09 Şubat 2015 05:00

AKP, 1930'larla aynı taktiği uyguluyor

Prof. İştar Gözaydın, Diyanet İşlerinin 1930’larda da bugün de “ideolojik bir aygıt” olarak toplumsal dönüşümün merkezinde bulunduğunu belirtiyor, “İçerik farklı ama yöntem aynı. Diyanet’in gücünün artması çok daha geniş çerçevede okunmalı” diyor. (Fotoğraf: Erdost YILDIRIM)

Paylaş

Serpil İLGÜN

Alevilerin statü talebinin mazisi uzun... Zorunlu din derslerinin kaldırılması, laik, bilimsel eğitim, cem evlerine ibadethane statüsünün tanınması, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması talepleri için verilen mücadele, AKP iktidarında daha da yoğunluk kazandı. Aleviler, zorunlu din eğitimini ana sınıflara kadar indiren Eğitim Şurası’nda alınan kararları protesto için dün İstanbul’da miting düzenlediler. Miting vesilesiyle de, hedefteki kurumlardan biri olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nı, dolayısıyla laisizmi masaya yatırdık. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devlet sisteminde yeri nedir? Diyanet’in varlığı laisizmle nasıl bağdaşıyor? Sekülerlik ve laiklik nerede ayrışıyor? Doğuş Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. İştar Gözaydın yanıtladı. Din-devlet ilişkileri, modernite, hukuk ve siyaset üzerine çalışan idare hukukçusu Gözaydın’a göre Diyanet’in varlığı laiklik ilkesine ters değil. Ama “tekel olmaması, din hizmetlerini sunan kurumlardan biri olması lazım.” Gözaydın, Alevilerin ve talep eden tüm inanç gruplarının ayrı bir Diyaneti olabileceğini söylüyor.


Alevilerin zorunlu din derslerinin kaldırılması, statü tanınması, laik ve bilimsel eğitim isteklerinin karşılanması için aslında kâğıt üstünde bir engel yok. Zira Anayasa’nın 10. Maddesi’ndeki eşit yurttaşlık ilkesi tam da bu taleplerin karşılanmasını öngörüyor. Ama Diyanet İşleri Başkanlığı Alevileri yok saymaya devam ederek, bu ilkeyi çiğnemeye devam ediyor. “Neden” sorusuna sizin yanıtınız ne?
Kâğıt üzerinde, dediğiniz gibi Anayasa’nın bir gereği eşitlik ilkesi. Kaldı ki Anayasa Mahkemesi’nin de bu konuda çeşitli kararları var. Hayata geçirilmemesi, bütün o tarihsel arka planla, 16. yüzyıldan beri süren bir takım iktidar ilişkileriyle çok bağlantılı. Hep cumhuriyet sanki Osmanlı’dan bir kopuşmuş gibi addedilir. Ama ben pek çok bakımdan bir kopuş olmadığı kanaatindeyim. Tabii ki bazı hususlarda kesintiler var ama büyük ölçüde de bir süreklilik söz konusu.

Bu süreklilik içinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yeri nedir? Nasıl bir işlev görüyor?
Diyanet İşleri, yine Osmanlı’nın uzantısı olarak Sünni Hanefi inancını üretmek ve yaymak için yapılandırılmış bir kurumdur. 3 Mart 1924’te cumhuriyet ideolojisinin bir anlamda temel taşları diyebileceğimiz çok önemli üç kanun çıkarılıyor arka arkaya. Birincisi Hilafetin kaldırılması; ikincisi eğitimin birleştirilmesi yani Tevhidi Tedrisat Kanunu; üçüncüsü de o dönemde bakanlık düzeyinde olan iki kurumun, ordunun ve din işlerinin bakanlık olarak lağvedilmesi. Din işleri yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kuruluyor. Cumhuriyeti kuran kadrolar, yeni kurdukları yapıyı her şeyden önce bir modernleşme projesi olarak tahayyül ettiklerinden din, bir tür rakip olarak ortaya çıkıyor. Dinin öneminin farkındalar ve onu göz ardı etmek istemiyorlar, ama öbür taraftan da kontrol altında tutmaları gerektiği kanaatindeler.
Diyanet İşleri’ne camilerin ihtiyaçlarının karşılanması, Kuran meallerinin basılması, yayılması vs. görevlerin yanında bir de, dini konularda ilgilileri aydınlatma, bilgilendirme, bilgi üretme görevi veriliyor. Dini konularda bilgi üretme sürecinin referansları da Sünni Hanefi anlayıştan alınıyor. Yani, Osmanlı’daki durum Cumhuriyet’te de devam ediyor. Ve son tahlilde Diyanet, ideolojik bir araç olarak kullanılmış oluyor.

Diyanet içinde diğer inançlara/mezheplere yer verilmemesi, modernleşmeye aykırı değil mi? Bunda neden bir sakınca görmüyorlar?
Birincisi, İslam dini için kurulmuş bir yapı bu. Bir de o dönemde Lozan anlaşması çerçevesinde azınlık olarak tanınan grupların zaten kendi dini alanlarını düzenlemeleri hususunda bir takım hukuki hükümler mevcut. Onlar dışındakilere de gözü kapatmayı tercih etmiş belli ki. Ama bu, sonraki dönemler bakımdan son derece problemli bir durumdur. En büyük sorun da, aynı büyük inanç şemsiyesi altında addedilen ama farklı yorumlara tabi olan inançlarda, yani Alevilikte ortaya çıkıyor.


ÖNEMLİ OLAN İNANÇSIZLIĞIN DA KORUNABİLMESİ

İşlevine, kapsamına itirazlarınız olmakla birlikte “Diyanet İşleri Başkanlığı olabilir” diyorsunuz. Laiklik ilkesiyle Diyanet İşleri’nin varlığı nasıl bağdaşıyor. Sizce çelişkili değil mi?
Bence değil. Çünkü laiklik ve sekülerlik kavramlarını birbirinden ayırmak gerek. Laiklik aslında, siyasi iktidarın dinsel alan üzerinde kontrolünün olduğu bir anlayıştır. İşin ilginç tarafı hep Fransa’dan ithal edildiği iddia edilir.

Öyle değil mi?
Hayır, ona da katılmıyorum. Çünkü bakıyoruz Bizans’ta da dünyevi iktidarın kontrolünde dini iktidar. Osmanlıya bakıyoruz öyle. Ha keza, Türkiye Cumhuriyeti’nde de öyle. Laiklik, bu coğrafyanın siyasi ikliminde olan bir anlayış... Neye aykırı? Sekülerlik dediğimiz anlayışa aykırı. Bunlar, içinde yaşadığı siyasi kültürle biçimlenen kavramlar. Aritmetikte olduğu gibi iki kere iki dört eder gibi bir tanım verme imkânımız yok.
Burada şunu söylemek isterim; bunları taraf olarak değil, yalnızca değerlendirme olarak söylüyorum. Yani, “aman da ne güzel laiklik var, çok hayırlı bir iş” demiyorum. Bilakis uygulamada nasıl bir takım özgürlüklerin bertaraf edildiği aşikâr.

Laiklik ve sekülerlik derken birbiriyle çok geçişken, bu nedenle de kafa karıştırabilen iki kavramdan söz ediyoruz. Laiklik ve sekülerlik nerede ayrışıyor? Aralarındaki temel farklar nedir?
Laiklik, referanslarımızın ne olduğu ile bağlantılıdır. Kimileri referanslarının dini olmasını tercih eder, kimileri ise modernitenin getirdiği çerçeve ile daha rasyonel olmasını tercih eder. Türkiye Cumhuriyeti’nin laik olması demek, “Diyanet İşleri’nin olması laikliğe uyar mı uymaz mı” tartışmasından öte, hukukundaki referansın tamamen din dışı olması, rasyonel olmasıdır.
Seküler sistemde ise devlet dini kontrol altında tutmaz. Özgürlükleri sağlama bakımından dinle ilgilenir. Sekülerite denen sistem, ağırlıklı olarak Anglo Amerikan sisteminde gelişmiş bir anlayış. Burada da yine kendi koşulların etkisi var. Malum, Avrupa’da 1500’lerden sonra korkunç din savaşları yaşanıyor. ABD dediğimiz yapı ağırlıklı olarak Avrupa’daki din savaşlarından kaçarak bu kıtaya yerleşen insanlardan oluşur. Bakıyorlar ki çok farklı anlayışlardan insanlar var ve bu yapı içinde o çatışmaların yeniden üretilmesi çok mümkün, ABD anayasasına “insanların ibadet özgürlüğünün sağlanması için her türlü imkân sağlanacaktır ve devlet olumlu veya olumsuz şekilde dini etkileyecek şekilde tutum alamaz” hükmü konuyor. Bu demek mi ki, ABD ve toplumu dinden uzak... Hayır, bilakis en muhafazakâr gruplardan bir tanesinden bahsediyoruz. Dinle devlet ilişkilerinin kurulması zordur ama olması gereken inançların korunması gibi inançsızlığın da korunabileceği bir yapının oluşturulabilmesi. O denge sağlanabilirse, insan onuruna uygun bir yapı sağlanabilir kanaatindeyim.

Sözünü ettiğiniz denge, Sünni Hanefi inancı dışındakileri yok sayan Diyanet gibi bir yapı varken nasıl korunacak?
Benim bu noktadaki düşüncem şöyle; Diyanet İşleri ile ilgili çeşitli görüşler ortaya atılır biliyorsunuz. Birine göre Diyanet tamamen lağvedilmeli ve sivil topluma bırakılmalı. Sivil toplum dediğimizde dini cemaatlerden bahsediyoruz. Türkiye’de hiçbir cemaate mensup olmayan ama mütedeyyin bir kitle de var. Bu iş sivil alana bırakıldığında o kitlenin din hizmeti alabileceği bir yer yok. Hayatında hiç camiye vs. gitmemiş pek çok insan vardır ama öldüğünde İslami anlayışa göre gömülmek ister. Dolayısıyla bu ve benzeri hizmetleri sunacak bir yapıya ihtiyaç var. Diyanet İşleri’nin bir tekel olması yerine, piyasadaki din hizmetlerini sunan gruplardan bir tanesi olması lazım. Örneğin, kişi öldüğünde yakılmayı istiyorsa bu talebin de karşılanması gerekiyor.

Helsinki Yurttaşlar Derneği ile birlikte yürüttüğünüz “Sosyo Ekonomik Politikalar Bağlamında Diyanet İşleri Başkanlığı” projesi çerçevesinde KONDA’ya yaptırdığınız araştırmaya göre, Alevilerin yüzde 41’i Diyanet’in Alevilere de hizmet sunmasını istiyor.  Siz bunu bir adım ileri götürerek, “Alevi diyaneti de kurulabilir” diyorsunuz. Bu durum, devletin inanç üstünde hâkimiyet kurmasını beraberinde getirmez mi? Ek olarak, inanç gruplarının her birinin kendi diyanetlerinin olması bir tür kaosa yol açmaz mı?
Hayır, açmaz, neden açsın ki? Farklı anlayışlar var ve insanların o farklı anlayışlarda istediklerini tercih etme hakları var. Bazıları hukuki olarak yapılanmayı tercih eder, bazıları onu da tercih etmez, “benim adıma tanımlanıyor” diyerek. Onun için isteyen temsiliyetini o yapı içinde yapsın. İstemiyorsa hiç hukuki yapılanma yapmasın. Arzu ediyorsa kendi arasında sürdürsün.


PEK ÇOK DİNİ GRUP, LAİKLİĞİN NE KADAR ÖNEMLİ OLDUĞUNUN BİLİNCİNE VARDI

Metropol araştırma şirketinin Charlie Hebdo katliamı sonrasında yaptığı araştırmaya göre, ‘Devlet laik olmalıdır’ diyenlerin oranı geçen yıla göre yaklaşık 15 puan düşerek yüzde 85’ten yüzde 71’e gerilemiş. Bu düşüşü neye bağlıyorsunuz? ‘Toplumda dindarlaşma artıyor’ tespitini doğrulayan verilerden biri olarak ele alınabilinir mi?
Toplumda daha fazla dindarlaşma olduğu kanaatinde değilim. Türkiye toplumu oldukça muhafazakâr bir toplum ama bunu çok büyük genellemeyle açıklamanın imkânı yok. Çünkü kendine özgü bir takım anlayışları da olan bir toplum. Gayet pragmatik bir toplum olduğu aşikar. Türkiye’de bilakis pek çok dini grubun kendi varlıklarını sürdürmek için laikliğin ne kadar önemli olduğunun bilincine vardığı kanaatindeyim.
Laikliği dine karşı dinsizlik olarak algılatılmasının da etkisini göz ardı etmemek gerek. Bu ta 1930’lardan gelen algı çarpıtmasının sonucu... Bir de tabii, araştırmalarda hep bir soru işareti olmalı. Ne kadar temsiliyet var, nasıl soruldu vs.
Öte yandan hem bizim AB projesi için KONDA’ya yaptırdığımız araştırmada, hem de Diyanet’in yaptığı benzer bir araştırmada çok ilginç sonuçlar var. Büyük çoğunluk Diyanet’in varlığından memnun ama aynı zamanda yine büyük çoğunluk Diyanetin siyasete karışmaması kanaatinde. “Diyanet siyasete karışmasın” diyen bir çoğunluk varsa, “laiklik benim için önemli değil” demenin çok telif edilemeyeceğini düşünüyorum.


1930’LARDA DA, 2000’LERDE DE TOPLUMU DÖNÜŞTÜRMENİN MERKEZİNDE DİYANET VAR

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın AKP iktidarında daha da güçlendirilmesini, protokolde 10. sıraya alınmasını ya da iktidar politikaları paralelinde örneğin “kürtaj haramdır” gibi açıklamalar yapmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
1930’lardaki Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin siyasi karar alma mekanizmalarında bulunanlar, Osmanlı’dan farklı olarak sadece üst yapı kurumlarının değil, toplumun da dönüşmesini sağlamaya çalışıyorlar. 2000’lere, özellikle de 2010’lara geldiğimizde AKP’nin de benzer dönüştürme tahayyülü olduğunu görüyoruz. İçerik 180 derece farklı olabilir ama aynı yöntemlerle çalışıyorlar. Yine kanunlar çıkarılıyor, yine hukuki düzenlemeler yapılıyor, birtakım teşvikler, imkânlar getiriliyor. Kürtaj yasasıydı, yine bizim çok dikkat etmediğimiz suni döllenme düzenlemeleri, aile imamı gibi uygulamalar vs. Ayrıca dış politikada bir takım değişiklikler var. Özellikle Davutoğlu’ndan sonra daha iddialı, aktif dış politika dile getirildi. Ne kadar uygulandığı ayrı mesele. Balkanlarda, Kafkaslarda uygulamaya çalıştıkları politikalarda TİKA (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı) gibi kurumlar da var ama Diyanet de çok büyük rol oynuyor. Dolayısıyla Diyanet’in gücünün artmasını çok daha geniş politikalar çerçevesinde okumak lazım. 1930’ların tahayyülünde de, 2000’lerin tahayyülünde de Diyanetin yer alması, din kurumunun aslında ne kadar etkin olduğunun bu iktidarlar tarafından farkındalığını ortaya koyuyor. Dolayısıyla ideolojik aygıt olma durumunun devam ettiğini de gösteriyor.


CEM EVLERİNİ TANIMAK GEÇ BİR KARAR AMA HATANIN NERESİNDEN DÖNÜLSE KAR!

CHP, geçtiğimiz günlerde kendisine bağlı belediyelerde cem evlerini ibadethane olarak tanıyacağını ve ihtiyaçlarını karşılayacağını açıkladı. Hemen arkasından CHP’li belediyeler bu kararı meclislerinden geçirmeye başladı. Soru şu; bu biraz ‘seçim kokan’ bir karar değil mi? CHP bunu daha önce yaparak, iktidar üzerindeki baskı unsurlarından biri kılabilirdi?
Doğru, çok geç alınmış bir karar. Yine de “hatanın neresinden dönülse kar” demek lazım! Ama sorun belediyelerin cem evlerini tanımasıyla çözülecek bir şey değil. Merkezi idare tarafından benimsenmesi gereken bir anlayış olması gerekir.

CHP’nin aralık ayında açıkladığı Alevi paketinde ‘Madımak Oteli müzeye dönüştürülmesi, Hızır Orucu için her şubat ayının ikinci haftası perşembe gününün tatil ilan edilmesi, zorunlu din derslerinin ve nüfus cüzdanlarındaki din hanesinin kaldırılması’ gibi düzenlemelere yer verilmişti. Ancak pakette Diyanet İşleri Başkanlığı lafı geçmiyor…
Geçmesin de zaten.

Diyanet’in kaldırılması veya Alevilerin de temsil edilmesi gibi başlıkların yer almamasını, “seçim yaklaşırken en temel konuya girmekten kaçınılmış” şeklinde okumak, art niyetli bir okuma mı olur?
Özellikle yer verilmediğini düşünmüyorum. Sıralanan düzenlemeler siyasi iktidar tarafından gerçekleştirilsin, onun arkası nasılsa gelecektir.
Burada muhalefete de düşen çok görev var. Türkiye toplumu siyaset konuşuyor ama siyasi aktivizm denildiğinde çok daha düşük bir tablo var. Bu, siyasi kültürümüzün bir parçası. Ama köşende söylenmektense elini taşın altına koyman gerekiyor.

Siz de bu nedenle mi CHP’de aktif siyaset teklifine ‘evet’ dediniz?
Kesinlikle öyle. Fark ettim ki durmadan söyleniyorum. Köşende, dost meclislerinde söylenmektense, eğer varlığını bu toplum içinde devam ettirmek istiyorsan o zaman sahip çıkacaksın. Çok kritik bir seçim... Onun için her derdi olanın bence şu veya bu şekilde bir katkıda bulunması şart.

Bu teklif milletvekilliğini kapsayacak mı?
Olabilir, önerilere açığım!


İKTİDAR DAHA OTORİTER BİR ÇİZGİYE İLERLİYOR

KONDA’ya yaptırdığınız araştırmada, ‘Diyanete güven’ başlığındaki verilerde dikkat çekici bir durum var. Diyanet’e güven, yaş ilerledikçe ve eğitim seviyesi düştükçe artıyor…
Bu çok anlaşılır çünkü insanlar bir şekilde sonlarının yakın olduğunu düşündüğü itibaren İslami vs. inançlara sahip çıkıyor. Zaten modernitenin en boş bıraktığı alanlardan biri bu. Boşuna bir yığın yerde yenidünya dinleri çıkmıyor. Herkesin bir şekilde bir inanca ihtiyacı var. Bu ister yoga yaparak olsun, ister Hindistan’a giderek olsun! Bunlar insan olmanın sonuçları.

Aynı araştırmada, Diyanet İşleri’nin laikliğe aykırı olup olmadığı konusunda toplumun dörtte üçü ‘Diyanet din ve ibadet işlerini yürüten bir kurumdur ve varlığı laikliğe aykırı değildir’ diye düşünürken, dörtte biri ‘Diyanet siyasi bir kurumdur ve laikliğe aykırıdır’ yanıtını veriyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Öte yandan ağırlıkla Aleviler ve inançsızlardan gelse de, yukarıda sözünü ettiğiniz Diyanet’in siyasi bir kurum olmasından duyulan rahatsızlık, diğer gruplarca da paylaşılıyor görünüyor…
Haklısınız. Bir hizmet olarak sunulmasından memnun olan bir kitle var ama çok ciddi bir şekilde bunun bir iktidar aracı olarak, bir baskı aracı olarak kullanılmasından rahatsız olan bir kitle de var. İnanan inanmayan herkesin bir şikâyeti var. Onun için yeniden yapılanması gerekiyor. Yeniden yapılanma içinde de, yalnızca Diyanet’le ilgili değil, bütün sistemdeki anlayışın daha demokratikleşmesi gerekiyor. Her türlü sese, her türlü düşünceye imkân verebilecek yapıların oluşması lazım. Devletin görevi, insanların özgürlüklerini özgürce kullanabilmeleri imkânını sağlayabilmek. Yoksa yasaklayıcı, sınırlayıcı düzenlemeler getirmek değil. Ama ne yazık ki burada pesimistlik ağır basacak, çünkü gidişatın o şekilde olmadığını görüyorum, gidişat daha otoriterleşmeye yönelmiş durumda.

Otoriterleşme demişken, bugünlerde yine başkanlıkla yatıp kalkıyoruz. Hukukçu kimliğinizi de anımsatarak soralım; siz başkanlık sisteminin Türkiye’ye uygun olduğunu düşünüyor musunuz? Ek olarak laiklik ilkesi, Erdoğan’ın tarif ettiği başkanlık sisteminde bir gadre uğrar mı?
Laiklik ilkesi konusunda bir yorumda bulunmak güç ancak ne siyasi kültürü bakımından, ne de olması gereken hukuki yapı bakımından başkanlık sisteminin Türkiye’ye uygun olmadığı kanaatindeyim. Ve bunun uygulanma şeklinin de ciddi otoriter bir yapı olacağı endişesini taşıyorum. Kullanılan referanslarda, dilde, kurulmaya çalışılan yapılarda ne yazık ki çok otoriter bir çizgiye doğru ilerliyor iktidar.

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Yemen’de ‘Ensarallah’ dönemi

SONRAKİ HABER

İspanya Komünist Partisi (Marksist-Leninist) 9. kongresini topladı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa