www.evrensel.net  |  emek.net  |  arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Politika

Ekonomi

Dünya

Kültür-Sanat

Toplum-Yaşam

Medya

Dosya

Köşe Yazıları



Emek Dünyası ____ İhsan Çaralan
Alman patentiyle tescillenen vatan hainliği

Bilin ____ Enver Şat
Olanaklarımız

Fransa Notları ____ Yıldız Eren
Floransa ‘İlericiler’ Semineri

  Emek Dünyası..........İhsan Çaralan

Alman patentiyle tescillenen vatan hainliği

İngiliz cep telefonu şirketi Vodafone, Alman Mannesmann’ı satın almak için 127 milyar dolar (64 katrilyon TL. Türkiye’nin 2000 yılı bütçesi 46 katrilyon) öneriyor. Alman şirketinin durumu çok iyi değil. Ve İngilizlerin önerdiği rakam, piyasa koşullarında “iyi”, “Mannesmann için de kârlı bir fiyat” olarak değerlendiriliyor. Üstelik İngilizler, Mannesmann’ın tamamı değil, yüzde 53’ünü satın almak istiyorlar. Mannesmann hissederlarının da bu satıştan “kazançlı” çıkacağı belirtiliyor.
Mannesmann’da çalışan işçiler, şirketin İngilizler tarafından alınıp cep telefonu ve “diğer faaliyetler” olarak parçalanacağını, büyük işçi kayıpları olacağını öne sürerek, protesto gösterilerine başlamış bulunuyorlar. Mannesmann’ın merkez binasına “Not for sale!” (Satılık değil) pankartı asılmış.
Şirketin yönetim kurulu da, işçileri, şirketin diğer çalışanlarını firmalarına sahip çıkmaya çağırdı ve alacakları önlemlerle hissedarlara “daha iyi bir Mannesmann” sunacaklarını belirttiler.
Buraya kadar olanlar bir “ticari tartışma” olarak görünüyor. Ama buradan sonra; her yerde, “piyasa kuralları”nı, globalizmi savunan ve dünyayı ele geçirmek için herekese, “Her şey alınır ve satılır” öğüdü veren Alman hükümetinin tutumu devreye giriyor ki; ilginç olan da bu.
Almanya Başbakanı Gerhard Schröder, merkezi Düsseldorf’ta bulunan Mannesmann’ın, İngilizler tarafından satın alınma girişiminin, “Almanya’ya karşı düşmanca bir girişim” olduğunu öne sürerek, Almanlara, kendi firmalarına sahip çıkma çağrısı yaptı. İngiltere Başbakanı Tony Blair ise; İngiliz şirketi Vodafone’un avukatı gibi konuştu; Schröder’e, “ölçülü davranma” ve “ortalığı kızıştırmama” çağrısı yaptı.
Bu yazının buraya kadarki bölümü, Hürriyet gazetesinde çıkan konuya ilişkin haberden özetlenerek aktarıldı.
Olay, ilk bakışta; bir Alman şirketinin (Mannesmann) bir İngiliz şirketi (Vodafone) tarafından satın alınma girişimi gibi görünüyor. Ama bu alışverişin boyutları, Alman ve İngiliz hükümetlerini karşı karşıya getiriyor.
Almanya Başbakanı, Alman halkına “firmasına sahip çıkma” çağrısı yapıyor ve İngilizlerin “düşmanca bir girişim” yaptığını iddia ediyor. Muhtemeldir ki; bu, Adolf Hitler’den sonra, İngilizlerin girişimini “düşmanca” kavramıyla açıklayan ilk başbakan Schröder’dir. Bu da; “saldırının” boyutunu ve yöneldiği yerin hassasiyetini göstermesi bakımından önemlidir.
Yani, Almanların, İngilizlerin (ve tabii bütün diğer büyük kapitalist ülkelerin) Türkiye ve benzeri ülkelere dönüp; “Artık dünya globalleşti, ulus devlet zamanı geçti; artık bizler global köyün parçalarıyız. Benim şirketim, senin şirketin yok. Parasını veren herkes, piyasadan istediği malı istediği kadar alabilir. Bu piyasa ekonomisi mekanizması artık böyle işleyecek; başka türden davrananlar, ulusal çıkar, devlet çıkarı, vb. gözetenler dünya düzeninden dışlanan parya ülkeler haline gelecektir. vb. vb.” öğütleri verdikleri bir dönemde yaşanıyor bu tartışma.
Ve tabii yıllardır Türkiye’yi yönetenler, emperyalizmin işbirlikçileri de bu öğütlere; “Gerçekten de doğru, elimizde ne varsa satalım. Hele almak isteyen yabancılarsa daha da ucuz satalım ki; bizi de Yeni Dünya Düzeni’ne, AB’ye falan kabul etsinler. Aksi halde, ulusal çıkarcı, dünyanın gidişatını anlamayan tutucular, dinozorlar oluruz vs. vs...” “fikrine” hızla ulaştılar. Dahası bu “fikri” toplumda “egemen fikir” haline getirmeyi baş amaç olarak belirleyip ellerindeki her olanağı bunun için kullandılar. Bu çerçevede, Türkiye’nin Mannesmann’ı sayılabilecek, örneğin Sümerbank parçalandı; büyük bölümü peşkeş çekildi ve batırıldı. Çitosan parçalanıp uluslararası tekellere verildi. Yetmedi; Türk Telekom’un bir an önce satılması için hazırlıklar yapıldı; “Anayasa bile değiştirilerek” satış cazip hale getirildi. Tüpraş, Petkim gibi stratejik sanayi kolları, termik santraller, elektrik üreten ve sulama amaçlı barajlar dahil her şey tezgâha konmuş, alıcıların gelip alması bekleniyor. Öyle ki; “Ben de almak istiyorum” diyene “bir iki santral” veriliyor. Örneğin AGİT sırasında Amerikalılara, iki termik santral ile iki baraj ihalesi, sırf Clinton daha keyifli “gülücük dağıtsın” diye ihale edildi.
Türkiye’nin Yeni Dünya Düzencisi liberalleri ile dönek solcu takımı; Schröder için; “Dar kafalı Alman”, “Dünyanın gidişatından haberi yok. Zaten sosyal demokrasinin de devri doldu”, “Çağdaş Hitlerci”, “Ulus-devlet kalıntısı dinozor” vs. diyeceklerdir. Kimi saftirik, liberalizm hayranları ise, muhtemelen Schröder’i, “çifte standartçılık”la suçlayacaktır. Ancak sorun; kimin, neyi, nasıl değerlendireceğinin ötesindedir ve bugün en azından temel sanayilerin özelleştirilmesi, yabancılara satılması için kolları sıvayanların Schröder’in ölçüsüyle bile “düşmana hizmet” eden “vatan hainleri” olduğu, bir kez daha, bu sefer “Alman patentiyle tescillenmiş”tir.

  Başa dön

  Bilin..........Enver Şat

Olanaklarımız

Ülke kaynaklarına baktığımızda doğa bize enerji konusunda cimri davranmamıştır. Hatta bu konuda oldukça cömerttir de diyebiliriz. Sadece petrolde ve doğalgazda cimri olduğunu söylemek mümkündür. Bunun dışında oldukça lütufkârdır.
Öz kaynaklarımıza baktığımızda bugünkü elektrik üretimini sağlayan bütün santrallerin eşdeğeri bir su potansiyelimiz bulunmaktadır. Yıllık 125 milyar kWh’lik bir potansiyeldir bu. Şu anki tüketimimiz bu rakamın altındadır. Ekonomik olmayan su kaynaklarını da eklersek bu daha da yukarıya çıkmaktadır. Diğer yandan rüzgâr enerjisinin suyun iki katı bir potansiyele denk geldiği tahmin edilmektedir. Jeotermal kaynaklarımız açısından çok zengin olmamıza rağmen, bu kaynağı sadece kaplıca olarak değerlendirmekteyiz. Ayrıca güneş enerjisinden elektrik enerjisi ve ısı enerjisi üreterek yararlanabileceğimiz büyük bir potansiyel bulunmaktadır. Gene biyokütle dediğimiz bitkisel yakıt potansiyelimizi değerlendirebiliriz.
Bütün bu yukarıda saydığımız enerji kaynakları yenilenebilir enerji kaynaklarıdır. Yani zamanla azalmayan, kendini yeniden üreten enerji kaynaklarıdırlar. Bunun yanında bol miktarda linyit kömürümüz bulunmaktadır. Linyit potansiyelimizin ise yüzde 33 gibi bir kapasitesi değerlendirilmektedir. Aslında şimdilik linyiti kullanmanın gereği de yoktur.
Önümüzdeki yüzyıla baktığımızda, hazırlanan senaryolara göre, petrolün ömrü 40-50 yıl, doğalgaz ve kömürün ömrü de 60-80 yıl olarak tahmin edilmektedir.
21. yüzyılın sonlarına doğru fosil yakıtların azalması, güneş ve rüzgâr gibi alternatif enerji kaynaklarının yeterli potansiyel oluşturmaması sonucu, kaynak mücadelesinin artması ülkeleri alternatif kaynaklara itmeye başlamıştır. Sanayisi gelişmiş ülkeler, şimdiden hidrojenle çalışan otomobil ve santrallerin denemelerini yapıyor ve araştırma-geliştirme çalışmalarını destekliyorlar.
Yakıt olarak hidrojen kullanan ilk uçak ABD’de 1956 yılında denendi. Eski Sovyetler Birliği’nin hidrojenle uçan ilk uçağı ise 1988 yılında yapıldı.
Anlaşılan o ki, dünyadaki fosil enerji kaynakları bir insan ömrü sonra bitecektir. Bu enerji kaynaklarının kullanımında söz sahibi olmak için verilecek mücadele her geçen gün yeni hırlaşmalara gebedir.
Ülkemiz, Karadeniz’in altında kimyasal bir potansiyel olarak duran hidrojen açısından da oldukça şanslıdır. Karadeniz’in suyunun yüzde 90’ı hidrojensülfit içeriyor. Karadeniz’in hidrojensülfit içeren suyundan hidrojen üretimi için literatüre geçmiş bilimsel araştırmaların yanı sıra Bulgaristan’da proje geliştirme çalışmaları sürüyor.
Yüksek verimle kullanılan bir yakıt özelliğine sahip olan hidrojen, sudan ve fosil yakıtlarından da üretilebiliyor. En bol fosil yakıt olan kömürün bir tonu benzine dönüştürüldüğünde bir otobüs 708 kilometre, elektriğe dönüştürüldüğünde 772 kilometre, hidrojene dönüştürüldüğünde ise 1030 kilometre yol yapabilmektedir. Hidrojenin bir özelliği de kimyasal reaksiyon altında bazı metal ve alaşımlarla kolayca büyük miktarda hidrit biçime dönüşebiliyor olmasıdır. Hidrojen depolaması ve taşınmasında kullanılan bu hidritlere ısı verildiğinde hidrojen serbest kalmaktadır. Böylece taşınma sırasında herhangi bir kaza anında petrolde olduğu gibi patlama riski yoktur. İlk olarak metal hidritli çalışan bir aracı ilk kez Mercedes yaparken, halen Almanya, Avustralya ve Kanada donanmasında hidrojen yakıt pilli denizaltılar kullanılmaktadır.
Yakıt pilli elektrik santrallerinin ise yüksek enerji verimlerinin yanı sıra, çok az yer kaplamaları büyük bir avantajdır. Gelecekte tüketicilerin bulundukları yerin yakınına kurulacak yapıt pilli santrallerle iletim ve dağıtım kayıpları olmaksızın gereksinimler karşılanabilecektir. Hatta herkesin evinde bir köşede bulunan küçük bir yakıt pilli santral o evin elektrik ve ısı gereksinimini karşılayacaktır dersek abartmış olmayız.
Yapılan ulusal modellemede, 2010-2015 döneminde hidrojen enerjisi maliyetinin fosil enerji maliyetinin altına düşebileceği, ancak yapılabilecek yerli hidrojen üretiminin 2.3 milyon TEP’in altında kalacağı öngörülüyor. Çalışmada 2020-2025 döneminde yerli hidrojen üretiminin 10 milyon TEP’in üzerine çıkabileceği, 2015 yılından sonra fosil yakıt dışalımını azaltıcı etki yapacağı belirtiliyor. Giderek sağlanacak hidrojen üretimi artışıyla, yerli petrol, doğalgaz ve kömür üretiminin sııfırlanabileceği, 2065 yılında yaklaşık 290 milyon TEP hidrojen üretilebileceği tahmin edilmektedir.
Şimdi bütün bu gelişmelere baktığımızda ülkemizin gereğinden fazla, hatta Bahadır Özgür’ün 19 Kasım’da “Ekonomik Boyut” köşesinde yazdığı gibi, olmayan İran gazına bile hat çekerek abartılmış yatırımlar yapılmasının ülke yararına olmadığı açıktır. Zaten Zonguldak’a ithal kömürle çalışan santral kurmaya uğraşanlardan başka ne beklenebilir ki?
Sorun, toplumsal ve ulusal çıkarların emperyalizmin ve işbirlikçilerin çıkarlarının gerisine itilmesi sorunudur. Bu çarkı tersine döndürmek ise bu çürümüşlükten beslenenlerin değil, zarar gören emekçilerin işidir. Ülkemizde bütün bu alanlarda başarıyı sağlayacak beyin takımı vardır. Yeter ki o bilim insanlarına değer verilip önleri açılsın. Bu ise ancak toplumsal çıkarları kişisel çıkarlarının önünde tutan, bu ülkenin gerçek sahibi olan emekçilerin ülke yönetiminde söz sahibi olmasıyla mümkündür.

  Başa dön

  Fransa Notları..........Yıldız Eren

Floransa ‘İlericiler’ Semineri

Dünya kamuoyunu bir haftadır meşgul eden AGİT Zirvesi’nin başlıca liderleri İstanbul’da, dünya halklarına ve emekçilerine karşı yeni saldırı ve sömürü planlarında görünüşte anlaşarak; sonuçta toplu bir İstanbul hatırası için kamera karşısına geçip gülümseyerek birbirlerinden ayrılıp, bu kez soluğu İtalya’nın Floransa kentinde aldılar.
Geçen hafta sonu, 20-21 Kasım tarihlerinde New York ve Avrupa’nın değişik üniversite ve enstitüleri tarafından organize edilen “Küreselleşmeye Karşı İlericiler Semineri”nde tekrar bir araya gelen 6 devlet ve hükümet başkanı, 21. yüzyıla damgasını vuracak politik akım üzerine tartışıyorlar.
Hafta sonu seminerine katılan ABD Başkanı Bill Clinton ve ilk defa Avrupa’nın başlıca sosyal demokratlarıyla buluşan Brezilya Devlet Başkanı Fernando Henrique Cardoso, İngiltere, İtalya, Fransa ve Almanya başbakanları, 20. yüzyılın bir değerlendirmesiyle bir dizi konuda görüş birliğine varacaklarını ilan ettiler. Toplantıda ilk gün, “Küreselleşme zorunluluğu karşısında sosyal adalet, kalkınma politikasını birleştirmenin olanakları”, “21. yüzyılda demokrasiler, değeri ve sorumlulukları” konuları ele alındı. Son gün ise, mevcut sorunlar karşısında belirlenecek ortak stratejilerde bir anlaşmaya varılırsa, ortak bir patform ilan edilecek.
İlki, Eylül 1998’de New York Üniversitesi ve Amerikan demokratları tarafından tertiplenen seminerin ikincisinde, “sosyal demokratların aralarındaki görüş ayrılıklarının nasıl giderileceği” konusu üzerinde durulması kararlaştırılmıştı. Birçok konuda olduğu gibi politik yapılanmalarda da ayrı bir baş çeken Fransızlar, New York toplantısını nazikçe reddetmişlerdi.
İngiltere Başbakanı Tony Blair’in fikir babalığını yaptığı ve Alman Başbakan Gerhard Schröder’in destek verdiği, ancak Fransa Başbakanı Lionel Jospin’in soğuk baktığı Üçüncü Yol (kapitalizmle sosyalizm arasında!) projesi şimdi yeniden Floransa’da ele alınıyor.
Geçtiğimiz 9 Ekim’de Paris’te yapılan Sosyalist Enternasyonal toplantısında aralarındaki buzlar çözülmüş gibi görünen Jospin ve Blair, Floransa toplantısının ilk gününde yaptıkları açıklamada, ayrılıklarını bir kez daha dışa vurdular. Blair’in “liberal bir kapitalist sistem fikrinin ana kaynağı olacağı üçüncü yol politikası”na karşın, “kapitalizmin kritiğini Marksizmden yararlanarak yapma, sosyalizmin de bazı değerlerini alarak demokratik bir sosyalizm oluşturma” çizgisinin sosyal demokratlara daha uygun olacağını açıklayan Lionel Jospin, AB ortağıyla daha işin başında aynı kulvarda olmadığını ortaya seriyordu. Fransızların bu tutumunun tersine, Clinton ve Brezilya Devlet Başkanı Cardoso ise, Üçüncü Yol fikrine destek çıkarak “kapitalizmle sosyalizm arasındaki yolun ancak liberal, ama sosyal adaletten yana ve değişik kesimler arasında gelir dağılımı uçurumlarını fazla derinleştirmeyecek bir kapitalizm işleyişinden” yana olduklarını vurguladılar. Toplantının evsahipliğini yapan eski “komünist”, şimdiki sosyal demokrat D’Alema ise arada kalarak, şimdilik tutum takınmamayı ve nazik evsahipliği görevini sonuna kadar sürdürmeyi tercih etti.
Pazar akşamı sona eren seminerin sonuçları birkaç gün sonra kamuoyuna sunulur.
Sonuçları itibarıyla çok olağanüstü değerlendirmelerin çıkmasını beklemediğimiz bu toplantıda neler amaçlanıyordu? Son yıllarda kendilerine “yeni” bir kimlik ve politik çizgi arayışı içinde olduklarını sık sık dile getiren bu sözde solcuların ve sosyal demokratların, aslında bir yüzyılın kiniyle bugün bir kez daha yüzyılın başında yaşanan ayrışmanın bir devamı olarak, geçici olarak yenilgiye uğrayan sosyalizme karşı yürüttükleri saldırıyı baka bir kılıfla sunma hazırlığı içinde oldukları biliniyor.
Daha bir hafta önce İstanbul’da dünyanın değişik kıtalarındaki yeraltı ve yerüstü zenginliklerini peşkeş çekmek için iliklerine kadar sömürüp, sefalete ve savaşlara sürükleyenler, birçok bölgede çıkabilecek yeni çatışmaların da sinyallerini vererek ayrıldılar. Birkaç gün sonra ise, sanki dünyadaki sosyal adaletsizliklerin, her gün değişik sınıf ve katmanlar arasından derinleşen uçurumların, bölgesel çatışmaların ve en önemlisi de kapitalist barbarlık ve sömürü sisteminin devamını sağlamak için işbaşında bulunanlar kendileri değilmiş gibi, “insanlığın geleceğini ve yaşantısını iyileştirmeyi” tartışmaya yelteniyorlar.
Bu yüzyılın başında yaşanan proleter sosyalistlerle, sınıfı burjuvazinin yedeğine takmaya çalışan sosyal demokratlar arasındaki ayrışma yeni bir yüzyıla girerken devam ediyor.
Önümüzdeki hafta, Floransa toplantısının “ilericiliği”nin, özünde sosyalizme ve ilericilik adına tüm değerlere bir saldırı birliği olduğunu ele alacağız.

 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net