www.evrensel.net  |  emek.net  |  arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Politika

Ekonomi

Dünya

Kültür-Sanat

Toplum-Yaşam

Medya

Dosya

Köşe Yazıları



‘Hemen gitmek istedik ama...’
Zonguldaklı ve Bartınlı madenciler, depremin ertesi günü Adapazarı’na ulaşmışlar. Ama kendileriyle ilgilenecek hiç kimse bulamamışlar. Diyorlar ki: “İsteseler bütün madenciler birkaç saat içinde burada olurdu ve çok can kurtulurdu..."

‘Burası afet bölgesi, burada paylaşacağız’
İnsanlar göçüklerde canla başla çalışarak canlı ya da cansız deprem kurbanlarını çıkarmaya çalışırken, artık kimse devletin yardım edeceğini düşünmüyor. Yaralarını sarmaya çalışan halk, devletin kendi devletleri olmadığını söylüyor.


‘Hemen gitmek istedik ama...’
Öznur Oğuz
“Biz deprem felaketinin hemen ardından madenlerimize gidip isimlerimizi yazdırdık. Bir an önce deprem bölgelerine gidip insanlarımızı kurtarmak istedik. Biz madenciyiz, yıkıntıların altına sızmayı, yedi kat yerin dibine girmeyi biliriz. Bizim işimiz de bu zaten” diyor Zonguldak ve Bartın maden ocaklarından 40’ar ve 100’er kişilik gruplar halinde gelen maden işçileri. Yüzlerinin karasıyla koşup gelmişler ilk günden itibaren. Dönüşümlü gruplar halinde geliyorlar, hem herkes bu acıyı paylaşsın hem de çalışmadan verim alınabilsin diye.
Zonguldak maden işçileri, Adapazarı valilik binasının hemen karşısında yer tutmuş. Halk, enkazların altından ses duyarsa ya da cesetlerini bulursa çağırsınlar onları diye. Halkla kendi aralarında kurdukları bu organizasyonun içinde hiçbir devlet yetkilisinin ve kurumunun işi yok. Bartınlı maden işçileri ise yer bile bulamamışlar. Gece 24.00’te Adapazarı’na indiklerinde nereden geldiklerini ve kim olduklarını kimse sormamış onlara. Yer de göstermemişler, hangi enkazda çalışma yürüteceklerini de. Bartınlı maden işçileri de kısa bir değerlendirmenin ardından bir cadde seçmişler kendilerine, başlamışlar kazmaya. Bazıları canlı çıkartmış, çoğu da artık parçalanmaya yüz tutmuş cesetleri.
Devlet isteseydi...
Enkaz yığınlarının arasından çıkardıkları her ceset onların da içini yıkmış. Çünkü onlar canlı çıkarmaya gelmişler, ceset çıkarmaya değil. “Maden işçisinin hepsini toplamak çok kolaydır. Şehir merkezinde bir anons yaparsın, kimi evinden, kimi uykusundan, kimi madenden çıkar toplanır. Devlet bunu 1-2 saatte yapardı isteseydi. Ancak görünen o ki onlar bizi buraya ceset çıkarmaya getirmişler” diyor hepsi. Yetkililer organizasyon yapsalardı o güne kadar çıkardıkları cesetlerin yüzde 15’ini canlı çıkaracaklarını ısrarla söylüyorlar.
Yerli ve yabancı uzmanların enkazların altında belirledikleri canlı ya da cesetleri çıkarmak için ‘Gelin bunları çıkartın’ diye çağırdıkları madenciler, tereddütsüz girdikleri enkazlardan daha fazla canlı kurtarabilecekleri umutlarını, kendi deyimleriyle ‘utanmadan Bursa vali yardımcısı olduğunu söyleyen’ devlet yetkilisinin verdiği yanıtla yitiriyorlar. Devletin vatandaşını kurtarmaya değil bir an önce bu işten kurtulmaya çalıştığını düşünüyorlar. Müftülüğün depolarını dolduran onlarca ton kefen bezi ve kirece rağmen enkaz altından çıkan ve çöp torbalarına konduğu için parçalanan cesetleri bile umursamayan devlete öfkeliler maden işçileri.
Hepsinin üzeri enkazların içine girdikleri için çiziklerle, yara bereyle dolu. Ancak ne tetanoz aşısı vurulmuş onlara ne de başka bir ilaç verilmiş. Yemeklerini de kendileri temin etmişler. Onlar buraya zaten gönüllü geldiklerini ve yemek verilmemesini de sorun etmediklerini söylerken kırgınlıklarını da gizleyemiyorlar. Kendilerinin de çoluk çocukları olduğunu hatırlatıyorlar.
Madenciler öfkeli
Elmas Oteli’nde deprem olduğu gün düğün olduğunu ve içinde 150-200 kişinin bulunduğunu bildikleri halde daha kimsenin enkazın yanından bile geçmemesine, İnternet Cafe’nin enkazında günlerce matkap ucuyla duvarı delmeye çalışan 1971 doğumlu gencin cesedine dökecek kireç bulamamalarına öfkeliler. Devletin halkı çaresizliğe terk etmesine kızıyorlar. Aynı devletin daha önce de olduğu gibi sel, yangın gibi afetlerin ardından ‘ekonomimiz bozuk’ diye halkına yüksek rakamlı enflasyon ‘hediye edeceğini’ de biliyorlar.
Yorgun argın ve daha da önemlisi biriktirdikleri acı ve öfkeyle kendilerini ocaklarına götürecek otobüslerinin gelmesini bekleyen madenciler, yeni gelecek gruba işleri devretmek üzere hazırlanırken şunları söylüyorlar: “Hani Kuzuların Sessizliği filmi vardı. Ondaki gibi, biz de içimizdeki kuzuların sesini susturarak gidyoruz, daha fazla canlı kurtarabilecekken boş dönmenin acısıyla devrediyoruz görevimizi.”

Başa dön


‘Burası afet bölgesi, burada paylaşacağız’
Muzaffer Özkurt
Deprem sonrası 10 bin konutun yıkıldığı ve 12 binden fazla insanın yıkılan binaların altında kaldığı Gölcük... Yardımların durmadığı, dozerlerin ve vinçlerin yollarda eksik olmadığı, ama sivil halka ait evlerde çalışma yapılmayan kent. Tüm yardımların askeri bölgede toplandığı ve arta kalanların da halka verildiği deprem bölgesi. İnsanlara çadır verilmeyen, çöpleri toplanmayan ama yine de kendinden olana, halktan olana yardım etmek için canını dişine takmış insanların yaşadığı Gölcük...
Gölcük’te insanlar parklarda ve otogarda çarşaflardan kurdukları barakalarda yaşıyorlar. Bu barakalar evi yıkılmış, yıkılacak duruma gelmiş insanların yanında felaketi duyup da yakınlarının ve mağdur insanların yardımına koşan insanları da karşılıyor. Eskiden otogar olarak kullanılan alanda kurulan barakalarda yaşayan bir ailenin yanına gidiyoruz. Bizi afet bölgesinin kendine has sıcaklığı ile karşılıyorlar. Hemen buyur edip ellerinde ne varsa bize sunup, karnımızın aç olup olmadığından, çay isteyip istemediğimize kadar her şeyi soruyorlar. Her ne kadar kendilerinin daha çok ihtiyacı olduğunu söylesek de, “Burası afet bölgesi. Burada paylaşacağız” sözünü işitiyoruz insanlardan. Kadınlar yemek ve temizlikle uğraşırken erkekler de bütün gün göçüklerde canlı, cansız insanları çıkartmaya çalışıyorlar.
‘Bu halk olmasa ölürüz’
Evlerine buyur edildiğimiz aileden Ahmet Çelebi’nin, “Buyur otur rahatına bak” sözüyle konuşmaya başlıyoruz. Zonguldak’ta madenden emekli olan Çelebi buraya akrabalarına yardım etmeye gelmiş. Çelebi, “Bu halk olmasa ölürüz” diyerek başlıyor söze ve ekliyor: “Buralarda halka halktan başka değer veren yok.” Yardımların çoğunun askeriyeye götürüldüğünü belirten Çelebi, halk için kimsenin kılını bile kıpırdatmadığını anlatıyor. Kendilerine bir açıklama yapılması gerektiğini ifade eden Çelebi, çalışmalara katıldıklarını ama araç eksikliğinden çoğu zaman ellerinin kollarının bağlandığını kaydediyor. “Bir kırıcı ve bir de kaldırıcı lazım. Bunlar olmayınca bir şey yapılmıyor. İnsanlar göçük altında can veriyor” diyen Çelebi, “Ecevit bunları duysun” diyor. Bulundukları yerin etrafındaki çöpleri gösteren Çelebi, “Burada pislik içinde oturuyoruz” diyor ve çok yakında salgın hastalıkların başlayacağına dikkat çekiyor.
Şimdiye kadar devlet tarafından hiçbir yardım yapılmadığını söyleyen Çelebi, askeriyede çöplerin her gün düzenli olarak toplandığını anlatıyor. Gölcük’te sabah akşam çalıştıklarını ve ceset çıkardıklarını kaydeden Çelebi, kendisi gibi gelen gönüllü işçilerle çalıştıklarını ifade ediyor. Halk olmasa açlıktan ve susuzluktan öleceklerini vurgulayan Çelebi, ilaçlama yapılmamasından yakınıyor. Özellikle çadır verilmemesine çok kızan madenci, “Yardım için geldik buraya, ama yağmur yağarsa ne hale geliriz?” diye soruyor. Halkın artık acılardan robotlaştığını dile getiren Çelebi, yolları düzenlemek için bile halkın çalıştığını, polislerin hiçbirinin çalışmadığını anlatıyor. Devletin insanları yönlendirmediğini belirten Çelebi, “Devlet yok. Ben devletin olduğuna inanmıyorum” diyor.

Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net