www.evrensel.net
|
emek.net
|
arşiv
|
linkler
|
posta
Sınıf Tarzı
____
Şükrü Günsili
Şahap, seni kavgamızda yaşatacağız
Yaşamanın Yedi Rengi Var
____
Gülsüm Cengiz
Orda bir köy var uzakta...
Güncel
____
Kamil Tekin Sürek
Şimdi Paris’te olmak vardı
Sınıf Tarzı
..........
Şükrü Günsili
Şahap, seni kavgamızda yaşatacağız
Sevgili dost!
Dört yıl oldu sen aramızdan ayrılalı. Dile kolay. Dört koca yıl! Bak, işte yine huzurundayız, her yıl olduğu gibi. Bak, dostların burada. İşçi kardeşlerin, mücadele yoldaşların. Bak yine seninleyiz, koca Şahap!
Ellerde karanfiller, göğüslerde resmin, yüreklerde dinmeyen acı ve özlem, gözlerde yoldaşın olma gururu ile bir kez dana seni anmaya, anlamaya geldik. Verdiğimiz söze bağlılığımızı bildirmeye geldik.
Sevgili Şahap!
Hatırlarsın. Hani işçi düşmanları sendikamızı basmış, tahrip etmişti ya. Sen, tepeden tırnağa öfke kesilmiş, sıkılı yumruklarınla: “Sendika yuvamız, yıktırmayız!” diye gürlemiş, öfkeni bütün işçi kardeşlerine sahiplendirmiş ve düşmana korku salmıştın. Bizler, bu haykırışını vasiyet kabul ederek, sonraki yıllarda artan saldırılara karşı “yuvanı” yıktırmadık, sana verdiğimiz söze sadık kalarak, onu koruduk, büyüttük. Yükselttiğin bayrak Gaziantep’e taşındı, Malatya’ya, Elazığ’a, Aydın ve Nazilli’ye taşındı. Bu bayrak bugünlerde Samsun’da, Trabzon’da yükseliyor. Yakında bütün Karadeniz sahilinde, Denizli’de, Kayseri, Konya ve Diyarbakır’da ve yeni işyerlerinde yükselecek. Sen rahat ol!
Yine, “Seni kavgamızda yaşatacağız” diyerek, senin gibi dövüşmeye söz vermiştik. Unutmuş olamazsın. Son bir yılda emekçilere karşı tam bir savaş açıldı. Bizler, verdimiz söze bağlı kalarak, bütün gücümüzle en önde dövüşmeye çalıştık. Bundan emin olabilirsin.
Sevgili dostum; işçiler, emekçiler, uğruna savaştığın milyonlar için yaşam, her gün giderek zorlaşıyor. Sendikasızlaştırma, işsizlik, açlık ve sefalet büyüyor. İşbaşına gelen hükümet, ülkeyi milyonlarca emekçi için tam bir cehenneme çevirmeye yemin etmiş.
Geçmişte “işçi babası”, şimdilerin başbuğu Ecevit ile yıllar yılı, işçi sınıfına, emekçilere, halkın kurtuluşu için ölümü kucaklayan gerçek yurtseverlere ve devrimcilere “Ya tam susturacağız ya kan kusturacağız” diyerek saldıran faşist parti, el ele ülkeyi yönetiyorlar. Sağ ve “sol” milliyetçi partiler, emperyalistlere ve uluslararası tekellere verdikleri sözleri, tam bir aymazlık ve halk düşmanlığıyla hayata geçirmeye başladılar. Önce, emeklilik hakkını ortadan kaldırarak “mezarda emeklilik” yasasını çıkardılar. Ardından “halkçılık” ve “milliyetçilik” maskelerini bir kenara bırakmadan yeni “kapitülasyonlar” olan “uluslararası tahkim” yasası ile ülkeyi emperyalist haydutların istilasına açtılar. Şimdi, yeni saldırı planları hazırlıyorlar.
Bizler ne mi yaptık?
Önce yüzlerle, binlerle; “Tahkim vatana ihanettir”, “Mezarda emekliliğe hayır” diye haykırarak sokaklara, alanlara çıktık. Ardından onbinlar, yüzbinler; “Yasayı yırtarız, hükümeti yıkarız!” sloganları ile öfkelerini alanlara taşıdı. Sonuç, bildiğin gibi. Yine sendika ağalarının ihanetine uğradık. Hükümetle yapılan gizli anlaşma sonucu yasalar Meclis’ten geçti. İhanete uymayıp “Genel grev” diyerek çizmeyi aşan Şemsi Denizer, bir kontra saldırısı ile yok edildi ve bu yolla geride kalanlara “Ayağınızı denk alın” mesajı verildi. Göstermelik de olsa genel sekreterine sahip çıkamayan Türk-İş, bugün olağan genel kurulunu topluyor. Bunca ihanetin hesabını soracak, Türk-İş’i işçi sınıfının gerçek bir mücadele örgütüne dönüştürecek olanaklar, ne yazık ki genel kurulda da yaratılamadı. Ama inan sevgili dostum, işçi sınıfımız, zorbalığa karşı mücadelenin bir parçası olarak ihanetçilerden hesap soracak günü de yaratacak, yaşayacaktır.
Can dostum, nasıl anlatsam, bilmem ki? Büyük acılar yaşıyoruz. Onbinlerce canımızı yitirdik bugünlerde. Birkaç saniyelik depremle, birçok kent onbinlerce emekçiye mezar oldu. Çarpık kentleşme ile çürük yapılaşmadan, dolayısıyla onbinlerce insanın ölümünden devletin sorumluluğunu “takdir-i ilahi” sahtekârlığıyla gizlemeye çalışıyorlar. Devlet yetkilileri, deprem sonrasında da işi ağırdan alarak kurtarılması mümkün binlerce insanımızın ölümüne göz yumdu. Ülke kaynaklarını, hırsızlara, kara paracılara, çetelere, faizcilere ve büyük patronlara aktaran hükümet, çok zor koşullarda yaşam mücadelesi veren depremzedelere sahip çıkmadığı gibi, tüm bir ölü soyuculukla depremi fırsat bilerek emekçileri soyup soğana çevirecek yeni zam ve vergiler dayattılar.
Halkımız bu felaketin acısını yaşarken, dünya halklarının can düşmanı ABD emperyalizminin eli kanlı haydut başkanı Billi Clinton Türkiye’ye geldi. Uşaklar güruhunun “efendi”lerini karşılamalarını görmeliydin! Yere göğe sığdıramadılar. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” yazısı bulunan TBMM’yi dolduran, sağcı’sından “solcu”suna, dinci’sinden laik’ine tekmil vekillerimiz, yerlere kadar eğilip “efendi”lerinin ayaklarının altına paspas oldular. Böylece, egemenliğin kayıtsız, şartsız kimde olduğunu göstermiş oldular. Vakt-i zamanında “Amerika üslerini sökeceğiz” veya “ABD en büyük şeytandır” gibi sözlerle densizlik yapanlar, nasıl bir mahcubiyetle yaltaklandılar. Günah çıkaranlar mı, icazet almak için el etek öpenler mi, ülkemiz kaynaklarının talanı için hokkabaz satıcı rolüne soyunanlar mı dersin, gırla gidiyordu. Tam bir onursuzluk tablosu! Bitmedi; daha da kötüsü, kimi aydın, demokrat kişi, çevre ve oluşumlar da bu yaltakçılar kervanına katılarak halkların, demokrasinin, barışın ve özgürlüğün baş düşmanı Clinton haydudundan demokrasi, barış ve özgürlük dilenmekte bir sakınca görmediler.
Sevgili Şahap, elbette başka şeyler de yaşandı. Bu ülke tamamen sahipsiz, uşakların ve haydut efendilerinin babalarının çiftliği değil, öyle olmayacak da. Yaşanan bunca onursuzluğa karşın onurluca “Yanke, go home”, “Kahrolsun ABD emperyalizmi”, “Yaşasın bağımsız, demokratik Türkiye” haykırışlarıyla sokaklara çıkan işçiler, kamu emekçileri, gençler kısacası mücadele yoldaşların vardı. Tabii ki onlara, her zaman olduğu gibi, polis copu, gözaltı ve işkenceler düştü.
Sevgili dostum, sabredersen anlatacağım. Babasının koçları gayet iyi ve hızla büyüyor, büyüdükçe de daha çok sana benziyorlar. Biliyorsun, her ikisi de okullu oldu. Taylan’ın üçüncü sınıfta, Fuat Eren’in bu yıl başladı. Kaygılanman yersiz, çünkü dersleri oldukça iyi ve okullarını seviyorlar. Ha unutmadan, bu yaz yakışır bir düğünle sünnet oldular. İşçi kardeşlerin, dostların, mücadele yoldaşların ve yakınların hepimiz oradaydık. Ağlamak ne söz, aksine gülerek masadan kalktıklarının tanığıyım. Sevgili eşin iyi ve kendini senden yadigar koçlarına adamış. Annen, baban da öyle. Seni. yavrularında yaşatıyorlar. Bir de seni çok özlüyorlar.
Hepimiz seni çok özlüyoruz. Yokluğuna alışamıyoruz Şahap. Her şey dört yıl öncesinden daha zor. Bir bilsen, seni ne çok arıyoruz. Sen görevini yapmanın vakurluğuyla yatıyorsun. Bizler, giderek zorlaşan bu koşullarda hâlâ sınavdayız.
Emekçiler için ülke giderek cehenneme çevriliyor. Zulüm katmerleşiyor. Ama emekçiler zulüm düzenini şimdi daha iyi görüyor ve ona karşı bileniyorlar. Bütün kötülüklerin kaynağı olan sömürü dünyasına karşı, işçi sınıfının sömürüsüz, savaşsız aydınlık dünyası için inançla savaştın. İnsanlığın binlerce yıllık özlemi olan dünyayı gerçekleştirecek olan işçi sınıfının devrimci partisinin oluşumuna emek verdin. Biliyoruz, seni yaşatmak, ağlamakla, yas tutmakla olmaz. Söz vermiştik; “Seni kavgamızda yaşatacağız” diye. Seni yaşatmak, senin gibi savaşmakla olur. Seni yaşatmak, uğruna savaştığın davaya sahip çıkmakla olur. Seni seviyoruz. Seni çok özlüyoruz. Seni, sömürü ve zulüm dünyasına karşı, bütün kötülüklere karşı vereceğimiz savaşta yaşatacağımıza bir kez daha söz veriyoruz yiğit yoldaş. Bakma gözlerimizdeki yaşa. Sen rahat uyu, koca ŞAHAP!
Başa dön
Yaşamanın Yedi Rengi Var
..........
Gülsüm Cengiz
Orda bir köy var uzakta...
“Orda bir köy var uzakta. O köy bizim köyümüzdür” şarkısının; “Köy Enstitüleri döneminde Mefküreci Muallim, Öğretmen Okulları döneminde “Ülkücü Öğretmen” ve “Ak Zambaklar Ülkesinde” adlı kitapların yarattığı romantizmle, bir an önce gidip değiştirmek istediğimiz o köy bizim köyümüz değildir. O köy, bizim bildiğimiz köylere de benzemez. O köyün göğünde gördüğümüz dumanlar, evlerin bacalarından yükselen dumanlar değildir. Yakılmış, yıkılmış, boşaltılmış o köyün evleri kapısız, penceresiz ve çatısızdır. Kararmış duvarlarını otlar, dikenler bürümüştür.
O köyde çoktandır öğretmen de yoktur; okulunun kapısına kilit vurulmuştur. O köyde çoktandır tarlalar sürülmüyor; bağ bahçe işlenmiyor. Sabahın ilk ışıklarıyla hayvanlarını toplayıp kıra, dağa süren çobanın haykırışı, çıngırak sesleri duyulmuyor. Harman kaldıran köylüler, halı kilim dokuyan kadınlar, genç kızlar ve delikanlılar yok artık o köyde.
O köyde, o köyün bulunduğu kasabada, kentte kalmayı sürdürenlerin yaşamıysa bir karabasandır. Çünkü uykuları köpek havlamalarıyla, silah sesleriyle, küfür ve dayakla bölünür geceleri. Çünkü insanlar, aldıkları bir kilo unun, yağın, şekerin hesabını vermek zorundadır. Çünkü sorunlarını dile getirmek, hak aramak yasaktır. Girişte, çıkışta aranır insanlar; başka bir ülkeye, başka bir dünyaya girer gibi. Orada emekçilerin sorunları etrafında örgütlenen partilerin, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin üzerinde büyük bir baskı vardır. Radyolarının yayını yasaklanır; gece baskınlarının, keyfi dayak ve tutuklamaların, faili meçhullerin hesabı verilmez.
O köyde, o köyün bulunduğu kasaba ve kentte; insanlar istedikleri gazeteyi alıp okuyamazlar. Biliyorum, bu yazdığım yazı da oradaki okurlarıma ulaşamayacak; çünkü yasak olan öteki dergi ve gazetelerin yanı sıra tam 332 gündür Evrensel gazetesinin de orada dağıtılıp satılması yasak.
(Böylece benim özgürlüğüm de kısıtlanmış oluyor-okurlarıma ulaşma özgürlüğüm.)
Orada, o köyde, en temel hak ve özgürlüklerin başında gelen yaşama özgürlüğü de tehdit altındadır. 11 yaşındaki Ünal Cila adlı küçük çobanın, hayvanlarını otlatırken bir asker tarafından vurulup öldürülmesi yalnızca bir örnektir. Milletin sözcüsü olsun diye seçtiği o köyün milletvekili, çocuğun öldürüldüğü “o köye” güvenlik gerekçesiyle gidemediğini; olayı soruşturmakla görevli Cumhuriyet Savcısı’nın can güvenliği korkusuyla olay yerine gidip soruşturma yapmadığını, ülkenin en yetkili yönetim organında, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde dile getirdi.
Şaşacak ne var? Şarkıda, “Gitmesek de gelmesek de o köy bizim köyümüzdür” denmiyor mu?
Evet, orda bir köy var uzakta. O köyde, Diyarbakır’da öldürülen Şair-Gazeteci Namık Tarancı’nın dizeleriyle:
“geceler soğuk
geceler ölüm kusmakta
geceler dostluk
geceler direnç salmakta
her gece beşiktir sevdaya
her gece gebedir kavgaya
ne ilk kavgadaki ürkekliğin
ne son kavgaya bezginliğin
hele bir de tutsaklığın
ne sandın ya...
kolay mı yaşamak
yaşamak adına layık
yaşamak ölümsüzce yaşamak
o halde:
yaşamak direnmektir”
diye tanımladığı bir yaşam kavgası sürüyor şimdi.
O köy, kasaba ve kentler Tunceli’de, Şırnak’ta, Diyarbakır’da, yani OHAL (olağanüstü hal) bölgesindedir. İşte bu yüzdendir; en temel hak ve özgürlüklerin başında gelen yaşam hakkının bile tehdit altında olması.
Yaşamak ülkemizin bütün bölgelerinde çok kolay değildir, ama; orada düşünme, düşündüğünü ifade etme, insan hakları için mücadele etmenin; işçi ve emekçilerin örgütlenip hakları için mücadele etmesinin bedeli daha ağırdır.
Evet. Orda bir köy var uzakta. O köyün, köylerin bizim köyümüz olmasını istiyorsak; OHAL KALDIRILMALIDIR! İnsanların büyük kentlerde açlık, sefalet içinde yaşamasına son verip köylerine geri dönüşleri; yakılan yıkılan köylerinde insanca yaşayabilmelerinin koşulları sağlanmalıdır. Orada, o köy, kasaba ve kentlerde yaşam, en kısa zamanda OLAĞAN haline döndürülmelidir.
Başa dön
Güncel
..........
Kamil Tekin Sürek
Şimdi Paris’te olmak vardı
Dün, Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde Aydın Engin böyle demiş: “Şimdi Paris’te olmak vardı, anasını satayım...”
Aydın Engin, Paris’te olmayı kaldırım kahvelerinde şarap ya da kahve içmek için istemiyor, ABD’de Seattle’da yapılan Dünya Ticaret Örgütü (WTO)’nün “Doruk Toplantısı”nı Paris’te protesto edenlerin arasında olmak için istiyor.
Engin, Paris’te, Londra’da, Madrid’de, Berlin’de, Cenevre’de kapitalizm lanetlenirken, “Biz burada vergi kaçırmayan, kara para kullanmayan, kayıtdışına tüymek için dolap döndürmeyen, mafyayla kucaklaşmayan ve kapitalizmin bütün haksızlıklarını ilkesi, kuralı içinde işleten bir kapitalizm aramaktayız...” diyor.
Engin, yazısının girişinde ise; “Şu Türkiye’nin garip paradoksuna bakınız ki, vurguncu, çapaçul, hırsız, çapsız, öngörüsüz bir ‘vahşi kapitalizm’ yerine, en azından Batı Avrupa’da hayata geçirilmiş düzeyde bir kapitalizmi savunmak bile neredeyse Marksistlere düşecek” dedikten sonra, “Oysa karşımızda şöyle adam gibi bir kapitalizm olsa da, bu ülkenin Marksistleri, sosyalistleri tadını çıkara çıkara onunla hesaplaşsalar, kapitalizmin insansız ve haksız yüzünü keyifle sergileseler...” diye hayıflanıyor.
Yukarıdakileri yazan Engin, Marksist olduğu iddiasında.
Amacım Aydın Engin’le polemik yapmak değil. Fakat, Marksist olduğunu iddia eden pek çok aydınımız son yıllarda Engin gibi düşünüyor ve Engin gibi yazıyor.
Sosyalizm, işçilerin emekçilerin demokratik iktidarı yerine, hedef olarak, adam gibi kapitalizmi öneriyorlar. Türkiye’deki emekçilerin mücadelesine katılmak, onlara destek olmak yerine başka yerlerde olmak istiyorlar.
Elbette, her devrimcinin yüreği; sömürüye, zulme, kapitalizme karşı nerede bir mücadele varsa orada atıyor. Ama, yüreğimiz öncelikle buradaki mücadalenin içinde atmalı. Bergama’da olmak istemeli, Yatağan’da olmak istemeli, İzmit’te olmak istemeli, Ankara’da 24 Temmuz Mitingi’nde olmak istemeli, olmalı; Paris’ten önce. Parisi’i düşlemeden önce Ankara’da olsaydı; IMF’ye, Dünya Bankası’na, tahkime, globalleşmeye karşı atılan sloganları duyacak, belki de haykıracaktı.
Aydın Engin uzun yıllar Almanya’da yaşadı. Türkiye’ye döndükten sonra Alman kapitalizminin kötülüklerini yazdı anlattı. Kapitalizmin vahşi olmayanı, adam gibisi, insancası yok. Türkiye’de sayılanların hepsi; mafyası, kara parası, rüşveti, şantajı en ileri kapitalist ülkelerde de görmek mümkün. İşçilerin yıllar süren mücadeleleriyle kazandıklarını her an geri almaya hazırlar. Kendi aralarındaki denge birazcık bozulduğunda, birbirlerinin kanını içmekten asla çekinmiyorlar. Bunlar kapitalizmin karakterinden kaynaklanıyor. Kapitalizmin rekabetçi, anarşik ve kaotik yapısından. Kapitalizmin kusurlarını düzeltmek bizim işimiz değil. Biz kapitalist sistemi yıkmağa çalışıyoruz. Yerine koyacağımız sistem belli. Demokratik işçi emekçi iktidarı ve sosyalizm. Hedeflediğimiz sistem olanaksız değil. Yıllarca dünyanın yarısına yakın bir coğrafyada uygulandı. Yenildi. Ama, kendi iktidarını kurmadan önce de işçi hareketi defalarca yenilmişti. Yenilgiler, Ekim Devrimi olanaksız kılmadı.
Kapitalizme karşı aydınlar, kapitalizmi savunmak zorunda hissetmesinler kendilerini. Yürekleri Seattle’da attığı gibi, Ankara Kızılay Meydanı’nda da atsın.
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 212 665 69 36 (6 hat)
Fax
: +90 212 665 69 43 - 44
E-mail
:
posta@evrensel.net