E-GAZETE
DÖVİZ PİYASASI

8 Mart için grev ve mücadele çağrısı

Avrupa'nın gündeminde bu hafta Fransa'daki işçi sendikalarının 8 Mart çağrısı, yeniden gündeme gelen 'Önce Almanlar' söylemi ve Afganistan savaşı var.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne günler kaldı ve başta kadın örgütleri olmak üzere sosyal adalet için mücadele yürüten örgütler mücadele çağrısında bulunmaya başladılar. Önceki yılların tersine Fransa’da son 2 yıldır işçi sendikaları da bu çağrılara merkezi olarak katılarak, kadın emeğinin sömürülmesi ve buna karşı mücadele etmenin önemine dikkat çekiyorlar. Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da Fransa’da mitinglerin yanı sıra grev ve iş bırakma çağrıları da yapılıyor. Onlarca örgütün bir araya gelerek hazırladıkları bildirge, 8 Mart’ın bir mücadele günü olması için çağrı yapıyor. 

‘ÖNCE ALMANLAR’ ZİHNİYETİ DEVREDE

Almanya’da sosyal yardımla yaşayanlar, yaşlılar, yoksullar, mülteciler, yoksul sofralarından ücretsiz gıda maddesi alıyor. “Tafel” adı verilen bu kurumlardan yararlanan insan sayısı 1.5 milyon. Geçen hafta Essen şehrindeki Tafel yöneticileri, mülteci ve göçmenlerin “çok ve saldırgan” oldukları gerekçesiyle sadece Alman kimliği olanlara yardım yapılacağını açıkladılar. Irkçıların sürekli gündeme getirdiği “Önce Almanlar!“ sloganı böylece hayata geçirilmiş oldu. Aslında yoksulları yerli-göçmen diye bölen, birbirine düşüren Tafel yöneticileri değil hükümet politikalarıydı. 

AFGANİSTAN’DA ÇATIŞMALAR DURUR MU?

16 yıl önce ABD ve İngiltere’nin öncülüğündeki işgal ile başlayan Afganistan savaşı, resmi olarak “Amerika’nın en uzun savaşı” olarak tarihe geçti ve bu bataklığın içinde başarıyla çıkması pek de olanaklı görünmüyor. Bu süre içinde Kabil rejimi ve Taliban arasındaki çatışma durmak bilmedi. İngiliz Guardian gazetesi iki tarafın savaşla başarıyla ulaşmayacaklarını kabul etmesini ve buna uygun siyasi adımlar atılmasını olumlu bir gelişme olarak değerlendiriyor.


KADIN HAKLARI İÇİN 8 MART’TA EYLEME VE GREVE ÇAĞIRIYORUZ 

CNDF, CGT sendikası, FSU sendikası, Solidaires sendikası, Action Aid France Peuples Solidaires, Femmes Egalité (Eşitlik için Kadınlar), UNEF Öğrenci Sendikası, Chiennes de Garde, Encore Féministes, Zeromacho, Réseau Féministe “Ruptures”, Le Planning Familial, MNCP, ATTAC, Femmes Libres (Özgür Kadınlar), Marche Mondiale des Femmes France (Dünya Kadın Yürüyüşü), UNL, OLF örgütleri.

Kadın mücadelesi hak kazanımı ve kadın erkek eşitliğinde ilerlemeleri sağldı. Fakat bu eşitlik fiili eşitlikten çok uzak. Bundan dolayı 8 Mart günü bir “şenlik” gibi kutlanılmıyor, hatta kadın günü bile değil, kadın hakları için mücadele günüdür. 8 Mart tüm mücadelelerimizin -buradaki ve başka yerlerdeki kadın mücadelelerinin- birleştiği uluslararası bir gündür. 

Kadın ve erkekler arasındaki eşitlik bizim açımızdan kaçınılmazdır: Sosyal ilerlemenin bir parçasıdır. Eşitsizliklerin devam etmesine göz yumma, kadın ve kızlara karşı şiddetin uygulanmasında, gerici düşüncelerin ilerlemesinde, ataerkilliğin (patriyarkanın) devam etmesinde bir sorumluluk üstlenmek anlamına gelir. Şunu tekrar etmeden asla yorulmayacağız: “Kadın davası” ne ikincildir, ne de sadece bir iletişim hareketidir. Yarı zamanlı işlerde ve sosyal güvencesiz çalışanları, mesleki olarak hiç yükselme şansı olmayan kadınları göz ardı ederek, sadece yönetici organlarda kadın sayısının arttırmakla da sınırlı kalınamaz. Buna ulaşmak için ve mesleki eşitliğe uymayan patronları cezalandırmak için bir siyasi irade, önemli oranda insani ve mali olanaklar gerektidir. Fakat görünen, tartışma götürmeyecek kadar açıktır: Fransız hükümeti bu olanakları asla sağlamadı. Patronlar onları (mesleki eşitliği sağlamayı) zorunlu kılacak tüm yöntemlere karşı, var olan tüm enerjisiyle çaba sarf ediyor. İşte bundan dolayı 2018 yılında, eşitliği acil olarak sağlama mücadelesi hâlâ günceldir. 

Kadınlar birçok mücadele yürütüyor. Evde, sokakta ve işyerinde cinsiyetçiliği ve cinsel tacizleri teşhir ediyorlar. Medyada, okulda, kamu ve özel alanda hâlâ varlığını sürdüren cinsiyetçi klişelere dikkat çekiyorlar. Sosyal güvensizliği, yoksulluğu, işsizliği mahkum ediyorlar. Ücretler, işe alınma, mesleki olarak yükselme ve çalışma saatleri hakkında var olan eşitsizlikleri reddediyorlar. Her türlü eşitsizliğe, emeklilik maaşlarına kadar var eşitsizliğe vurgu yapıyorlar. Ev işlerinin eşitsiz bir şekilde dağılımının kadınların hayatındaki sonuçlarını teşhir ediyorlar. Kürtaj hakkına saldırılardan, doğum kontrolüne ulaşılmasını engellemeye karşı mücadele ediyorlar. Herkese, tüm kadın ve erkeklere, bebeklikten yaşlılığa kadar kamu hizmeti sunulmasının garanti altına alınmasını, tüm bölgeler arasında geliştirilmesi ve dengelenmesini talep ediyorlar. LGBTİ’lere yönelik ayrımcılığa ve ayrımcılık yaşayan tüm kategorilerin maruz kaldığı her türlü klişelere karşı mücadele yürütüyorlar. Kadın göçmen ve mültecileri destekliyorlar. Ayrımcılığı, örneğin engellilerin maruz kaldığı ayrımcılıkları kabul etmiyorlar...

Oldukça uzun olan bu liste tüm belirtilen eşitsizliklerin arkasında aslında bir sosyal sistemin olduğunu gösteriyor. Bu egemenliği reddediyoruz ve reddetmeye de devam edeceğiz. Yok olana kadar da devam edeceğiz. Bunun için, ülkenin her yerinde grevler, iş durdurmaları, mitingler ve yürüyüşler gibi eylemlerle mücadele etmeye çağırıyoruz. Kadın ve erkekler arasındaki eşitlik sorunu bir sosyal adalet ve demokrasi sorunudur. Tüm kadın ve erkeklerin kurtuluşunu kazanma yolunda bir kaldıraçtır. 

Bundan dolayı tüm örgütlerimizi ülkenin her yerinde 8 Mart 2018 eylemlerini şimdiden hazırlamaya başlamaya çağırıyoruz. 

(Çeviren: Deniz Uztopal)


YOKSULLAR VE ‘YABANCILAR’

Jacop AUGSTEIN
Der Spiegel 

Dünyadaki adaletsizliği gözler önüne sermek için kullanılan bir metafor var: “Yoksullar zengin masalarından düşen kırıntıları kapmak için birbirleriyle kavga ediyorlar.”

Bu durum artık Almanya’da metafor değil, gerçeğin ta kendisi. 

Almanya’nın Essen şehrinde ücretsiz gıda maddeleri dağıtımı sırasında yabancılarla kavga çıktığı bahanesiyle bundan sonra Almanlara öncelikli davranılacak (şimdiye kadar kaydını yaptırmış göçmen ve mültecilere yardım devam edecek). Hangisinin daha büyük skandal olduğuna karar vermek çok zor: Almanların açlığının yabancıların açlığından daha önemli olduğu saptaması mı, yoksulun da yoksulu olanlar arasında yerli-yabancı ayrımı yapılıp birbiriyle rekabete zorlanması mı, dünyanın en zengin ülkelerinden Almanya’nın Tafellere (yoksul sofralarına) ihtiyaç duyması mı?  

23 Şubat’ta ana haber programlarında devlet bütçesiyle ilgili bir haber vardı. Almanya, 36.6 milyar avroluk bütçe fazlalığına sahip olarak rekor kırmıştı. Bunun nedeni, konjonktürün iyi olması, istihdamın aşırı artması ve bunların sonucu yüksek vergi alımı olarak belirtildi. Almanya’nın, arka arkaya dört yıl bütçe fazlalığına sahip olmasından sevindirici olarak söz edildi. Ardından gelen haber;  “Essen’de yoksullara ücretsiz gıda maddeleri dağıtılan Tafel’ın şimdilik Alman pasaportlu yoksullara öncelik tanıyacağı, yeni yabancı almayacağı kararının eleştirilere neden olduğu, tepki çektiği” şeklindeydi. Politikacıların yaptığı eleştiriler samimi değil! Tamam, Essen’deki Tafel’in sorumluları yanlış karar aldılar ama karardan utanması gerekenler Angela Merkel ve SPD: Merkel mülteci politikasıyla, SPD ise sosyal politikasıyla iflas etti.

Bu yanlış politikaların sonuçları Essen’deki Tafel’in (yoksul sofrası) şefinin üzerine yıkılıyor. Adamın sarf ettiği sözcükler az buz değil; Suriyeli ve Alman kökenli Rusların sürekli almak isteyen, hep bana hep bana diyen bir gene sahip olduklarını, toplum içinde nasıl davranacaklarını bilmediklerini söylüyor. Bu tür sözler SPD’li geçici sosyal işler bakanı Katarina Barley’in lüks bürolarında öfke yaratıyor ve Tafel yöneticilerine önyargıları kışkırtıp dışlanmayı  arttırdıkları suçlaması yapılıyor. 

SPD’li politikacıların artan yoksulluk ve bu yoksulların düşürüldüğü durum konusunda konuşma hakları yok. Sosyal demokratlar, dört yıl ara verseler de 20 yıl bu ülkenin hükümetlerinde yer aldılar. Bu süre içinde Tafel sayısı 220’den 934’e yükseldi. Düzenli olarak 1.5 milyon kişiye ücretsiz gıda maddeleri dağıtılıyor. Bunun nedeni devletin işsizlere, yaşlılara, mültecilere ödediği sosyal yardımın çok düşük olması. Onun nedeni ise SPD’nin de ortak olduğu hükümetin çıkardığı Hartz yasaları. İşsizlik parasının süresinin sınırlandırılması, işsizlik yardımının ise insanca yaşamaya olanak vermeyecek düzeye indirilmesi. Bu yasalar çıkarılırken de, sonraki yıllarda da Sosyal İşler Bakanlığı SPD’nin elindeydi. Bu nedenle SPD’li politikacılar çenelerini kapayıp otursunlar. 

Merkel’in de susması gerekir ama o zaten çok az konuşuyor. Mülteci politikası felaketti. İnsanların Almanya’ya gelmesine olanak tanıyan kişinin onların yiyecek, giyecek, konut ihtiyaçlarını karşılaması ve uyum ya da en kısa sürede ülkelerine dönebilmelerinin koşullarını  yaratması gerekir. İkisi de yapılmadı ve şimdi Berlin’in yanlış politikasının faturası Essen’deki yoksul sofrasının gönüllü çalışanlarına kesildi. 

Aslında Sol Parti’den Sahra Wagenknecht’in dediği gibi öfkeler Essen’den Berlin’e uzanmalı:  Almanya gibi zengin bir ülkede nasıl olur da insanlar bozulmak üzere olan yiyeceklere ihtiyaç duyar, bunlar için kavga eder  hale getirilir?

(Çeviren: Semra Çelik)

 


BARIŞA BİR ŞANS VER!

The Guardian
Başyazı

Afganistan’ın başkenti Kabil’de düzenlenen uluslararası konferansta Taliban’a zeytin dalı uzatarak, Cumhurbaşkanı Ashraf Ghani, savaştan yorulmuş ve parçalanmış ülkesi için barış olasılığını güçlendirdi. Tabii bu olasılık çok yüksek değil ama sayın Ghani’nin Taliban’la yeni bir siyasi parti gibi çalışma -üstelik grubun temsilcilerine pasaport verme- ve Kabil’de onlara bir ofis açma teklifi oldukça cömert. Bu jestin (Taliban tarafından) benzer bir karşılık bulma ihtimaline şüpheyle bakmak için iyi sebepler var. Tarih boyunca Taliban, Kabil’i kukla rejim olarak gördüğü için müzakereleri hep reddetti, bunun yerine direkt Amerika ile konuşmayı tercih ediyordu. Bu yaklaşım konferans öncesi Taliban tarafından tekrarlandı. 

Yine de, her iki tarafta müzakere öncesi şiddet kullanarak üstünlük sağlamaya çalışsa da, Kabil ve Taliban, askeri bir çözümün mümkün olmadığı konusunda iki tarafta ikna. ABD Başkanı Donald Trump ise savaş yanlısı açıklamalarını yoğunlaştırdı ve Afganistan’da olan generallere sivillerin onayı gerekmeden savaş alanında büyük karar alma özgürlüğünü sağladı. Ama sorun Taliban’ın bombalara karşılık vermesiydi. 29 Ocak’ta Taliban tarafından yerleştirilen ambulans süsü verilmiş bombalı araç çok sayıda can kaybına yol açtı. Bu sonu gelmeyen kan gölü çarkı devam edemez. Afganistan’da da bunun farkına varılması iyi olur.

Amerika için Afganistan savaşı neredeyse 17’inci yılında ve (Amerika) tarihindeki en uzun savaş. Evet, Vietnam daha uzun sürmüştü ama savaş deklarasyonu resmi olarak yapılmadığı için o bir çatışma olarak sınıflandırılıyor. Vietnam da ki durumun tersine, Afganistan savaşı ABD’nin dünyadaki pozisyonunu etkilemedi. Ama bugün Afganistan’daki Amerikalı askerlerin bazıları savaş başladığında daha bebekti. Bu süreçte Taliban güç kazandı -ülkenin bölgelerinin nerdeyse yarısını kontrol ediyor. Afganistan’da en az 10 bin Amerikan asker ve NATO bünyesinde 2-3 bin ve bir kaç yüz de İngiliz askeri var. Neredeyse 100 bin askerle Taliban’a galip gelemeyen ABD, nasıl olur da şimdi o sayının beş de birisine sahip olan bir ülke bunu başarsın?  Çözümünün askeri değil, siyasi bir çözüm gerektirdiğini Amerika’nın kabul etmesi olumlu bir gelişme. 

Taliban gibi vahşi bir grupla iletişim kurmak ahlaki olarak çekici değil ama kaçınılmaz. Aynı zamanda Taliban olumsuz bir müttefik- diğer Afganlıların tümünün Amerika ile görüşmelerin dışında kalmasını savunuyor. Bu Amerika’nın daha önce yaptığı hatayla eşit bir davranış - Amerika’da daha önce popüler desteğe sahip olduğunu iddia eden Taliban’ı görüşmelerin dışında bırakmıştı. Sayın Ghani’nin seçilmiş hükümeti dünyanda tüm ülkeler tarafından tanınıyor. Onunla görüşmeyi reddetmek Taliban’ın barış değil prestij ile ilgilendiğini gösterir.  Bu çatışmada her hafta ortalama 66 sivil hayatını kaybediyor. Büyük güçler sonsuz bir savaşta çatışmayı göze alsa da, Afganlılar için daha iyi bir hayat isteyen ülkenin yurt severleri kesinlik bunu istemez. 

(Çeviren: Çınar Altun)

Evrensel'e abone olun...