05 Şubat 2015 17:02

8 ŞUbat'ın Penceresinden Laiklik

Bugün hutbe ve fetvalarında yoksullara haramdan sakınmayı, şatafatlı yaşamdan uzak durmayı öğütleyen diyanetin başkanının altında 1 milyon liralık makam aracı vardır.

Paylaş

Mertcan ZEYREK
İTÜ

Eğitim-öğretim hayatımızın başından neredeyse sonuna kadar resmi devlet ideolojisinin ders kitaplarına ve dolayısıyla beynimize işlediği kavramlar vardır. Giriş cümlemi okuduğunuzda dahi birkaç örnek aklınıza gelmiştir. Öğretilen ya da dayatılan kavramlardan birçoğu özellikle insanlık için yararlı olanlar ders kitaplarında sadece süs olarak duruyor tıpkı anayasada olduğu gibi. Bu kavramlardan biri de bu yazının konusunu oluşturan laiklik. Kafamıza kazınan haliyle din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır laiklik. Kelime olarak Fransızca’dan Türkçe’ye geçmiş, Latince ilk durağıymış, Roma döneminde din adamlarına “clerici”, din adamı olmayanlara “laici” deniyormuş.

KADERDE YAZILI: MİLYON DOLARLIK MAKAM ARACI!

Kısa bir giriş-tanım faslından sonra laiklikle ilişkimize biraz bakalım. Çok fazla geriye gitmeye hem tarih bilgim hem de sayfalar yetmeyecektir. Ama tarihteki birkaç satır başını hatırlamakta fayda var. Osmanlı’nın yaklaşık son iki yüz yılı “yenilikler” ile geçmiştir ancak laiklik adına bir iz dahi yoktur.

Cumhuriyetin kurulması ile birlikte halifeliğin kaldırılması, 1924 anayasasıyla devletin dini ibaresinin kaldırılması gibi olaylar laiklik açısından önemlidir. 1924 anayasasında  “Devletin Dini İslam’dır” ibaresi kalkmış olsa da gerçekte yeni bir “devlet dini” oluşturulmuştur. 1920’li yıllarda kurulan Diyanet İşleri Bakanlığı aracılığı ile devletin sınırlarını çizdiği bir “din” ortaya çıkmıştır. 
Bugün yüz binden fazla kadrosu ve 9-10 bakanlığın bütçesine denk bütçesi ile Diyanet İşleri Bakanlığı, ‘laik’ ülkenin bağrında bir hançer gibi durmaktadır. Hutbe ve fetvalarında yoksullara haramdan sakınmayı, şatafatlı yaşamdan uzak durmayı öğütleyen Diyanetin Başkanının altında bir milyon liralık makam aracı vardır!
Elbette diyanet, laikliğe vurulmuş tek hançer değildir. Cumhuriyetin ilk yıllarında seçmeli olarak verilen hatta 1935-1948 yılları arasında verilmeyen din dersleri, 12 eylül cuntası tarafından gençliği “ehlileştirmek” adına zorunlu hale getirilmiştir. Toplumların tarihine baktığımızda dinlerin egemen sınıflar tarafından toplumları kolayca yönetmek açısından kullanıldığını görürüz. Bugüne bakınca gözümüze çarpan zorunlu din dersi saatleri, seçmeli din dersleri, katlanan diyanet bütçesi ile zannediyorum ki cumhuriyet tarihindeki son 70 senenin zirvesini yaşıyoruz. 

Geçtiğimiz ay yapılan Milli Eğitim Şurası’nın açılışında cumhurbaşkanının “bu dinin bir sahibi var, bu din sahipsiz değil” sözleri, 90 senedir kendine yer bulamayan laiklik kavramının tabiri caizse kırıntılarını dahi yok etmeye yönelik sözlerdir. Sınırları eli kanlı dinci çeteler için yol geçen hanı olmuş bir ülke olduğumuzu da düşününce yakın geleceğimizdeki büyük tehlikeyi şimdiden görebiliyoruz. Gerici, ırkçı eğitim anlayışının dayatıldığı genç kuşaklarda yaratacağı ya da yarattığı etkiyi tahmin etmek çok da zor değil. 
Anadolu’da yüzyıllardır yaşayan ve yine yüzyıllardır kıyımlara maruz kalan Aleviler için elbette laikliğin anlamı daha fazla. Cumhuriyetin gelişini Osmanlı’da yaşadığı kıyımlardan sonra bir kurtuluş olarak gören ancak Dersim, Maraş, Sivas’ta benzeri katliamlar yaşayan Alevi halkı, 8 Şubat’ta Kadıköy’de laiklik için bir miting düzenliyor. AKP’nin ‘Alevi dedelerine de maaş verelim, diyanet sonsuza kadar yaşasın anlayışına’, artan seçmeli-zorunlu din derslerine, imam-hatiplere, zorunlu Osmanlıca dersi dayatmalarına karşı alanlara çıkacaklar. 

Laiklik için söylenebilecek en kısa cümle; inanç hürriyetinin, herkesin inancını özgürce yaşayabilmesinin teminatı olduğudur sanırım. Bu sebeple emekten, demokrasiden yana güçler 8 Şubat’ta alanlarda olacaklar. Gericiliğe ve demokrasi düşmanlığına karşı geleceğimiz ve özgürlüğümüz için bu işin birinci derece muhatabı olan bizler neden alanlarda olmayalım? E haydi alanlara!


 ŞÖYLE BİR BAKINCA

 Türkiye’nin çok partili rejime geçtiği 1946 yılından beri şöyle bir göz atarsak; Menderes’in DP’sinin “siz isterseniz hilafeti bile geri getiririz” söylemi, DP’nin (Demokrat Parti) veliahtı AP’nin (Adalet Partisi) yıllar boyu başkanlığını yapmış, sermayenin unutulmaz lideri Süleyman Demirel’in dini “ komünizmle mücadelenin” temeli olarak sunması, Erbakan’ın cennetin anahtarını yansıttığı söylenen MSP’sinin (Milli Selamet Partisi) logosu ve “bize oy vermeyen patates dinindendir” söylemi, tarikatlarla devleti yönetmiş Turgut Özal’ın ANAP’ı ve son olarak günümüz siyasetinin tam ortasında duran “camiler kışlamız, minareler süngümüz, müminler askerimiz” dizeleriyle hatırladığımız devletlü padişahımız…Biraz önce saydıklarım ne yazık ki sermaye siyasetinin dinsel söylem, referans ya da kişilerinden yalnızca birkaçı.

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Kayseri Eski Sanayiye Yeni Grev!

SONRAKİ HABER

İspanya Komünist Partisi (Marksist-Leninist) 9. kongresini topladı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa