07 Şubat 2015 04:50

Neden Barbaros olamıyorum?

Murat Düzgünoğlu’nun yönettiği, Altın Koza Yılmaz Güney Ödülü, Altın Portakal En İyi Sanat Yönetmeni gibi bir çok ödüle layık görülen “Neden Tarkovski Olamıyorum”u başrol oyuncusu Tansu Biçer anlattı.

Paylaş

Devrim ACAROĞLU
İstanbul

Bahadır her sabah gözünü Ünlü Yönetmen Tarkovski’nin “İlkelerine bir kez ihanet eden insan hayatla olan saf ilişkisini yitirir” sözü ile açan filmsiz bir yönetmen. İlkelerine ihanet etmek istemeyen Barbaros yaşamını sürdürmek için türkü klipleri çeker. Kendi yaşamının da babasının bitmeyen apartman inşaatına benzemesi en büyük korkusudur. Olduramadığı filmi, olduramadığı sevgilisi, olduramadığı ev yaşamı, olduramadığı ailesi, olduramadığı kendisi… Tarkovski ne demek istemektedir, Barbaros kimdir, o filmi çekebilir mi hakikaten… Dahası Barbaros neden Barbaros olamamaktadır. 

Murat Düzgünoğlu’nun yönettiği, Altın Koza Yılmaz Güney Ödülü, FİLM-YÖN En İyi Yönetmen Ödülü, Altın Portakal En İyi Sanat Yönetmeni Ödüllü “Neden Tarkovski Olamıyorum”u baş rol oyuncusu Tansu Biçer’le konuştuk.

Bahadır’ın keşke tek sorunu Tarkovski olamamak olsa diye düşünmeden edemiyor insan. Sevgili de olamıyor, ev arkadaşı da, oğul da... Kendisinden bekleneni verememe hali var nereye dönse. Bahadır neden Bahadır olamıyor sence?  
Aslında haklısın… Film de bundan bahsediyor. Yazarın en sonunda “Önce sen kendin ol, kendi hikayeni yaz, başkası olmaya çalışmadan once” demesi de bundan kaynaklanıyor.  Ama bu gördüğümüz Bahadır’ın, olmamışlığını düzeltmeye çalışmasından ziyade böyle olduğunu kabul etmesiyle başlayacak her şey gibi geliyor bana. Filmin sonunda yine yatağa girmesi, son bir kez afişe bakması ve yorganı çekip kendisiyle baş başa kalması da bunun başlangıcı oluyor. Aslında sonunda dediğin yere varıyor iş... Yani Bahadır olmaya başlıyor. Bu anlamda da doğru bir başlangıç sayılır.

Bu kadar dağınık bir hayat yaşarken filmini yapamamasının önündeki engel finansal sorunları çözememiş olması mı? Öyle düşünmek kolaycılık olmaz mı?
Öyle değil tabi. Sadece finansal konuları da görmüyor engel olarak. Gerçi az buz bir konu da değil para konusu Türkiye’de ama temel sorun yukarıda bahsettiğimiz gibi kendin olabilme, olduğun şeyin kabulü ve sinema yapma arzusunun ne kadar güçlü olduğu. Hasan’ın hastanede anlattıklarını dinlediğinde de bunlarla yüzleşmesi gerektiğini anlıyor Bahadır. Açıkçası buna karşı da fazla bir direnç göstermiyor. Biraz zor bu yüzleşme ama yaptığı en doğru hareket bu yüzleşmenin gerekliliğine dair bir direnç göstermiyor olması. Çünkü bu direnç de insanın ilerlemesindeki en büyük engellerden biridir.

Her sabah kendisini Tarkovski’nin “İlkelerine bir kez ihanet eden insan hayatla olan saf ilişkisini yitirir.” sözü yazan afişine bakarken bulan bir adam Bahadır. Bu önerme, hayatını sürdürmek için türkü klibi ya da  reklam filmi çekmesi gereken bir yönetmen adayını fazlasıyla eziyor.  O afişi indirip, “Biraz rahatla koçum, takma bu kadar kafana” diyesi geliyor insanın. Kendisini ifade eden işler yapmadan önce pek çok “ucuz” iş yapmak durumunda kalan sanatçıları düşününce; reklam filmi çekmek taviz midir sence Bahadır açısından? 
Öncelikle duvara bir takım sözler asanın ve bir şekilde onları hatırlatıcı olarak evin bir yerlerinde bulunduranın bunu hangi ihtiyaçla ya da eksikle yaptığını anlaması lazım. Bu işin “afiş asma” kısmı. Afişteki söze gelince, söylendiği zaman, mekan ve sistem ile bugün arasında fark var. Bunu atlamamak lazım. Ama bu da lafın geçerli olmadığı anlamına gelmiyor. Her şeyin, her ülkenin, her insanın birbirine benzediği ve daha da yakınlaşacağı bir dünyadayız. Bu durumda, “İlkelere sahip olmak” ve “Hayatla saf bir ilişki kurmak” nereden başlıyor, hangi ilkeler ve bu hangi bağ, karışıyor zaten. Bunlar yakın bir zamanda da, olsa olsa iyice küresel bir takım ilkeler ya da sanal bir bağ olacaktır. Bunu hisseden bizler için, belki önerdiğin afişi indirmek ve “rahatla” demek daha rahatlatıcı geliyor olabilir. Çünkü şu anda yapılan işlerde, ki hele bu bi’de “sanat işi”yse eğer ilk aranan şey, dikkat çekecek zekice tek bir buluş haline geldi. Ama eğer bu bir “sanat işi” değil sanatın ta kendisiyse, yani şu andaki  büyük yönetmenlerin, zamana ileride ışık tutucak filmlerinde o zekice buluşun çok ötesinde olan hayatla kurulan büyülü ve gerçek ilişkiyi görebiliyoruz. Reklam filmi çekmenin, ya da televizyona diziler çekmenin bütün bunlarla ilgisi zaten yoktur, hiç olmamıştır. Bunların apayrı olduğunu bildiğin zaman da sadece filmlerini yapacağın zaman sorunu ortaya çıkar. Taviz vermek gibi bir sorun ortada yoktur zaten.  

Bu filmin içinde yer almak Düzgünoğlu ile çalışmak nasıl bir tecrübeydi. Bu konuda neler söylemek istersin. 
Çok rahat çalıştık. Karşılıklı alışverişle konuşmayla geçti bütün set. O yüzden  mutluydum. Kendisinin bundan önce bir filmi var ama dizilerdeki deneyimiyle sette çok rahat olduğundan hepimiz rahattık. Bence oyunu iyi izleyen bir yönetmen. Aklında bir fikir hep oluyor, bu yüzden de oyuncunun işi kolaylaşıyor.

YAPABİLECEĞİMİN EN İYİSİNİ YAPMAKTAN VAZGEÇMEDİM

Yıllarca Semaver Kumpanya’da tiyatro yapmış, Ardından hep bağımsız yapımlarda izlediğimiz bir oyuncusun. Oynadığın diziler bile kalburüstü yapımlardı. Filmdeki yapımcının “İzlenmez bu film” dediği filmlerdi pek çoğu. Biz sevdik hepsini ayrı .  Bahadır’ı bırakalım da sen o afişin karşısına geçsen kendini o önermenin neresinde görürsün?
Oyunculuk yaparken, hangi tür olursa olsun (tiyatro, sinema, dizi) hepsinde yapabileceğimin en iyisini yapmaktan vazgeçmedim. Proje seçerken de öyle davranmaya çalışıyorum. Tabii ki bu noktada zorlayıcı durumlar olabilir ama eğer insan yapmak istediği şeyle ilgilenirse anlatmak istediği şeye yoğunlaşırsa bu durumları aşabilir. Dediğim gibi artık o sözdeki kadar katı bir ayrım yok gibi geliyor bana..  

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

200 yıldır meditasyonda

SONRAKİ HABER

Deliller yok sayıldı, Kocaeli’de IŞİD davasında tüm tutuklu sanıklar tahliye edildi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa