www.evrensel.net  |  emek.net  |  arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Politika

Ekonomi

Dünya

Kültür-Sanat

Toplum-Yaşam

Medya

Dosya

Köşe Yazıları



Gerçek ____ İ. Sabri Durmaz
‘Dumanlı hava’da ‘güvenli’ yolculuk

Konumuz ____ Güngör Gençay
Kışlalı cinayetinin çağrıştırdıkları

Somut ____ Erhan Yıldırım
1999 yılının şokları

Tırtıl ____ Erdal Şekeroğlu
Doğada yaşam

Dünyaya Bakış ____ Taylan Bilgiç
Çevik Bir niye ödül aldı?

  Gerçek..........İ. Sabri Durmaz

‘Dumanlı hava’da ‘güvenli’ yolculuk

Türkiye’de politika üzerine yazanların, “kaleminin ucuna” en çok takılan deyimlerden birisi “Kurt dumanlı havayı sever” deyimi olsa gerek. Daha doğrusu, ülke yıllardır; bir “dumanlı hava”dan çıkmadan; sanki bir “duman makinesi” ortalığı yeniden “duman”a boğmaktadır.
Kurtlar da çok elbette. Depremi fırsat bilip “tahkimi”, “sosyal güvenlik karşı reformu”nu çıkaran “kurtlar”, şimdi de yeni saldırılarını Kışlalı’nın öldürülmesi sonrasında ortalığı kapsayacağı anlaşılan “kesif duman” altında sürdürmeyi planlamaktadırlar. Bütün veriler, şimdiden bunu göstermektedir.
Kuşkusuz “kurtlar”ın en başında; asker müdahalesinin yol açıcılığında ülkedeki çürümüş ekonomik ve siyasal sistemi yeniden düzenlemek isteyenler yer almaktadır.
Kışlalı’nın öldürülmesini vesile bilip; “kendisini hedef gösteren” (“Bundan sonra öldürülecekler listesinin başında ben varım” diye ortalığı karıştıran Başsavcı, adeta kendisini kendisi hedef gösteriyor.) Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş; bugünkü baskı ve terörü yetersiz bulmuş olmalı ki; yeni yasal düzenlemeler istedi. (Dün, Evrensel ve diğer gazeteler Başsavcı’nın istediği değişikliklerin ne olduğunu verdiler.) Ancak bu yeni yasalar ve yasaklar isteme, Başsavcı’nın kişisel bir isteği olarak görülemez. Tam tersine, kendilerini 28 Şubat kararlarıyla ifade eden asker ve sivil güç odaklarının da bir hayli zamandan beri bu tür istekleri dillendirdikleri, ortaya çıkan her fırsatı bunu dayatmak için kullandıkları ve kullanacakları görülüyor. Yeniden cumhurbaşkanı seçilmek isteyenler; halk indinde itibar yitirip de bugün bulundukları iktidar koltuklarını terk etme korkusu taşıyanlar da bu dumanlı ortamdan yararlanarak “ömürlerini uzatmak” isteyeceklerdir.
Özelleştirmeciler, sosyal güvenlik sistemini tümden tasfiye etmek için yasal hazırlıklarını tamamlayanlar, iş yasalarında kuralsızlığı önleyen yasa maddelerini değiştirmek isteyenler, esnek çalışmayı yaygınlaştırmak için fırsat kollayanlar, bu “dumanlı hava”dan yararlanmak isteyenler, “kurtların safında”dır.
Sadece, bunlar; işçilerin, emekçilerin, halkın karşısında açıkça yer alanlar değil, “dumanlı hava”yı sevenler. Sendikal bürokrasi de; “dumanlı hava”ya bayılanların arasında yer almaktadır.
Her işçi eyleminde “Aman yine bir şeyler olacak”, “Bizi de sermaye ile hükümetle karşı karşıya getirecekler” diye yüreği ağzına gelen sendika bürokratları; “dumanlı hava”dan yararlanarak işçi düşmanı yasa ve uygulamaları hayata geçirenlere “çanak tutmak”ta tereddüt etmeyecektir.
Fabrikalarını kapatmak isteyenlere karşı bugün fabrikalarını işgal etmek zorunda kalan Sümerbank işçileri, “devir teslim”leri engellemek için her gün diken üstünde nöbet tutan santral işçileri, Telekom ve Petkim gibi ülkenin en temel kuruluşlarında çalışan yüzbinlerce işçi, sendikal hakların isteyen kamu emekçileri; elbette ortama sıkılan dumanın niteliğini “analiz” edip, antidemokratik heveslere, ülkeye “deli gömleği” giydirme amacı güdenlere prim vermemelidir. Ama bu toz duman altında, kendi en temel haklarının “güme götürülmesi”ne de izin vermemelidir. Bunun yolunun ise “yerel platformlar”ın acilen devreye sokulmasından geçtiği anlaşılmaktadır.
Nitekim, sınıftan yana sendikacılar, ileri işçi kesimleri, kamu emekçilerinin ileri unsurları bu gerçeği görmüştür. Nerede bir işçi, emekçi toplantısı yapılsa; “Emek Platformu’nun toplanması” ve “yerel emek platformları”nın oluşturulması “çağrısı” çıkmaktadır. Eğer “çağrı yapanlar” bu platformları oluşturmak için “adım atarlar”sa; “yerel emek platformları”nın hızla oluşacağı anlaşılmaktadır. Bu “dumanlı ortam”da olup biteni yakından izlemek ve il il, ilçe ilçe, işletme işletme bir mücadele için bu platformların oluşmasının gereği ortada olduğu gibi; merkezi “Emek Platformu”nun yeniden işlerlik kazanması ve sendikal bürokrasinin oyunlarına kurban olmasının önlenmesi de, yerel platformların hızla oluşması ve etkin bir tutum almasıyla doğrudan ilgilidir. Son altı ay içinde ülkede yaşananlar bunu açıkça göstermiştir. Özellikle ülkeyi yöneten güç odaklarının provokasyonlarla, halkta infial uyandıracak yöntemlerle politika yaptığı ortamda işçilerin, emekçilerin sadece “tepelerde” değil, “bölgelerde” ve işletmelerde de örgütlenmiş olması, her işletmenin bir mücadele merkezi olması amacıyla örgütlenmesi son derece önemlidir.
Görünen o ki; önümüzdeki günlerde “dumanın kesafeti” artacaktır. Bu “kesafet artışı” kurtların heveslerini artırdığı gibi, aralarındaki dalaşmayı da artırır. Bu yüzden de emekçiler; hem ülke çıkarlarını, demokratik ve bağımsız Türkiye hem de kendi haklarını koruma ve geliştirme mücadelesini daha bir özenle sürdürmek zorundadır. Dumanı dağıtacak olan da; “duman”ın, “dumanlı havayı sevenler”in de işine yaramadığını herkesin görmesidir.

 
Başa dön

  Konumuz..........Güngör Gençay

Kışlalı cinayetinin çağrıştırdıkları

Ülkemiz de diğer geri kalmış olanlar gibi, doğanın yaptığı deprem, su baskını, çığ ve benzeri yıkımlardan, olması gerekinin üzerinde zarar görüyor. Dolaylı zarar görenler bir yana, denizdeki balık da, toprağın altındaki börtü böcek de, üstündeki insan da taşınır ve taşınmaz mallarıyla birlikte, bu yıkımlardan payını alıyor.
Yetkililer tarafından dünya ölçeğinde bilimsel açıklamaları yapılan bu yıkımların tekrarlanmaması ve can kaybının en aza indirgenmesi için de, doğa değiştirilmeye, insanca yaşamaya en elverişli bir biçime getirilmeye çalışılıyor.
Çünkü, aslolan insan ve insana ilişkin değerlerin yüceltilmesi, insan emeğinin saygın hale gelmesi vazgeçilemeyecek bir amaç olsa da; hayatın içinde tam tersiyle karşılaşılıyor. Sömürülen ülkelerde hedefi toplu olarak ya da kişi olarak yine insanlar oluşturuyorlar. Çorum, Kahramanmaraş, Gazi Mahallesi olayları, Güneydoğu’da yıllarca sürdürülen savaş ve 1 Mayıs katliamı, hesabı kitabı önceden yapılmış toplu kıyımların yalnızca bazılarıdır. Eğer bu kıyımları kişilere kadar indirgeyecek olursak, kitap boyutuna varan listeler oluşur önümüzde. Bu kişi kıyımları zincirine, son halka olarak da Ahmet Taner Kışlalı eklendi.
Ahmet Taner Kışlalı’yı öldürmek isteyenler, kuşkusuz kendilerine yetecek olan nedenleri bulacak ya da yaratacaklardır. Ama, ne kadar zor olsa da, insan olmanın öldürülmemek için yeter neden olacağı bir dünyayı özlüyoruz. Kayıplarla da olsa, bu güzel dünyaya ulaşan yol elbette açılacak. Çünkü, öldürülen insanların tümü, halkın aydınlanması yolunda mücadele veren, iktidarlarla çelişen, başka bir deyişle; onların kovanlarına çomak sokan insanlardı. Onun için muhalif ve aydınlanmacı kimliklerinden ötürü hiçbirinin katili yakalanmadı.
Diğer yitiklerimizde olduğu gibi, Ahmet Taner Kışlalı’nın öldürülmesinden sonra da öncekilere benzer beyanatlar verildi. Resmi ağızlardan katillerin yakalanacağına ve hesap sorulacağına ilişkin sözler söylendi. Kamuoyunda ise, bütün bu olanların yorumu yapıldı. Yine de insanların büyük bir çoğunluğu; inanmakla inanmamak arasında kaldı.
Herkes fısıltıyla da olsa, kahve köşelerinde, sokaklarda yürürken ya da evlerinde otururken birbirine soruyor.
Uğur Mumcu cinayetinde kullanılan ve 25 kilosu emniyette kaybolan patlayıcıların, daha sonra Kışlalı cinayetinde kullanılması; ister istemez organize bir cinayet karşısında olduğumuzu hatırlatıyor.
Hedef şaşırtması yönünden fazlaca bir önemi olmasa da Kışlalı’nın ölümü sonrasında, Ankara’da oynanan Şekerspor-Yozgatspor ve Elazığ’da oynanan Elazığ-Malatya maçlarında meydana gelen insanlık dışı olaylar, acaba bir rastlantı mı?
Tahkim ve özelleştirmeye hız kazandırılmasının, bu cinayetle bağlantısı hangi noktada?
Daha da önemlisi, devlet bu işin neresinde duruyor?
1 Mayıs 1977 katliamından bu yana yirmi iki yıl geçti. Kontrgerilla tarafından gerçekleştirildiği kesinleşen bu toplu kıyımın gerçek failleri açığa çıkmadı ve hâlâ hesap vermedi. Mark ve dolar insanların hayatında alabildiğine yükselişe geçerken, insanın kendisi, inanılmaz bir değer kaybına uğratıldı. Söylemesi zor olsa da, eşyadan daha da ucuzlatıldı.
Karanlıklarını fırtına gibi estirenler; hem insanları diledikleri gibi sömürüyor, hem ülkeyi peşkeş çekiyor hem de ölüm kusuyorlar.
Karşısındakine bakarken gözlerini kaçırmayanlar, hiç zaman kaybetmeden birbirlerine sormalılar.
Ne zamana kadar?

  Başa dön

  Somut..........Erhan Yıldırım

1999 yılının şokları

Türkiye 1999 yılına negatif bir büyüme oranı ile girmiştir. Bu, 1980 sonrası 1994 yılındaki negatif büyümeden sonra ikinci kez ortaya çıkmaktadır. 1999 yılında, ülkede kronik hale gelen enflasyonun devamı yüksekliği, işsizlik ve durgunluk, kamu açıkları ve yüksek faizler, artan enerji maliyetleri ve üretkenlik düşüşleri, kapasite kullanım oranlarındaki düşmeler, para otoritelerinin para arzını kontrol etmede zorlanmaları, ekonomik açıdan ülkenin kriz içinde bulunduğunu göstermektedir. Kriz sadece ekonomik bir olgu olmayıp sosyal ve politik yaşamda da kendini göstermektedir.
1999 yılı nisan ayında yapılan seçimler beklenmedik bir şekilde sonuçlanmış ve MHP ikinci büyük parti konumuna gelmiştir. Hükümetin kurulmasında başlangıçta sorunlar ortaya çıkmışsa da, bu sorunlar uzlaşma yolu ile çözümlenmiş ve Meclis’te çoğunluğa dayalı bir hükümet kurulmuştur. Hükümetin kurulması politik açıdan ortaya çıkacak krizi görünürde önlemiş ise de, partiler arasındaki çelişkilerin giderek keskinleşmesine yol açmaktadır. Parti liderlerinin başarısızlıkları, politik partilerin sosyal çatışmaları kontrol etmedeki yeteneksizlikleri krizin en önemli politik göstergeleri olarak karşımıza çıkmaktadır.
Sosyal yaşamda ise giderek artan eşitsizlikler, uyuşturucu kullanımında, boşanma ve aile içi şiddette gözlenen artışlar, bireyciliğin görülmedik boyutlara ulaşması, geleneksel otoriteye karşı çıkışlar, krizin sosyal boyutlarını göstermektedir.
Ekonomik, sosyal ve politik açılardan bu durumda bulunan ülkemiz, yaz ayında Marmara depremi ile sarsılmıştır. Bu doğal afetin açtığı yaralar halen sarılmamakla birlikte, ülkemizde toplumsal bir dayanışmanın tohumlarının atılmasına yol açmıştır. Ülke bu şokun etkisini üzerinden atamamışken, Yargıtay başkanının yeni adli yılı açış konuşması ile, bu kez, sosyal ve politik bir şok ile karşılaşmıştır. Üzerinde uzun süre tartışma yaratan bu konuşma giderek gündemden düşmüş ve yerini IMF ile yapılan görüşmeler ve yapılması planlanan stand-by anlaşması almıştır.
Türkiye’nin IMF ile yapmayı planladığı stand-by anlaşmasına uygun olarak hazırladığı 2000 yılı bütçesinin, Plan ve Bütçe Komisyonu’na sunulmasının hemen ardından, tüm ülkeyi yasa boğan Prof. Dr. Taner Kışlalı’nın bir suikast sonucu öldürülmesi, ülkede yeni bir şokun doğmasına yol açmıştır.
Prof. Dr. Taner Kışlalı, ülkeyi kaosa sürüklemek isteyen güçler tarafından öldürülmüştür. Bu cinayetin çözülmesi, bundan önce işlenmiş ve faili meçhul olarak kalmış cinayetlerin de aydınlanmasını sağlayacaktır. Bu nedenle tüm toplumsal kesimlerin, bu cinayetin aydınlanması için çaba göstermeleri ve olayın takipçisi olması gerekmektedir.
Prof. Dr. Taner Kışlalı’nın ailesine ve tüm ulusumuza başsağlığı dilerim.

  Başa dön

  Tırtıl..........Erdal Şekeroğlu

Doğada yaşam

Doğada büyük bir çoğunluğu yeşil bitkilerden oluşan üreticiler ile bunun üst basamaklarındaki otçul ve etçillerde oluşan tüketiciler iç içe yaşar. Havadan aldığı gazları topraktan aldığı su ile harmanlar, güneş enerjisini kullanarak hem kendisi hem de tüketiciler için besin üretir. Bazıları soğuk zamanlarda yapraklarını dökerek dinlenmeye çekilir. İbreliler gibi birçoğu ise yıl boyu, durmaksızın üretir. Otçullar kendilerine sunulan bu besinle yaşamlarını sürdürüp çoğalırken kendileri üzerinde beslenen avcılara yani etçillere yaşam kaynağı olurlar. Bir grup daha vardır ki doğa onsuz yaşamını sürdüremez; çürükçüller. Onlar ister üretici ister tüketici, hangi gruptan olursa onların atıklarını hızla parçalayarak yaşarlarken, atıkların yeniden kullanımını sağlarlar. Doğa yasası bize hep öğretildiği gibi “güçlü zayıfı yutar” değildir. Bunun tam tersi, besin zinciri içerisinde her basamak bir alttaki basamaktan yalnızca yaşamı için gerektiği kadarını tüketir. Tüketirken de dayanıksız olanları seçer ki avının gelecek nesilleri geride kalan güçlülerden oluşsun. Temel kural herkesin kendi payına düşenle yaşamasıdır.
Doğa kesinlikle sömürüye izin vermez. Herkes bunu bildiği için, ne yazılı bir anayasa, ne mahkeme, ne hakim, ne savcı ne de cezaevleri vardır. Karınca ister kentte isterse kırsal kesimde yaşasın. Oturduğu evden tutun da sürdürdüğü yaşam şekline kadar her şey aynıdır. Bazıları gecekonduda otururken bazıları aşırı lüks konutlarda keyif sürmez, süremez çünkü doğa hepiniz eşitsinizdir diye kuralını koymuştur. Geri kalmış bölgelerde yaşayanların üç oyu büyük kentlerde yaşayanların tek oyu ile eşdeğer sayılsın diye saçma bir öneri kimsenin aklına gelmez. Doğa hizmetini ayrım yapmadan dağıttığı için yaşamda ayrıcalık yoktur. Kimsenin telefonu dinlenmez, mektupları açılmaz doğal yaşamda. Orada yaşam herkese açıktır zaten; onlar burunlarını başkalarının işine sokmazlar. Zaten tutukevlerinde yaşamlarını dört duvar arasında geçirenlere saldırmak da kimsenin aklına gelmez. Zira onların cezaevleri yoktur. Olmuş olsaydı eminim ki saldırmak yerine oradaki düzeni yaşanabilir duruma getirmek için çaba gösterirlerdi.
En yırtıcı aslanlar bile yalnızca karınları aç olduğunda kendisini ve çocuklarını doyurmak için avlanır. Diğer zamanlarda en lezzetli av yanından geçse bile başını çevirip bakmaz. Gizlice bombalar koyarak hunharca cinayetler işlemezler, başkalarının işlemesine de izin vermezler. Zira onlar hayvandır, hayvan gibi yaşarlar. İnsanlıklarını unutup caniye dönüşmezler.
e-posta:
seker@pamuk.cu.edu.tr

  Başa dön

  Dünyaya Bakış..........Taylan Bilgiç

Çevik Bir niye ödül aldı?

ABD’deki en güçlü Yahudi lobi kuruluşlarından Musevi Ulusal Güvenlik Enstitüsü (JINSA), Emekli Orgeneral Çevik Bir’e “uluslararası liderlik” ödülü verdi. Çevik Bir, önceki gün, ödülünü kalabalık bir davetli topluluğu önünde JINSA Danışma Kurulu Başkanı David Steinmann’dan aldı. Steinmann, ayrıca “seçkin bir banker ve işadamı” olarak biliniyor. Peki Çevik Bir, İsrail lobisinden ödül almak için ne yaptı? Açıklanan neden, Bir’in “Somali’de BM gücü komutanlığı yaptığı sıradaki başarıları” ile, “Türk-Amerikan ve Türk-İsrail ilişkilerine yaptığı katkılar”.
Emekli olmasına rağmen, ordu ve genel olarak devlet nezdinde hâlâ “itibar sahibi” olan bir generale ödül veren JINSA’nın nasıl bir kuruluş olduğuna yakından bakmakta fayda var. JINSA, kendisini “Amerikan-İsrail ilişkilerinin ilelebet sürmesine” adamış bir lobi örgütü. Elbette, ABD’nin İsrail ile ilişkilerini sürdürmek için böylesi gruplardan “baskı” görmesine gerek yok, ancak JINSA ve benzerleri, faaliyetlerini esas olarak kamuoyu önünde, Kongre ve Temsilciler Meclisi gibi “seçilmiş yöneticiler” nezdinde yürütüyorlar. Görevleri, ABD’li ve İsrailli yöneticilerin kapalı kapılar ardında aldıkları kararları “meşrulaştırmak”. JINSA, bu faaliyeti “Amerikan kamuoyunu eğitmek” olarak tanımlıyor.
JINSA, 1973’teki Yom Kippur Savaşı’ndan sonra, ABD yönetiminin isteği üzerine kuruldu. O dönemin acil ihtiyacı, Amerikan halkının, Arap halklarına yönelik İsrail terörünü “haklı görmesi” amacıyla yoğun bir dezenformasyon kampanyası yürütülmesiydi. İsrail yanlısı örgütler tarafından eldeki her araç kullanılarak yürütülen propagandanın izleri bugün bile görülebilir: Kaçımız, “kefiyeli Arap teröristler”i yenip dünyayı kurtaran Amerikalıların anlatıldığı filmlerden kurtulabilmişizdir acaba?
Merkezi başkent Washington’da bulunan JINSA, Şubat 1996’da bizzat Çevik Bir tarafından imzalanan “tarihi askeri eğitim anlaşması”ndan bu yana, sadece İsrail için değil, Türkiye için de lobi yapıyor. The Economist’in bir yorumuna göre, “Türkiye, Washington’daki güçlü Yahudi lobisinin desteğini almaktan memnun”. Wall Street Journal ise, “JINSA ve AIPAC gibi etkili İsrail lobilerinin gündeminde, artık Türk çıkarları da var” diyor. Bu lobinin ilk “kıyağı”, ABD Kongresi’nin iki fırkateynin Türkiye’ye teslimine yönelik muhalefetini ortadan kaldırmak oldu. Ardından, Çevik Bir’in katıldığına benzer toplantılar düzenlenerek, Türk ve Amerikalı generaller bir araya getirilmeye başlandı.
İsrail lobisinin elinden ilk ödülü almak “şerefi” ise Mesut Yılmaz’a ait: Aralık 1997’de başbakan olarak Washington’a giden Yılmaz, Anti-Karalama Birliği (ADL) adlı Yahudi örgütünden “seçkin devlet adamı” ödülü almıştı.
Bütün bu ödül ve pohpohlamalarının asıl nedeni, elbette, ne Mesut Yılmaz’ın “seçkin devlet adamlığı”, ne de Çevik Bir’in Somali maceraları. Asıl neden, çerçevesi ABD tarafından belirlenen Türkiye-İsrail stratejik ittifakı. Şubat 1996’da imzalanan ilk anlaşmadan altı ay sonra, ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki gözdesi olan iki ülke arasında bir askeri sanayii işbirliği anlaşması imzalandı. Bu anlaşma, ittifakın saldırgan niteliğinin ilk göstergesiydi; birkaç ay içinde İsrail uçakları “Türk semalarında” eğitim uçuşları yapmaya başlamıştı bile. Ardından, ticari anlaşmalar, ortak silah projeleri ve istihbarat alanında işbirliği geldi.
Progressive dergisinden Jennifer Washburn, geçtiğimiz yıl yazdığı makalesinde, Türkiye’nin bu anlaşmayla birlikte hızlandırdığı ordu modernizasyonu projesini, Ortadoğu halkları için en önemli güncel tehditlerden biri olarak değerlendiriyor. Washburn önemli bir ayrıntıya da dikkat çekiyor: ABD, insan hakları, Kürt sorunu gibi nedenlerle bir şekilde Türkiye’ye silah satışını dondurmak durumunda kalır -veya Türkiye üzerinde baskı kurmak amacıyla durdurmak isterse- satış İsrail üzerinden devam edebilecek. Türkiye’nin yaptığı silah ithalatının yüzde 80’i Amerikan kökenli; ayrıca Türk devleti, önümüzdeki 25 yıl içinde, ordu modernizasyonu için tam 150 milyar doları, yani 70 katrilyon lirayı gözden çıkarmış durumda. İsrail lobisinin pohpohlamalarında, bu dev pastadan daha çok pay kapma isteğinin yeri büyük. Nitekim, İsrail ile Türkiye arasında bir dizi silah satış ve ortak üretim anlaşması imzalandı bile. Bunlardan biri, Türk F-4 ve -5 savaş uçaklarının terfisiyle ilgili, 715 milyon dolarlık bir proje. Diğer bir anlaşmaya göre, Türkiye, İsrail’den 200 adet Popeye füzesi satın alacak. Mayıs 1997’de, iki ülke, gelişmiş Popeye-2 füzelerini ortak üretmeye karar verdi. Bundan bir yıl sonra ise, İsrail-ABD yapımı Arrow füzesine benzer bir orta menzilli füze geliştirmek için yeni bir anlaşmaya imza atıldı.
Elbette, Türkiye-İsrail ittifakı sadece silah satışından ibaret değil. Satın alınacak silahları kullanmak da gerek! Bu silahların nerelerde kullanılabileceği, 1998 başlarında Washington’daki eski bir Türk büyükelçisi tarafından dile getirilmişti. Buna göre, “Eğer Irak İsrail’e füze saldırısında bulunursa İsrail, Türk hava sahasını kullanabilecek”ti. Zaten, İsrail uçaklarının aylardır, hava sahamızı kullanarak İran, Irak ve Suriye hakkında casusluk yaptığı yönündeki haberler yalanlanmış değil. Türk-İsrail ittifakının kısa vadedeki ilk hedefi de, bu üç ülkeyi Amerikan politikaları ekseninde hizaya getirmek zaten. Önceki gün Çevik Bir ile oldukça “samimi” pozlar veren Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü yöneticisi Alan Makovsky, Türkiye-İsrail ittifakının “özellikle Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad’a gözdağı vermeyi” amaçladığını söylüyor. Türkiye’nin eski ABD Büyükelçisi Şükrü Elekdağ da, geçen yıl Milliyet’te yaptığı bir yorumda, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkmak zorunda kalmasını, Esad üzerindeki Türkiye-İsrail-ABD baskısına bağlayarak bu görüşü destekliyordu.
İsrail Başbakanı Barak’ın Türkiye ziyareti sırasında kapsamı daha da genişletilen Türkiye-İsrail ittifakı, stratejik olarak, Ortadoğu’daki Amerikan çıkarlarının tehdit ve gerekirse güç kullanımı ile korunmasına hizmet ediyor. Türk ve Kürt emekçileri, Amerikan güdümlü hükümetlerin bizi ABD çıkarlarının peşinde savaş oyunlarına sürüklemesinin kendilerine ne getireceğini sorgulamalıdır.

 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net