E-GAZETE
DÖVİZ PİYASASI

Afrin seferi kazanım değil kayıp!

İskender Bayhan, Afrin operasyonunu Evrensel Pazar'a yazdı. Saldırı doğru ve anti emperyalist bir politika mı, amacına ulaşabilir mi, çıkar sağlar mı?

İskender BAYHAN

Günlerdir Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, hükümet sözcüleri ve bütün bir sermaye basını Afrin’e askeri bir harekat yapılması için yoğun bir ajitasyon-propaganda yapıyor. Ülkenin neredeyse tek gündemi haline getirilen operasyona ilişkin en küçük itirazın bile “vatan hainliği” ile eş anlama geldiği fikri, bu şer cephesi tarafından halkın beynine ve yüreğine sürekli işlenmeye çalışılıyor. Bu yazının yazıldığı saatlerde hükümet cephesinden yapılan son açıklamalar operasyonun ÖSO tarafından içeriden başlatıldığı yönündeydi.

Anlaşılan o ki, “vatan haini” ilan edilmeyi göze almadan görünenin ardındaki gerçeğe ulaşamayacağımız günlerden geçiyoruz. 

AFRİN’E SALDIRMAK DOĞRU BİR POLİTİKA DEĞİL

Bugün Suriye, Ortadoğu’nun enerji kaynakları, pazar ve nüfuz alanlarının yeniden paylaşımı üzerine süren çelişkilerin ve sıcak çatışmaların merkezinde yer alan bir ülke konumundadır. Bu durumu, başta iki büyük emperyalist gücün, önce ABD ve sonra Rusya’nın müdahaleleri, İran ve Türkiye gibi bölgesel güç odaklarının fırsatçı hamleleri, içeride ve dışarıda ki cihadist örgütler ve aşiretlerin çıkar kavgaları, Suriye’nin geçmişten beri birikmiş sorunları ve Esad yönetiminin anti demokratik, baskıcı politikaları hazırlamıştır. 

Mevcut haliyle Suriye coğrafyası bugün için hâlâ bir dizi lokal-mevzi paylaşım çatışmalarına ve manevralara müsait bir alan olarak görülebilir. En azından Erdoğan, hükümeti ve arkasındaki kapitalistlerin bugün için böyle bir değerlendirme üzerinden hareket ettiklerini söyleyebiliriz. Ancak buradan kalkarak Afrin’e bir askeri harekat için koşulların uygun olduğu hesabıyla hareket etmek, haklı ve doğru bir politika değildir. Bu politika, bölgede kaynayan savaş kazanının ateşini harlamaktan başka hiçbir şeye hizmet etmeyecektir. Dahası Afrin’de yaşayan Kürt ve Arap halk kitlelerinin öfkesini çekmekten ve mazlum halk kesimlerinin ahını almaktan başka bir işe yaramayacaktır.

ASKERİ HAREKATIN ÖNE SÜRÜLEN AMAÇLARI GERÇEK DIŞI

Erdoğan ve hükümetinin bugün öne çıkardıkları söylemlerden, Afrin’e yönelik askeri harekatın amaçlarını genelden özele doğru şöyle özetleyebiliriz. “Türkiye ulusal güvenliğini sınır ötesinden başlayarak garanti altına alıyor. Terörle mücadelenin başarısı için bu şart. Bu hareketla PYD tehdidi ortadan kaldırılmış olacak.”

Bir an için askeri harekatın bir ihtiyaç olduğunu kabul edelim ve soralım; Hükümet ve devlet bu harekatla bu amaçlara ulaşabilir mi? 

Afrin, iç çatışmaya sürüklendiği 2011 yılından bu yana geçen süreçte, Suriye’nin çatışmaların dışında kalmış neredeyse tek kenti. Bunun için de o zamanlar 170-180 bin civarında olan kentin nüfusu bugün 4-5 katına çıkmış durumda. Böyle bir kente saldırmakla Türkiye’nin ulusal güvenliği arasında bir bağ kurulamaz. Afrin ile Türkiye’nin ulusal güvenliği açısından böyle bir bağlantı kurmak için akıldan, mantıktan, bilimden, vicdandan nasibini almamış olmak gerekir. 

Peki, Türkiye Afrin’e askeri harekat düzenledi diye IŞİD’in canlı bomba eylemleri son bulacak ve ABD “başta ele başı Fetullah Gülen olmak üzere FETÖ’nün müritlerini” Erdoğan’a teslim mi edecek? Yoksa, PYD/YPG silahları bırakıp kaçacak, PKK de silahlı mücadeleyi bırakmaya mahkum edilmiş ve artık Kürt sorunu çözülmüş mü olacak? 

Bir an için Afrin’e yönelik askeri operasyonun bir ihtiyaç olduğunu kabul edip hükümetin amaçlarına ilişkin iddialarına biraz yakından bakıldığında bile, bu sorulara aklı başında hiç kimsenin “Evet’ yanıtı vermesi mümkün değildir. Askeri harekatı savunanların sözünü ettiği sonuçların elde edilmesinin olanağı yoktur. 

FATURA İŞÇİLERE, EMEKÇİLERE ÇIKIYOR

Ama bu harekatın doğuracağı şu kötü sonuçları açıklıkla görebiliriz: Afrin’e düzenlenecek bir askeri harekat Türk, Kürt ve Arap bütün bölge halklarının duygu birliğini iyice tahrip edecektir. Acılarını artıracak, yoksulluklarını büyütecek ve dahası yeni ölümler, göç ve yıkımlar getirecektir. Dolayısıyla hiçbir sorunu çözmeyeceği gibi daha da büyütüp, derinleştirecektir. 

Dahası bütün bu askeri-savaşçı politikanın maliyeti-faturası da ülke içerisinde işçilere, emekçilere çıkacaktır. Ne Erdoğan, ne adamları, ne de arkasındaki kapitalistler böyle bir operasyon için milyar dolarlık servetlerinden bir şey kaybedecek. Bu politikaların sürdürülmesi için gerekli maddi kaynak ise yine yeni zamlar, dolaylı-dolaysız vergi artışları ve daha fazla iç-dış borçlanmayla karşılanacaktır. Dolayısıyla Afrin’e yapılacak bir sefer, işçi ve emekçiler bakımından her açıdan kayıp olacaktır.

AFRİN’E OPERASYON ‘ANTİ EMPERYALİST, MİLLİ VE YERLİ’ BİR POLİTİKA MIDIR?

Afrin’e askeri müdahaleyi savunanlar, bu politikanın “anti emperyalist, yerli ve milli” olduğunu öne sürüyorlar. Özellikle “ABD/FETÖ” ve “ABD/PYD” ilişkilerini gerekçe göstererek, hem 15 Temmuz darbe girişimi hem de Rojava-Kürt politikası üzerinden Türkiye’nin başına örülen emperyalist bir planın boşa çıkarılması için bu operasyonun şart olduğunu söylüyorlar. Son açıklamalarından birinde Hükümet Sözcüsü Bozdağ bu konudaki kararlılıklarını vurgulamak üzere şöyle diyordu “Türkiye kimseden icazet alacak bir ülke değildir.”

Evet Erdoğan ve hükümeti ile ABD arasında özellikle bu iki konuda anlaşmazlıklar olduğu biliniyor. Peki, sadece bu farklılıklardan kalkarak Afrin’e yönelik bir askeri harekatın “anti emperyalist, yerli ve milli bir politika” olduğunu söyleyebilir miyiz? 

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı yıllarından bu yana ABD ile başta ekonomik yatırımlar olmak üzere her alanda bağımlılık ilişkilerine girmiş ve geçen yıllar içerisinde bu ilişkileri daha da kökleştirerek bugünlere gelmiş bir burjuva-kapitalist egemenliğin sürdürücüsü olan Erdoğan ve hükümetinin, iki taktik anlaşmazlıktan kalkarak, kendisini “anti emperyalist, yerli ve milli” diye pazarlamasının hiçbir maddi dayanağı yoktur. Hele ki Türkiye’nin geçmiş hükümetleri içerisinde en ABD’ci politikalara imza atan Celal Bayar-Adnan Menderes geleneğinin devamcısı olmakla övünenlerin bunu yapmasının hiçbir inandırıcılığı yoktur. Hatta “ABD’nin çıkarlarını ABD egemenlerinden önce görmekle övünen” Özal’ın yolunda yürüyenlerin bunu söylemesi komik olmaktadır. 

Düşünün ki, bir yandan “anti emperyalizm, millilik ve yerlilik” hamasetine abanıyorsunuz, bir yandan Dışişleri Bakanınız Afrin operasyonuna destek almak için ABD ile diplomasi koridorlarında ter döküyor. Hükümet sözcünüz “Biz kimseden icazet almayız” diye güya efelenirken, Genelkurmay Başkanınız ve MİT Müsteşarınız 7/24 emperyalist Rusya burjuvazisinin temsilcilerinin kapılarını aşındırıyor. Ve dahası en “milli ve yerli” olduğu söylenen lider, “Ey ABD, ey NATO” diye başladığı cümlelerini “Böyle stratejik ortak olmaz. Biz dostlarımızdan verdikleri sözlerini tutmalarını bekliyoruz” diyerek tamamlıyor.

Bu tablonun neresinden tutsanız anti emperyalizmi, milliliği ve yerliliği elinizde kalır. Bu tablo olsa olsa “Ne kadar büyük yalanı ne kadar sık ve çok sıralarsak, gerçekleri ters yüz edip saptırmayı, işçi ve emekçilerin gözlerini bağlamayı ve onları aldatmayı o kadar iyi başarırız” taktiğinin bir resmi olur. 

SAPTIRMANIN VE SAÇMALAMANIN DA BİR SINIRI OLMALI

Emperyalist ülkelerle onlara bağımlı ülkelerin çıkarları arasında çeşitli alanlarda ve düzeylerde çelişkilerin ortaya çıkması, farklılıkların oluşabilmesi, bunların da ikili ilişkilerde gerilimlere ve tepkilere neden olması, bağımlı ülkelerin işbirlikçi yöneticilerini anti emperyalist yapmaz. Hele iki büyük emperyalist güç arasındaki çelişkilerden yararlanıyorum diye bir onun kapısına bir bunun kapısına top gibi gidip gelerek anti emperyalist, milli ve yerli hiç olunmaz. 

Tıpkı emperyalist ülkelerin birbirleriyle çelişkileri olmasının onları anti emperylist yapmayacağı gibi. Örneğin ABD ve Rusya burjuvazisi Suriye başta olmak üzere bir çok konuda anlaşamıyor ve çıkarları uyuşmuyor. Ya da ABD ile İsrail hükümetleri kimi konularda anlaşmazlıklar yaşıyor. Yine Esad yönetimi ABD emperyalizmiyle köklü sorunlar ve çatışmalar yaşıyor. 

Örnekler çoğaltılabilir. Erdoğan, hükümeti ve yandaş kalemşörlerinin ajitasyon ve propagandasına inanacak olursak, onların her birini kendi durdukları yerler açısından anti emperyalist, milli ve yerli saymamız gerekecek. 

Ama herhalde bu kadar saptırma ve saçmalamayı Amerikan pragmatizmiyle ruh ikizi olan bir İslam pragmatizmi bile kaldıramaz! 

GERÇEK BİR ANTİ EMPERYALİZM İÇİN

Afrin’e yönelik bir askeri harekatın gerçekçi ve doğru politika olmadığı açık. Peki, bugün için gerçekçi ve doğru politika nedir? Açıktır ki bu sorunun yanıtı gerçek bir anti emperyalist politikanın izlenmesidir. 

Bunun ilk adımı ise başta ABD ve Rusya olmak üzere emperyalistlerin, Suriye’de ve bölgedeki bütün askeri üslerini kayıtsız ve koşulsuz olarak hemen kapatmasını, silahlı birliklerini geri çekmesini istemektir. Türkiye bu çerçevede tutarlı ve kararlı bir politika izleyerek, en başta komşu ülkelerdeki kendi askeri üslerini kapatmalı ve birliklerini geri çekmelidir. Kürt halkının ve bölge halklarının, sorunlarını silahsız ve barışçıl yöntemlerle çözmesi için, içeride ve dışarıda askeri-politik operasyonlarını durdurmalı, Kürt sorununun barışçıl, demokratik çözümü için bir süreç başlatmalı ve ulusların kendi kaderini tayin hakkını tanıdığını ilan etmelidir. 

Bütün bir jeopolitik ve jeoekonomik gücünü bu politikanın arkasına yığmalıdır. Ancak bunu yaptığı zaman sorunların çözümü açısından gerçekçi, politik tutumu açısından ise mazlum halkların sevgisini kazanan güçlü bir anti emperyalist bölge ülkesi olabilir.

Evrensel'e abone olun...