Paylaş

Sevda KARACA

Olağandışılığın olağandan sayıldığı bir memlekette yaşıyoruz. Sadece öngörebildiklerimizi bile alt alta sıraladığımızda, çoğu ülkenin toplam tarihine sıkıştırılacak olayların bizim başımıza nasıl da kısa zamanda geliverdiğine şaşırıyoruz. Öngöremeyip yaşadıklarımız, yaşadıklarımıza şaşırdıklarımız, artık şaşıramadıklarımız da cabası.
Şimdi size desem ki 2015 olağanüstü bir yıl olacak, “yine mi” diyeceksiniz, kesin! Ama öyle.
2014’ün bakiyesinden arta kalanlara, 2015’in ilk ayında kendini gösteren işçi direnişlerini, tüm toplumu etkileyecek paket açıklamalarını, seçimler için yılın başında başlayan geriye saymaları, dünyanın yakın ve uzak köşelerinde halkların yaşadığı/yaşattığı dönüşümü, olağanüstü hal uygulamalarını aratmayan yasal düzenlemeleri, içinde yaşadığımız coğrafyada yaşananları bir geçirin gözünüzün önünden. Ekleyin bu devasa dönüşüm ve çatışmalara evinizdeki, mahallenizdeki, kentinizdeki değişimleri… Değişen hayat koşullarının zorluklarıyla her geçen gün daha da fazla haşır neşir oluşunuzun bilançosunu düşünün… 
Önümüz 8 Mart. Kadınların tüm dünyada birlik ve mücadelesinin en kıymetli günlerinden olan bu günü olağanüstü bir dönemde karşılıyorsak, o birliğin ve mücadelenin de olağanüstü bir gayretle, tam da kadınların ihtiyaç duyduğu biçimde sergilenmesi gerekir, öyle değil mi? Bakalım, bu “olağanüstü 8 Mart” nelere gebe…

DÜNYANIN HER YERİNDE 
EMEĞİN GERÇEK DEĞERİ İÇİN EL ELE

Tüm dünyada kadın emeğinin hem güzide bir yere konup hem de yoğun saldırı altında olduğu bir dönemde karşılıyoruz kadınların uluslararası dayanışma gününü. Patronların, işgücü maliyetlerini en aza indirerek ucuz-uysal işgücü stoğunu artırmak için (siz bunu kadınları daha kötü koşullarda daha fazla çalıştırmanın yol yöntemini bulmak için diye okuyun) ne kadar “yaratıcı” olabilecekleri dünya üzerindeki pek çok deneyimle ortaya çıktı. Hindistan’dan Meksika’ya, Amerika’dan İspanya’ya, Yunanistan’dan Pakistan’a kadar birbirlerine benzemez kadınların birbirine benzer sömürü koşullarına nasıl mahkûm edildiğini görüyoruz. O koşulların adını “kadınları istihdama katarak güçlendirme” koyanların, binlerce kişinin günde 1 doların altına çalıştığı binlerce kişilik atölyelerde patlamalar yaşandığında, yıkılan duvarların altında kalanların çoğunlukla kadınlar olduğunu görmezden gelmemizi beklediklerini biliyoruz. Dünyanın farklı ülkelerinde eve ekmek götürme derdindeki kadınların “mini job” adı verilen, günde 4 saati bulmayan, güvencesiz işlerde şehrin bir ucundan ötekine koşarak törpülenen ömürlerinin nasıl da kısaldığını biliyoruz. İspanya’da sabah saatlerinde markette, öğleden sonra hastanede, akşamüzeri bir kreşte, gece yarısı ise banka temizliğinde çalışan, çocuklarının yüzünü bile göremeyen, ay sonunda eline güvenceli bir işin yarısı kadar bile para geçmeyen on binlerce kadın da, tıpkı şimdi Türkiye’de olduğu gibi “kadınların iş ve aile yaşamı çatışmasından kurtarılması için esnek çalışma modellerine” ihtiyaç duyduğu safsatasıyla karşı karşıya bırakılmıştı.
Tam da bu nedenle tüm dünyanın kadınları bu 8 Mart’ta, esnek, güvencesiz, düşük ücretli çalışmayı “fırsat eşitliği” diye sunan sermayeye karşı ortak bir ses arayışında. Dünyanın pek çok yerinde kadınlar, kadın emeğinin örgütlenmesi için, farklı sektörlerden kadın işçilerin buluşmasının olanaklarını yaratmak için tartışmalar yürütüyor. 
Bugün Türkiye’de de doğru düzgün bir hak ve kuralın kalmadığı çalışma hayatında yapılan yeni düzenlemelerle kadınlar için daha da korkunçlaşan şartlara dur demenin nasıl mümkün olacağını tartışmak çok hayati. Çeşitli kadın platformlarında, ama daha da önemlisi en yerelde, mahallelerde, ama en çok da işyerlerinde, fabrikalarda, üretim alanlarında ne kadar çok kadınla bu araçları tartışabilirsek, ne kadar çok kadınla “birlik ama nasıl bir birlik” sorusuna somut yanıtlar verebilirsek, dünya kadınlarının deneyimlerine o kadar katkı sunmuş olacağız. Uzun erimli sermaye projelerinin karşısında uzun erimli birliktelikler oluşturmanın yolu, en yerelde en çok kadınla düzenli, sürekli ve hedefli bir mücadele planı çıkarmaktan geçiyor. Aile Paketi’nin kadınlara gerçekte ne getirdiğine ilişkin tartışmalar, bu pakete karşı mücadele için imza kampanyaları, paneller, ev ve işyeri toplantıları, bildiriler, el ilanları, broşürler elzem bir yerde duruyor. 

ŞİDDETLE MÜCADELE EŞİTLİK MÜCADELESİNE DÖNÜŞÜRKEN
Bugün, yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın pek çok ülkesinde kadınların en temel bedensel haklarının bile tartışmaya açıldığını görüyoruz. Bu tartışmada kadınların tüm hakları dini referanslarla sorgulanır hale getirilirken aslında yapılan, bir bütün olarak tüm toplumun faydalandığı hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması. Kazanılmış sosyal ve ekonomik haklar en kırılgan halkadan başlayarak törpülenmeye çalışılıyor. Yaşam hakkı da dahil olmak üzere, temel haklar ve özgürlükler yeniden tanımlanıyor. Buna uygun yasalar bir gecede çıkarılıveriyor. Güvenlik adı altında toplumun güvenliği sermayenin ve iktidarların güvenliğine peşkeş çekiliyor. Ancak kadınların yaşam hakkı korunamıyor! 
Erkeklerin kendilerinde “öldürme hakkı” görebildikleri bir toplumsal düzenin kurulmasında kadına yönelik şiddetin cezasızlığı, yasaların kağıt üzerinde kalması, kadınlara yönelik her türden aşağılayıcı söylemin norm olarak sunulması, kadınların erkeklerin ihtiyaçlarını karşılayacak “haz nesneleri” olarak sunulmasının payı elbette büyük. 
Bir yandan kadınların güçlenmesinden, bağımsızlaşmasından duyulan korkunun gündelik hayatta kadın düşmanlığının en banal biçimlerde tezahür edişini görürken, diğer yandan da uluslararası sözleşmelerde, uluslararası sermaye örgütlerinde ve kalkınma programlarında kadına yönelik şiddetin gündem edildiğini görüyoruz. Bir yandan kadınların ekonomik ve politik hakları neoliberalizmin “fırsat eşitliği” ile kadükleştirilirken, diğer yandan devletin tüm hizmetlerden elini çektiği, gündelik hayatı en çok etkileyen eğitim, sağlık, sosyal hizmetler gibi alanların yükünün kadınların üstüne yıkıldığı, bunun da kadınlara daha fazla şiddet olarak döndüğü bir dönem bu dönem. 
Tam da bu nedenle kadına yönelik şiddetle mücadele artık “yasal haklar” için bir mücadele olmaktan daha çok politik bir mücadele haline gelmiş durumda. Türkiye’de kadınların yaşadığı deneyimde bunu daha açık seçik görebiliyoruz. Eşitliğin olmadığı yerde şiddetin katmerleneceği bilgisiyle hareket etmek, sermayenin fırsat eşitliğine ve gericiliğin fıtrat adaletine karşı kadınların “gerçek” eşitlik talebi bugün ölmemek, sakat kalmamak, evsiz kalmamak, boşanabilmek, çalışabilmek, geleceğe güvenle bakabilmek için olmazsa olmaz “somut” bir talep durumunda. Şiddeti işe yaramaz komisyonlar, kadükleştirilen uluslararası sözleşmeler, uygulanamaz hale getirilen yasalarla çözmeye çalışan iktidara “şiddeti bunlar değil, eşitlik çözer” diyebilmek, bunun için bir araya gelmek çok önemli. Bugün iktidarın, kadınların eşitlik taleplerini yerelde boğma planlarına karşı kadınların yerel dayanışma ağlarını güçlendirirken, en yerelde oluşturulan birliklerin kadınların hayatını değiştirmesi gereğinden hareket etmek gerekiyor. Esenyalı’da, Kayseri’de, Maltepe’de şiddet gören kadınların yanında mahalleli kadınları seferber ederek, kadınların hem tek bir kadının hayatını, hem de kendileri de dahil bütün kadınların hayatını değiştirmek için adım attıklarını gösterebilmek önemli. Gericiliğin hayatımıza yansımalarını püskürtmek, kadınların gördüğü şiddetin temelinde ataerkinin olduğunu anlatabilmek için kadın dayanışmasının içeriğini de politikleştirmemiz gerekiyor. 

BARIŞ MASADA DEĞİL KADINLARIN DAYANIŞMASINDA KAZANILIR

30 yıllık savaşın acılarını hesap etmek ne kadar imkânsızsa, bu savaşın bitmesinin, daha da ötesi barışın tesisinin neleri kazanım olarak hayatımıza sokacağını kestirmek o kadar zor. Çünkü savaş, sadece rakamlanabilir kayıplar değil, aynı zamanda hesaplanamaz yoksunluklar, düş kırıklıkları, can pazarları, geleceğin çalınması anlamına da gelir. 
Bugün tüm Otadoğu’ya “kader” diye sunulan IŞİD vahşetinin gerilemesine mücadeleleri ve geleceği değiştirme azimleriyle olanak sağlayan Kürt kadınları, Kobanê ve Rojava’da kurdukları yeni düzenle, barbarlığın karşısına insanlığı koymanın ne demek olduğunu da gösterdi. 30 yıllık savaşın kadınlardan götürdüklerinin telafisi için kadınların hakikatlerinin ve taleplerinin müzakere masasında yer alması gerektiğini de Kürt kadınları ortaya koyuyor. Pohpohlanan eril şiddetinin, olağanüstü hal uygulamalarının mazur görülmesinin, en küçük bir sokak eyleminde göz kırpmadan alnından vurulan çocuklar gerçeğinin, kadınlara yönelik asker-polis şiddetinin, kısıtlanan hakların, yerleşikleşen yoksulluk ve yoksunluk düzeninin hesabının görülmesi sadece “masada” halledilebilecek meseleler değil. 
Nasıl ki savaş sadece sözlerle yaşanmamışsa, barış da sözlerle kurulmayacak. Müzakere sürecinden toplumun tüm kesimlerinden kadınların haberdar olması, hak ve özgürlükler mücadelesinin önüne çıkarılacak Kürt fobisinin kadınlara neler kaybettirdiğinin tartışılması, yeni bir toplumsal düzen için barışın neden olmazsa olmaz olduğunu yeniden yeniden konuşabilir olmamız çok önemli. Kobanê’ye Kız Kardeşlik Köprüsü kampanyasında yüz yüze geldiğimiz kadınlarla, bu kız kardeşliğin barışın inşası için de kolları sıvamak anlamına geldiğini tartışmamız gerekiyor. 8 Mart, Kobane’ye kız kardeşlik köprüsü kampanyasının fiilen son bulduğu, ama bu topraklarda barışı inşa etme zorunluluğumuz nedeniyle kız kardeşlik inşasını her yerde sürdürmeye devam ettiğimiz bir birlik günü olacak.  

KADINLARIN SEÇİMİNİN İŞARET FİŞEĞİ: 8 MART

2015’in en hararetli tartışmaları Haziran seçimleri etrafında yaşanacak. Şimdiden işareti verilen şey, AKP’nin toplumu ve siyaseti yeniden inşasında “ne istersem, nasıl istersem yaparım”cılığının daha da pervasızlaşacağı, kutuplaşmaların, ayrıştırmaların, muhalefete yönelik her türden saldırının açık hale geleceği, ianeciliğinin tavan yapacağı, ayakkabı kutularında stoklananların küçük bir kısmını dağıtarak daha büyük kutuların iç edilmesinin planlarının yapıldığı… Bu seçimler, yalnızca bir 5 sene ülkeyi kimin yöneteceğinin değil, bu kadar olağanüstü bir dönemden geçerken ülkenin nereye evrilmesini istediğimizin de seçimi olacak. 
Kadınları köleliğe, yoksulluğa, yoksunluğa, güvencesizliğe, örgütsüzlüğe, sağlıksızlığa, eğitimsizliğe, iş cinayetlerine, erkek şiddetine, cinskırımına mahkûm eden; bağımlılığa, çaresizlik ve umutsuzluğa, yalnızlığa iten; dini ve gerici propagandayla tevekküle, kaderciliğe, itaate, siyasi ve toplumsal kayıtsızlığa ve daha birçok musibete sürükleyen bir zihniyetin her yönüyle kurumsallaşmasının önünün açılması mı, yoksa insanca yaşam mı? 
Kadınların seçiminin ne olacağının, kadınların nasıl bir yönetim istediklerinin, o yönetimin nasıl parçası olacaklarının şimdiden tartışılması, 8 Mart’ta kadın seçim beyannameleri, “nasıl bir vekil, nasıl bir meclis istiyoruz” açıklamaları, 12 yıllık iktidarın kadınların hayatında yarattığı değişimlerin bilançosunun, eğitim-sağlık-barınma gibi temel haklar konusunda kadınların nereden nereye geldiğinin somut olarak ortaya konması gerekecek. Şu ya da bu mahalledeki, şu ya da bu fabrikadaki, şu ya da bu okuldaki kadınların bir araya gelerek kendi seçim beyannamelerini hazırladıkları ve “bu kriterleri sağlamayanlar kapımıza gelmesin” dedikleri bir seçimin kaybedeni kadınlar olabilir mi? 

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

YPG: Kobanê köyleri IŞİD'den temizleniyor

SONRAKİ HABER

Çiğli’de kadınlara özel eğitim çalışması

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa