www.evrensel.net  | Evrensel Kitap arşiv  |  linkler  | posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Yolu belli bir gemi
“Küllük Anıları”nın yazarı Nevzad Odyakmaz ile yeni şiir kitabını ve Türkiye’de şiirin durumunu konuştuk

Mahalli’nin Yeni Şafak
   serüveni kitap oldu

Gazeteci Hüsnü Mahalli, Yeni Şafak serüvenini kitaplaştırdı. Kitapta Mahalli’nin, sert bulunup gazetede yayımlanmamış yazıları da var

Beni sen anlat!
Ortadoğu Tarih Akademisi Kolektifi’nin Ağustos 2004 tarihinde başlattığı bir çalışma sonucu ortaya çıkan, ‘Ben Öldüm Beni Sen Anlat’ adlı kitap, Belge Yayınları’ndan çıktı.


Yolu belli bir gemi
Kadir İncesu
Nevzad Odyakmaz’ın bugüne kadar yayınlanan “Üç Yön”, “Kuşliman”, “Elleri Bir Etmeli”, “Şiir Çıkartması”, “Öteyaz” ve “Zaman Ey Düş” adlı kitapları Mep Kitap tarafından “Yolu Belli Bir Gemi” adıyla bir arada yayınlandı. “Yolu Belli Bir Gemi”de daha önce kitaplarına girmemiş 1934-1957 dönemine ait şiirlerle yeni şiirleri de yer alıyor. Odyakmaz ile şiir anlayışı, Türkiye’de şiirin durumu ve Küllük Kahvesi’ni konuştuk.
Çocukluğunuz ve gençliğiniz çok zor bir döneme (2. Dünya Savaşı Yılları) rastlıyor. Yaşadıklarınız şiirinizi ne kadar etkiledi?
İlkokulda Lami adında bir arkadaşımla duvar dergisi çıkarırdık. Yazılarını elle özene bezene yazardık. Dergimizde okulumuzla, öğretmenlerimizle ilgili haberler, benim şiirlerim, öykülerim yer alırdı. Dahası dönemin yazarlarından etkilenerek yazdığım “Kahraman Türk” adlı sözde romana benzer bir yazımı derginin her sayısına sürmece olarak koyardım. Altına da “Arkası var” yazardım. Öğretmenim Mümine Hanım “Romanını okumak için derginin çıkacak sayısını heyecanla bekliyorum” diyerek beni yüreklendirirdi. Ben de çocukluk coşkusuyla gerçekten roman yazdığımı sanır, kendimden geçerdim. Bu ruhsal durumum yazıma da yansır, “Kahraman Türk” gencine usa gelmeyecek serüvenler uydururdum. Şiirlerim içinde en beğendiğim, on bir yaşındayken yazdığım “yolculuk” adlı şiirimdir. 1939 yılında on altı yaşındayken geldiğim “Küllük Kahvesi”ndeki ilişkilerimin yazın ve şiir konusunda bana çok şey kazandırdığını, şiirin varlığını ve önemini ilk kez algıladığımı içtenlikle söylemek isterim. Çünkü Küllük Kahvesi şairlerin, yazarların ve sanatçıların toplandıkları, şiirlerin, öykülerin okunduğu, yazınsal ve üstelik siyasal tartışmaların yapıldığı bir yerdi. Doğallıkla tüm etkinliklerin her bakımdan beni etkilediği yadsınamaz bir gerçektir.
1934’te başlayan bir şiir yaşamınız var. Şiirde geldiğiniz yeri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şair Arif Dino, “Türkiye’de yirmi milyon şair vardır” dediği yıllarda, Türkiye”nin insan sayısı yirmi milyondu. Aziz Nesin’in “Türkiye’de her üç kişiden beşi şairdir” sözü yadırganmamalıdır. Gerçekten herkes gençliğinde şiir yazmayı denemiştir. Kimi yazar ve sanatçılar da… Ancak zamanla bu özentilerinden vazgeçmişlerdir. Çünkü şiir yazmak uğraş isteyen zor bir iştir. Kolay ve rahat yazıldığı söylenemez. Eskilerin sehl-i mümteni (kolay-zor) dedikleri, kolayca yazılmış izlenimi veren şiirlerin ne denli emek ve çaba sonucu yazıldığını bilmek gerekir. Bir şiir üzerinde günlerce çalıştığım oluyor. Bu çalışmalarım sırasında bitti sandığım birçok şiirimi yırtıp attığımı, son biçimini alıncaya dek yazmayı yinelediğimi söylemek isterim. Bu nedenle şiirde “geldiğim bir yer” olduğunu sanmıyorum. Şiirle yolculuğum şimdi bile sürüyor. Bir yere varabilme konusunda da bir savım yok.
Yeni baskısı yine Mep Kitap tarafından yapılan “Küllük Anıları” adlı kitabınızda Küllük’ün müdavimlerini anlatıyorsunuz. Küllük Kahvesi’nin en genç müdavimlerinden birisiydiniz. Orada tanıştığınız şairler, yazarlar sizi nasıl etkiledi?
Küllük’teki şair ve yazarlardan her bakımdan etkilendiğimi söyleyebilirim. Size ilginç bir örnek vermek isterim. Şair ve Yazar Rıfat Ilgaz’ın 1938 yılında Ankara’da çıkan “Oluş” adlı dergide simgesel, düşsel şiirleri yayınlanıyordu.
Rıfat Ilgaz 1939 yılında Küllük’e geldikten sonra gerçekçi, toplumcu şiirler yazmaya başlamış, “Yarenlik”, “Sınıf” adlı şiir kitaplarıyla şairliğini kanıtlayıp varsıllaştırmış, o dönemin şairleri arasında saygınlık kazanmıştı. Bu nedenle on altı yaşında olan ve şiir yazmaya soyunmuş bir gencin çevresindekilerden etkilenmemesi olası mı?
Herkesin şiir yazdığı ülkemizde şiir kitaplarının fazla satmamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
İkinci sorunuzu yanıtlarken bu konuya değinmiştim. Ayrıca “Parantez” dergisinde yayınlanan bir söyleşimde de belirttiğim gibi, toplumumuzda şiirin gerekli ilgiyi görmediğini ve benimsenmediğini söylemek doğru olmaz sanırım. İnsanımızın çocuk yaşta şiir yazmaya kalkışması, şiire olan sevgimizi gösterir. Şiir kitaplarının satışı konusunu birçok yönden irdelemek gerekir. Öteki yazın ürünlerinin satışlarından ayrı olarak değerlendirmek yanılgılı olur.
Ülkemizdeki okuma oranını göz önünde tutarak değerlendirme buna göre yapılmalıdır. Ayrıca yayıncıların şiir kitabı yayınlamak konusundaki ilgisizliklerini ve savsaklamalarını da hesaba katmak gerekiyor.


Başa dön


Mahalli’nin Yeni Şafak
   serüveni kitap oldu
Fatih Polat
Hakim medya sistemi, en çok yabancılaştırma üreten yapılardan biridir. Medyanın üst katlarına doğru tırmanıp yönetim mekanizmalarına yerleştiğinizde, o medya kuruluşunun iktidarla, piyasa ile ilişkilerinin gerekleri, sizin için bir elek işlevi de görmeye başlar.
Kimi zaman sizden bizzat istenen, ama çoğu zaman da ona gerek kalmadan o konumun size hatırlattıkları şeyler, sizin iş yaparkenki gündelik reflekslerinizi belirlemeye başlar. Medya üzerine geliştirilen teorilerin birçoğunda işaret edilen bu durumun, şu içinde yaşadığımız medya dünyasında onlarca pratik örneği her gün yaşanmaktadır. Bunlardan birisi de bir kitabın doğmasına vesile oldu.
Nasıl karar verdi?
Gazeteci Hüsnü Mahalli’nin “Tezkereden Tezkereye Gerçekler” başlığını taşıyan kitabı, 20 yıllık bir eski dostunun kendisine dair sözlerinden sonra yazılmasına karar verilen bir çalışma. Mahalli, İskele Yayınları’ndan çıkan kitabının girişinde şöyle diyor: “23 Şubat 2005’ten sonra Yeni Şafak’taki yazılarıma son verildiğinde birçok yayıncı, gazetedeki yazılarımı kitaplaştırmak istedi. O günkü koşullarda bu düşünce bana pek cazip gelmemişti. Çünkü kısa bir süre önce yazılmış ve henüz doğruluğu kanıtlanmamış analiz yazılarının yayınlanması pek anlamlı ve mantıklı gelmiyordu bana. Yani bu tespit ve analizlerin doğruluğunu görmek için belirli bir zaman geçmesi gerektiğine inanıyordum. Üstelik yazıları kitaplaştırdığımda, Yeni Şafak’taki yazılarıma neden son verildiğini de anlatmam gerekiyordu. Beni ise henüz bunun zamanının gelmediğine inanıyordum.”
Mahalli, hemen devamında ise şöyle diyor: “3 Mayıs 2005’te ise durum değişti. Çünkü o gün gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Selahattin Sadıkoğlu, Evrensel gazetesine benimle ilgili konuşmuş, gazete de konuyu birinci sayfasına taşımıştı: ‘Suriye vatandaşı operasyonu mu?”
Evet, o dönemde birçok internet sitesinde Gazeteci Mahalli’nin yazılarına gazete yönetimince son verildiği belirtiliyor ve nedenleri konusunda ise dedikodu düzeyinde bilgiler çıkıyordu. ABD ve İsrail büyükelçilerinin Yeni Şafak gazetesini ziyaret ettikleri ve Mahalli’nin yazılarına son verilmesi konusunda onların taleplerinin de etkili olduğu öne sürülüyordu.
Biz de, bu iddialara açıklık getirmek için hem kişisel olarak tanıdığımız Mahalli’yi aradık, hem de Yeni Şafak gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Selahattin Sadıkoğlu’nu... Okurlarımızın da hatırlayacağı gibi, Sadıkoğlu, Mahalli’nin bir yazısını gazeteye koymadığını belirtmiş ve yeni TCK nedeniyle de yazılarını yumuşatmasını istediğini söylemişti. Gazeteye sokulmayan yazının hangi yazı olduğunu sorduğumuzda ise Sadıkoğlu gergin bir ifade ile şunları söylemişti: “Bir Suriye vatandaşının, ülkenin iç işlerine karışmasına kimse izin vermez.”
Haberi yapan kişi olduğum için hâlâ gün gibi hatırladığım bu diyalog ile ilgili Mahalli, Sadıkoğlu’nu aramış, o da reddetmiş. Mahalli kitabında bunu da belirtiyor ve şöyle diyor: “Oysa söylemişti. Ve birçok internet sitesi o gün Evrensel’den alıntı yaparak konuyu yeniden ele almış ve farklı yorumlar yapmıştı.” (s.7) Hüsnü Mahalli’nin kitabında bu süreç bütün ayrıntıları ile yer alıyor.
Mahalli, kitabında, Cumhurbaşkanı Sezer’in, Suriye ziyareti ile ilgili olarak yazdığı ve Yeni Şafak’ta yayımlanmayan “Herkes Sezer’i bekliyor” başlıklı yazısına da yer veriyor. Yazıda, ABD ve İsrail’i rahatsız eden Sezer’in bu ziyaretinin, Türkiye-Suriye ilişkileri açısından çok önemli olduğunu dile getiriyor. Gerisi kitapta var. 623 sayfalık hacimli kitapta Mahalli’nin 1 Mart Tezkeresi ile ilgili yazılarından BOP’a kadar uzanan çeşitli konulardaki yazıları bulunuyor.
Yayınlanmayan yazılar
Hüsnü Mahalli, iki yıl süreyle Yeni Şafak’ta yazdığı birçok makalenin yer aldığını belirtiyor ve şöyle diyor: “Bu makalelerden bazıları Genel Yayın Yönetmeni Selahattin Sadıkoğlu’nun isteği üzerine yumuşatılmış, bazıları da çok sert olduğu için yayınlanmamıştı. İnanıyorum ki, sayıları 5-6 civarında olan bu makalelerin hangileri olduğunu siz bulacaksınız.” (s.34)
Mahalli’nin kitabı, giderek derinleşen ve bundan sonra uzun yıllar da gündemde kalacağa benzeyen Ortadoğu’daki işgal planlarının anlaşılması bakımından önemli.
Ancak sadece bölgesel gelişmeler açısından değil, hakim medya düzeninin 20 yıllık dostluklar arasında bile nasıl gedikler açabildiğini göstermesi bakımından da dikkate değer.
Sadece medya sahiplerinin ya da sözü emir sayılan paşaların değil, ABD ve İsrailli yetkililerin duyarlılıklarının da Türkiye medyasında hatırı sayılır bir etki yarattığının ipuçları bu kitapta görülecektir.
Mahalli, 1 Mart Tezkeresi öncesi 20 yıllık dostu Sadıkoğlu’nun, Yeni Şafak’ta yazması için kendisinden birkaç kez ricada bulunduğunu belirtiyor. O da içinden geçilen dönemin de yarattığı etki ve motivasyon ile eski dostunu kırmıyor ve yazılarına başlıyor. Ancak, ABD ve İsrailli yetkililere karşı Yeni Şafak’ın en tacizkar üsluplu yazarı olarak öne çıkan Mahalli’nin yazıları bir süre sonra hedef aldığı kesimleri rahatsız ediyor. Ardından, ona “gel” diyen dostu, bu kez yazılarını yumuşatmasını istemeye başlıyor, ardından da malum sonuç geliyor. “Laik” medyaya karşı, “İslami” kesimin sesi olduğunu öne süren Yeni Şafak’ın, günahkarlıkta diğerlerinden hiç de geri kalmadığı bu kitapta bütün çarpıcılığı ile görülüyor.


Başa dön


Beni sen anlat!
Sedat Suna
Ortadoğu Tarih Akademisi Kolektifi’nin Ağustos 2004 tarihinde başlattığı bir çalışma sonucu ortaya çıkan, ‘Ben Öldüm Beni Sen Anlat’ adlı kitap, Belge Yayınları’ndan çıktı.
Bölgedeki yoğun çatışma dönemlerinde faili meçhul cinayetlere kurban gidenlerin, gözaltında kaybedilenlerin ve çatışmalarda yaşamını yitirenlerin yakınlarının anlatımlarından oluşan kitap, bir belgesel niteliğinde.
Ortadoğu Tarih Akademisi Kolektifi tarafından yürütülen “Savaşların Tanıkları Anlatıyor” çalışmasının bir ürünü olarak ortaya çıkan kitap, çatışmaların her geçen gün arttığı, sokak ortasında açık cinayetlerin işlendiği, ‘beyaz’ bir arabaya bindirildikten sonra bir daha kendisinden haber alınamayan ve çatışmalarda yaşamını yitiren insanların öykülerini içeriyor.
İstanbul, Van, Şanlıurfa ve Diyarbakır’da çalışmaları yürütülen kitap, Kürtçe ve Türkçe olarak yayına hazırlanırken, alışılmışın dışında bir dil kullanılmış. Hayatını kaybedenlerin yakınlarıyla yapılan röportajlardan oluşan kitap, bir dönemin en acılı günlerinde yaşananları ve yaşananlardan geriye kalanları konu alan sözlü bir belgesel niteliğinde. Kitabın sözlü olarak hazırlanmasındaki en büyük etken ise, yaşananlara ve yaşayanların anlattıklarına herhangi bir yorum katmadan, sadece anlatıcının ağzından sade ve somut gerçekliği ile aktarma kaygısı.
‘Ezberlenmiş tarihe karşı bir tavır’
Kitabın hazırlık çalışmalarına katılan Ortadoğu Tarih Akademisi Kolektifi üyesi Ercan Aktaş, ‘resmi savaş’ kayıtlarına ve ezberlenmiş tarih karşısında önemli bir tavrı ortaya çıkarmak amacıyla kitabı yayınladıklarını belirtti. Aktaş kitabın amacı ve içeriğine ilişkin şunları söyledi:
“Buradaki amacımız, ezberlenmiş ve bilinen tarihe karşı bir duruştu. Yani bizim bu anlayışa bir itirazımız vardı. Tabii bölgede devam eden bir savaş var. Her zaman söylenen 35 bin kişi neydi, nerede yaşıyordu, neler yaşadı gibi sorulara buradan cevap aradık. Ama bizim savaş ağımız hep rakamlar üzerindeydi. Savaş, kahramanların yaptığı, büyük olayların yaşandığı durumun ötesinde bir gerçeklik. Biz de bunun için böyle bir çalışma başlattık ve mümkün olduğunca rakamların ötesine geçmek istedik. Yani biz bir yerde oturup, resmi tarihçiler gibi bazı kaynakları okuyarak bunları yazmayacaktık. Bu kez tarihi savaş sürecini yaşayanlar yazacaktı. Ev kadını, 13 yaşındaki bir çocuk, sokaktaki bir insan, 70 yaşındaki yaşlı bir insan... Bir bakıma kitabın isminden yola çıkarsak, ‘Ben öldüm beni sen anlat’ sonucu da çıkarılabilir.”
‘Yazı diline dokunmadık’
Kafka’nın Amerika’sı
  • Franz Kafka’nın yazmaya başladığı ilk roman olan “Amerika”, Can Yayınları tarafından yayınlandı. Bu romanında, dönemin yaygın basmakalıp Amerika imgesini tersine çeviren Kafka, Amerika’yı modern toplumun bir metaforu olarak işliyor. Kafka, 1911 yılının sonundan 1914 yılına kadar aralıklarla üzerinde çalıştığı ve Der Verschollene (Kayıp Kişi) başlığını vermeyi düşündüğü romanı tamamlayamamıştı. Kafka, sadece “Ateşçi” başlıklı bölümü 1913 yılında ayrı bir öykü olarak yayınlayabildi. Kafka’nın ölümünden sonra ise Max Brod 1927 yılında bu roman fragmanını Amerika başlığıyla yayınladı. Can Yayınları’nın yayınladığı “Amerika”nın romanın Türkçesi Ayça Sabuncuoğlu’na ait. Romanın kahramanı Karl Rossmann geldiği fırsatlar ülkesi Yeni Dünya’da başarılı bir kariyere başlamak yerine sosyal anlamda sarsıcı bir iniş yaşar. Kendisini baştan çıkartan bir hizmetçi kızdan gayrimeşru çocuğu dünyaya geldiği için ebeveynleri tarafından evden kovularak Amerika’daki amcasının yanına gönderilen Karl, Okyanusu geçerek New York’a ayak bastığında aslında bir anlamda vatansızdır artık. İyi niyetli, gördüğü haksızlıklara karşı çıkmadan edemeyecek kadar gelişmiş bir adalet duygusuna sahip ve biraz da naif sayılabilecek on altı yaşındaki Karl’ın bu yeni ve soğuk dünyada kendine bir yer bulamayacağı, daha romanın başındaki New York Limanı’na giriş sahnesinde Özgürlük Anıtı’nı gördüğünde belli olur: Heykelin elinde tuttuğu şey meşale değil, Karl’ın başına geleceklere işaret eden kılıçtır. Şehirlerin, binaların, yolların, iletişim sistemlerinin, otellerin, tiyatroların, kısacası her şeyin Avrupa’dakilerle karşılaştırılamayacak denli büyük boyutlarda olduğu ve devasa bir makine gibi işleyen bu dünyada acımasız kapitalizm ve onun insanlar arası ilişkilere yansımaları da egemendir. Avrupa’da tutunamayan Karl’ın buradaki tutunma çabalarının da kısa süre sonra başarısızlığa uğrayacağı daha başından bellidir. Önce yanına yerleştiği zengin amcası onu tam anlaşılamayan bir nedenden dolayı reddeder ve onu ülkenin batısına gönderir. Daha sonra Karl, Occidental Otel’de asansörcü olur. Bu otelin, arka planda kalan, anonim güçler tarafından yönlendirilen karma karmaşık ve anlaşılmaz yönetim yapısı da ona bu devasa iktidar mekanizması karşısındaki güçsüzlüğünü hissettirir. Buradan kovulduktan sonra kendini Şarkıcı Brunelda’nın evinde bulur. Zorla tutulduğu bu evden ve ona yine güçsüzlüğünü hissettiren bağımlılık ilişkisinden sonunda bir şekilde kurtulur ve bir tiyatroda iş başvurusunda bulunur. İş başvurusu sırasında adını “Negro” olarak vermesi de, dönemin Amerikası’nda zencilerin toplumsal dışlanmışlığı düşünüldüğünde, Karl’ın Avrupa’da olduğu gibi, Amerika’da da zenci muamelesi gördüğünü ortaya çarpıcı biçimde koyar.

  • Bize ulaşmak için;

    Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net