25 Ocak 2015 09:33

Yedi bıçak yarası

Hukukla adaletin aynı şey olmadığını, adaletin tek bir tarifini bulmanın neredeyse imkansız olduğunu biliyorduk da, adaletsizliğin nereye kadar varabileceğini bilmiyorduk.

Paylaş

Gökçer TAHİNCİOĞLU*

Hukukla adaletin aynı şey olmadığını, adaletin tek bir tarifini bulmanın neredeyse imkansız olduğunu biliyorduk da, adaletsizliğin nereye kadar varabileceğini bilmiyorduk.

Adaletsizlik son aşamada anlaşılabilir, herkesçe görülebilir, herkes tarafından kabul edilebilirdi.

Bir gün ve mutlaka en azından bunun olabileceğini düşünüyor, adaletin insanlıkla eş tarifine ulaşabilmek için buna güveniyorduk.
Kodlar ve refleksler belliydi.

Gözaltına alırken darp edilir, işler içinden çıkılmaz bir hal aldıysa “almadık” denirdi.

Gözaltına almak istemiyorsa, mutlaka çatışmada ve mutlaka acımasızca kurşun sıkarken öldürülür, yanı başına itinayla düşmüş silahı ile “ele geçirilirdi.”

Gözaltında konuşturmak istiyorsa, doktor muayenesine mümkünse şubeden “abilerle” girilirdi.

Gözaltında konuşturmak isterken ölüyorsa, mutlaka camdan atlamıştı, kendini nezarethanede asmıştı.

Hepsi görünmez karanlıklarda olup bitiyor, “İster inanın ister inanmayın” denilerek, inanmaya hazır insanlara mutlaka gerekçeleriyle aktarılıyordu.

Metin Göktepe duvardan düşmüştü, Birtan Altınbaş kafasını duvara vurmuştu, Uğur Kaymaz çatışmaya girmişti, Hasan Ocak’ı kimin kaybedip de bir yol kenarına ölüsünü bıraktığı belli değildi, Namık Erdoğan’ı vuranları kim, nereden bilebilirdi?

Diyarbakır’da Mahsum Mızrak’ın kafatasından çıkan gaz mermisi, nasılsa emanetten kaybolmuştu.

İbrahim Aras nasıl olduysa ara sokakta bombaya maruz kalmıştı.

Bütün bunlar da tam da söylenildiği gibiydi, devlete inanılmalıydı, devlet yalanlarla uğraşmazdı.

Ola ki devlet görevlisi bunlardan birini yapmışsa, mutlaka bir nedeni vardı, yapmışsa neden yapmıştı, sorulmalıydı.

Bu nedenle ve yüksek morallerini bozmamak için fazla ceza vermemek de bir kuraldı.

Hem fazla ceza verilirse, bundan sonra bozguncularla uğraşacak insanlar nereden bulunacaktı?

Hepsini, devletin kuytu köşelerinden yapılan “cezasızlık” planlarını biliyor, satır aralarından, otopsi raporlarından, tanık beyanlarından, kamera kayıtlarından, gözaltı defterlerinden, parmak izlerinden birkaç kanıt yakalamaya, inanmaya dünden hazır onca kalabalığa “Hayır, öyle değil” demek için çalışıyorduk.

Adaleti aramak ve bulmak kolay değildi ama adaletsizliği anlatırsak....

Sonra, Gezi’den sonra, Gezi’de giden onca genç, güzel çocuktan sonra o türkü yükseldi acıyla:

“Uyansana Ali’m uyan, uyanmaz oldun, yedi bıçak yarasına dayanmaz oldun.”

Ali İsmail uyuyordu.

* * * 

İlk bıçak yarası böyle vuruldu;

“Vurmayın öldüm” diyen çocuğun o güzelim başına, devletini çok seven büyük kahramanlar, yalnızken, ölesiye dövülmüşken, korkmuşken, hareket bile edemezken o tekmeyi, o feryadına rağmen attılar.

Kalktı Ali İsmail yine de.

İlerliyordu ki coplar ve sopalar inip kalkmaya başladı.

Arkadaşlarını bulup, gitti o zalim hastaneye.

Baktı doktorlar, biri, beyin cerrahiye sevkini istedi ama “vatanperver” olanlar “ezik var” diye ağrı kesici ve kas gevşeticiyi tutuşturup eline, gönderdiler geriye.

Kalp ameliyatı geçirmişti, kanaması olur diye korkup bir süre hastanenin önünde bekledi.
Kimse dönüp de bakmayınca evine gitti.

Bu ikinci bıçak darbesiydi.

* * *

Uyandığında dili ağırlamıştı. Kelimeleri bile doğru düzgün söyleyemiyordu.

Yeniden hastaneye gitti.

Bu kez, oradaki polis ifadesini almaya gerek görmedi, doktorlar ve polis tarafından karakola gönderildi.

Söyleyemediği kelimelerle ifade verdi.

Yeniden hastanede muayene edildiğinde anlaşıldı beynindeki kanama, üniversite hastanesine sevk edildi.

Öldüren dayağın üzerinden tam 20 saat geçmişti.

Bu üçüncü bıçak darbesiydi.

Ali İsmail uyudu.

O uyku, tam 38 gün sürecekti.

* * *

Ali İsmail, o derin uykuya dalarken “yok ediciler” boş durmuyordu.

Pusu kurdukları sokakta kameralar vardı. 

Kamera görüntüleri alınmalıydı.

Hemen aldılar, otel ve fırıncıdaki görüntüleri, kameraları kapattırdılar, geriye kayıt kaldı mı baktılar.

Hiç de sürpriz olmayan biçimde, görüntülerin kurtarılamadığı savcılığa bildirildi.

Savcılık, bilirkişi görevlendirdi, görüntülerin itinayla silindiği belirlendi.

Ama ilk el konulduğunda silmek yetmemiş, bilirkişinin elindeyken de görüntüler iki kez silinmişti. 

Bu, dördüncü bıçak darbesiydi.

* * *

Görüntüler kurtarılmış, Ali İsmail’i öldürenler anlaşılmıştı.

Dava açıldı ama devletin bütün refleksleri de devredeydi.

4’ü polis 8 sanığın sadece “yaralama” suçundan ceza almasını isteyen Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesi, Adli Tıp’tan rapor istedi.
Bakmayacağı dava için “kasten yaralama” suçunu hüküm kurup, Adli Tıp’a Ali İsmail’in geçirdiği kalp ameliyatının ölümüne etkisinin belirlenmesi talimatı verdi.

Bu verilecek cezanın daha o günden habercisiydi.

Bu beşinci bıçak darbesiydi.

* * *
Aynı mahkeme yetinmedi.

Adettendi, adaletsizliğin tespitinin istendiği davalarda aksi yönde kararlar verilecekse “Nakli gerekirdi.”

Öyle oldu, mahkemenin “Eskişehir güvenli değil” görüşü doğrultusunda dosya Kayseri’ye nakledildi.

Ama nakil kararından hemen sonra, güvensiz bulunan Eskişehir’de alındı tanıkların ifadesi.

Daha kısa bir süre önce de başka kentlerde öldürülen çocukların davaları da Eskişehir güvenli olduğu için bu kentte görülecekti.

Bu altıncı bıçak darbesiydi.

* * * 

Son yara Kayseri’deydi.

Ali İsmail için gözyaşını yol yapanlar her duruşmaya gidip, bir kez olsun adil ceza istedi.

Adı, başı, sonu belli bir yargılamadan sonra komedi bitti.

Molotof için müebbet, pankart için 15 yıl ceza veren yargı, bir numaralı sanığa bile sadece 10 yıl hapis vererek herkesin televizyondan izlediği cinayetin davasını bitirdi.

Ama bilmiyorlardı, Ali İsmail “uyanmaz” olmuştu ama artık ölmezdi. 

Ne bıçak yaraları, ne o son tekme.

Çünkü kimse korkmuyor, göz altılardan, sahte yargılamalardan, sahte suçlamalardan artık.

Çünkü artık, bütün o çocuklar biraz Ali İsmail.

Çünkü kayıp görüntüleri onlar buldu, Ali’yi onlar uğurladı, sanıkların isimlerini onlar tespit etti, onları mahkemeye onlar çıkarttı.
Burada bitmeyecek.

Herkes görecek ki Ali İsmail’in isminin üzerinden adalet yükselecek.

Ve o zaman, Ali İsmail için susmamacasına ağlanarak o türkü söylenecek.

*Gazeteci

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Keşke hiç sevmeseydik Ali İsmail’i…

SONRAKİ HABER

İletişim-İş Başkanı Ünal Doğan: PTT işçilerinin sesine kulak verin

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa