www.evrensel.net
|
Evrensel Kitap
|
arşiv
|
linkler
|
posta
TABLO
____
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Gerçeklerden kaçmak kurtuluş mu?
EMEK GÜNLÜĞÜ
____
Seyit Aslan
Çürüyen kapitalizm ve yenilenen sınıf mücadelesi
MERCEK
____
A. Cihan Soylu
Eğitimde din şûrası!
JİN û JîN
____
Yıldız İmrek Koluaçık
Şiddet her yerde
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
RTÜK kararıyla, dışarı atılan köpek
HAYATIN İÇİNDEN
____
Arif Nacaroğlu
Satalım
TABLO
..........
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Gerçeklerden kaçmak kurtuluş mu?
Geçen hafta bu köşede değindiğimiz ve yine bu sayfada, Muhasebeciler Kültür Kooperatifi Yönetim Kurulu Üyesi olarak gazetemizin benimle yaptığı röportajla geniş yer verdiği Dünya Muhasebe Kongresi, 13 Kasım 2006 tarihinde İstanbul’da başladı. Bugün kapanış töreni ile sona erecek olan kongreye ilişkin izlenimlerimi, bugün de siz değerli okuyucularımızla paylaşmak istiyorum.
Açılış programında ismi yer almasına rağmen bizzat katılmak yerine, mesaj gönderen Cumhurbaşkanı Ahmet Nejdet Sezer’in dışında, Recep Tayyip Erdoğan ve IFAC Başkanı Graham Ward Cbe’in yanı sıra “surpriz” olarak CHP Genel Başkanı Baykal’ın da katımıyla kongre açılış töreni ile başladı.
TÜRMOB Başkanı Mehmet Timur, IFAC (Uluslararası Muhasebeciler Federasyonu) Başkanı Graham Ward Cbe, Recep Tayyip Erdoğan, Deniz Baykal ve Muhasebe Uzmanları Derneği Başkanı Masum Türker birer açılış konuşması yaptılar.
Konuşmacılardan Masum Türker’in, ekonomide tekelleşmeye değinmese de, meslekte tekelleşme eğiliminin olduğuna işaret ederek bu durumu kabul etmesi önemliydi. Çünkü daha önce mesleki toplantılarda bu konuyu “küreselleşmenin gereği” olarak değerlendirerek olumlayan yaklaşımları olduğunu biliyoruz. Ayrıca karşılaştığımızda, geçen pazar günü Evrensel gazetesinde “Tekellerin gölgesinde muhasebe kongresi” başlığı ile yayımlanan röportajımızı okuduğunu ve tekelleşme ile ilgili tespitlere “katıldığını” bizzat ifade etmiş oldu.
***
Yazının esasını oluşturacak olan konuya gelince: Ana oturum dışında üç gün içinde toplam 34 paralel oturum gerçekleşeceğini geçen yazımızda belirtmiştik. Önceki gün aynı saatte 7 salonda farklı konu başlığı altında ve birer buçuk saat süren üç saat grubunda, toplam 21 oturum gerçekleşmiş oldu. Ancak üç oturuma katılma şansım oldu. Avrupa Muhasebeciler Federasyonu Başkanı David Devlin’in yönettiği, “Etik Kuralları ve Denetçi Bağımsızlığı-Değişen Beklentiler” konulu oturumda yaşadığımız tartışmalar nedeni ile sadece bu oturuma değinmek istiyorum. Oturumdaki tartışmalar, önceki yazılarımızda yapmış olduğumuz değerlendirmelerin ne kadar isabetli olduğunu kanıtlar nitelikteydi. Yaklaşık bütün oturumlarda dört büyük denetim tekelinden panelist veya panellere başkanlık eden birer kişinin olması, “tekellerin gölgesinde bir muhasebe kongresi” yapıldığı tespitimizi doğrulamış oldu.
Bu oturumun panelistleri, IFAC Muhasebeciler için Uluslararası Etik Standartları Kurulu Danışma Grubu Başkanı Rıchard Fleck, IFAC Muhasebeciler için Uluslararası Etik Standartları Kurulu Başkanı Rıchard George, Almanya Treuhand und Revisions Partneri Dr.Harald Rıng ve dört büyük denetim tekelinden Deloitte Touche ortağı Charles Horstmann’dı.
Panelde tartışılan konulara gelince: Enron vakası -Arthur Andersen, Parmalat- Deloitte, Türkiye’de batan bankalar–denetim tekelleri ilişkisi ile ortaya çıkan skandallar yaşanmamış gibi tartışmalar ve sunumların yapılması gerçeklerden kaçıldığını gösteriyordu. Konuşmalarda denetimin bağımsızlığından ve objektifliğine değinilirken, aynı zamanda denetimi yapılan firmanın (müşterinin) çıkarını korumaktan söz edilmesi tam bir çelişkiler manzumesiydi. Oysa muhasebeci ve denetçinin görevini bağımsız yürütebilmesi ve kamu yararı gözetmesi temel ilkelerdendir.
Konuşmacılar sunumlarını tamamladığında, bu çelişkilere değinmek üzere söz alarak; denetçi bağımsızlığı ile müşteri çıkarını gözetmenin çelişkisini belirttikten sonra, burada ahlak kuralları ve yeni standartların konuşulmasının anlamlı olabilmesi ve kamuoyu tarafından güven duyulabilmesi için, önceki vakalar konusunda IFAC olarak çeşitli ahlak dışı olaylara karışan denetim firmaları hakkında ne gibi işlemin yapıldığının ortaya konulması gerektiğini belirttim. Ayrıca Parmalat, Worldcom, Enron, Türkiye’de batan bankaların işlemlerini kim yapmıştır ve bu skandallardaki sorumluluğu bulunan denetim tekelleri hakkında ne gibi işlemler yapılmıştır, IFAC “ahlak kurallarını” uygulamış mıdır? sorusunu daha bitirmeden, denetim tekellerinden Pricewaterhouse Coopers’in ortağı olan ve aynı zamanda oturum başkanı olan Davıd Devlin’in bana süreyi hatırlatması; hiç beklenmedik bir soru ile karşılaştığı paniği içinde olduğunu gösteriyordu. İtalyalı Parmalat’ın skandalında suçlu bulunan denetim tekellerinden Deloitte’nin ortağının aynı masada panelist olarak oturması bu paniği artırmış oluyordu.
Oturum Başkanı Devlin’in soruma verdiği yanıt ise ilginçti: “Bu tür vakalara karışan firmalara, IFAC olarak direk yaptırımda bulunamıyoruz, ancak onların kendi meslek örgütleri işlem yapabilir.” Sayın Devlin’e şunu sormamıza fırsat olmadı: Peki onların meslek örgütleri sizin üyeniz değil mi, ki üyenizdir. Bu durumda, siz “bostan korkuluğu musunuz?” Sorumluluğunuzu başka yere pas etmeniz, sizin bu suçlara ortak olduğunuz gerçeğini değiştirmez. Kısaca gerçeklerden kaçmak kurtuluş değildir ve her alanda karşınıza çıkacaktır.
Önümüzdeki günlerde kongre izlenimlerimizi ve sonuçlarını aktarmaya devam edeceğiz.
e-posta:
kirmizitoprak@hotmail.com
Başa dön
EMEK GÜNLÜĞÜ
..........
Seyit Aslan
Çürüyen kapitalizm ve yenilenen sınıf mücadelesi
2004 yılında, Londra’da yapılan ASF toplantılarında sendikalar, İngiltere İşçi Partisi ile aralarındaki bağı tartışıyorlardı. 100 yılık bir geleneğe sahip olan İngiliz İşçi Partisi, asıl gücünü sendikalardan ve işçilerden alıyordu. İşyerlerinde çalışan işçilerin sendikaya üyeliği nasıl meşru ve rahat yapılıyorsa, işçi partisine üye olma durumu da aynen böyle.
Şimdi bu geleneksel durum ve alışkanlık sorgulanıyor, eleştiriliyor, arayışlar içine giriliyor. Sosyal forum sürecinde özellikle itfaiye işçileri ve demiryolu çalışanları bunu sorgulayanların başında geliyorlardı. Hatta kimi şubeler, İşçi Partisi ile ilişkilerini keserek, işçi üyeler partiden istifa ederek, aidat ödememe kararı almışlardı. Bu tutumun İngiltere işçi sınıfının yaşamış olduğu sorunlardan kaynaklandığı çok açık. İşçi Partisi’nin, ABD yandaşlığı, süreklilik arz eden savaş politikaları ve 1980’de başlayıp, günümüze kadar gelen ve devam eden özelleştirmeler ve sosyal politikaların terk edilmesi süreci bunun başlıca gerekçeleri. Aradan geçen iki yıl zarfında, yeni gelişmeler ortaya çıkmış durumda. Kitlesel savaş gösterileri, yaşanan saldırılar karşısında alınan grev kararları, yaşanan grevler süreci, partiden kopuşu hızlandırıyor.
Sendikalar arayış içine giriyorlar. Bir yıllık hazırlık sürecinden sonra, ilk defa İngiltere İşçi Partisi’nin denetimi dışında bine yakın işçi, kamu emekçisi ve sendikacının katıldığı konferans 11 Kasım Cumartesi gerçekleşti. Konferansa katılanlar salonu tamamen doldurdu ve toplantı bitene kadar kimse yerinden kıpırdamadı. 10 saate yakın süren konferans coşkusundan hiçbir şey kaybetmedi. Geçen seçimlerde oluşturulan RESPECT’in ağırlığını koyduğu ve örgütlediği toplantı, sendikal hareketin durumunu, özelleştirme ve saldıralar ile politik durumu çok yönlü tartıştı. İstisnasız her konuşmacı, konuşmasını heyecan ve coşkulu alkışlar altında yaptı.
Yapılan tartışmaların ana gündemi, özelleştirmeler ve buna bağlı sosyal politikalar, savaş oldu. Sağlık alanında başlayan ve halen devam eden özelleştirmelerin yaratmış olduğu tahribat, hastanelerin bölümlerinin kapatılması, satışa çıkarılması, sağlık için ayrılan bütçenin her yıl azaltılması önde gelen sorunlar arasında. Eğitim içinde geçerli sağlık konusunda söylenenler. Bazı okulların dersliklerin kapatılması ve kapatılan dersliklerden dolayı okullarda eğitimin kalitesinin düşmesi, bütçe ayrılmaması ve okulların satışının planlanması, bilimsel ve laik eğitimden uzaklaşma olarak tarif ediliyor. Sanayinin beşiği, kapitalizmin en gelişmiş ülkelerinden biri olan İngiltere’de sağlık ve eğitim hakları ellerinden alınıyor. Savaşa ve silahlanmaya yapılan harcamalar ve bütçe, sağlık ve eğitim sorununu kökten çözecek, tüm işsizlere işsizlik ödeneği verilecek kadar büyük oranlara sahip. Bütün konuşmacıların ortak düşüncesi son 26 yılda işçi sınıfına karşı çok büyük saldırılar gerçekleştiği yönünde oldu.
Buna karşı en çok grev ve direnişler, son on yılık dilim içinde gerçekleşti. İstisnasız, tüm grev ve direnişler hak alma yönünde önemli işlevler görmekle beraber, esas olarak sendikal örgütlenmeyi güçlendirdiğini, sendikaların örgütlenmesini kolaylaştırdığı, sendikaya üyelik sayılarını artığını ortaya çıkarıyor. Mücadeleci sendikalar hem hak alıyorlar, hem büyüyorlar. Sermayenin saldırıları devam ederken, sendikal bürokrasiye karşı mücadele elden bırakılmıyor. Konferansta konuşan ve Müslüman olduklarını söyleyen erkek ve kadın işçiler, sorunun türban değil, kafaların içinde olduğunu belirtiler. Sermayenin ve hükümetin bu yolla işçileri işyerlerinde bölmeye çalıştığının altını çizdiler. “Hangi milliyetten ve dinden olursak olalım, patron karşısında hepimiz sömürülecek bir varlığız, patrona karşı birlik her şeyden önce gelir. İngiliz hükümetinin, terörizm sopasını sallayarak, işçileri ve halkı bölme çabasını hep birlikte boşa çıkarmalıyız” diye ifade ediyorlar.
Toplantının, bölgelere ve şehirlere kadar indirilmesi için çalışmalar başlatılacak. Her işkolundan yüzlerce işçi ve sendikacı geleceğe dair umut ve adımlar atmaya devam etmek için, on maddelik sonuç bildirgesi yayınlıyorlar. 100 yıllık İngiltere ve İşçi Partisi tarihinde bir ilk gerçekleşiyor. İşçi ve emekçiler sermayeden bağımsız bir mücadeleyi tartışmaya ve geliştirmeye adım atıyorlar. Toplantıya katılanlar gelişmeyi ve tartışmaları olumlu ve yeni bir çıkış olarak görüyorlar. İngiliz İşçi Partisi’nin, 100 yılık geleneği bozuluyor, işçiler yeni arayışlara yöneliyorlar. Bizlere refah ve bolluk ülkesi olarak örnek gösterilen ülkede sınıf mücadelesi yeni gelişmelere gebe.
e-posta:
aslanseyit@mynet
Başa dön
MERCEK
..........
A. Cihan Soylu
Eğitimde din şûrası!
Milli Eğitim Bakanlığı “17. Eğitim Şûrası” düzenledi. Eğitim Bakanlığı, AKP ve hükümetinin dini kadrolaşmayı en yaygın ve etkili olarak gerçekleştirdiği kurumların başında geliyor. “Şûra”ya sunulan “öneriler”in içeriği, eğitimin dinin etkisine daha fazla alınması amacını net olarak ortaya koyuyor. 81 ilin vali yardımcıları başkanlığındaki “il komisyonları” tarafından hazırlanarak “Şûra”ya sunulan öneriler arasında “din bilgisi ve ahlak bilgisi ders saatlerinin artırılması, seçmeli Kuran dersi konması, imam hatip liselerinin yaygınlaştırılarak üniversiteye girişlerin bu okul mezunları için tümüyle serbestleştirilmesi ve 8 yıllık temel eğitimin yeniden 5+3 olarak değiştirilmesi” vb. yer alıyordu. Toplantıya katılanların önemli bir kesiminin ‘eğitimin sorunları’nı bu doğrultuda tartışma çabaları da, bakanlık ve hükümetin politikaları konusunda önemli veriler içeriyordu.
Eğitim sorunu ve eğitim sisteminin örgütlenmesi ve öncelikleriyle ilgili sıralanabilecek yüzlerce sorun görmezden gelinerek veya geriye atılarak, eğitimde dinin etkisini artırmayı hedefleyen önerilerin öne çıkarılması, tehdidin küçümsenmemesi gereğini bir kez daha ortaya koyuyor.
Eğitim sistemi, kuşkusuz egemen politik ekonomik ve sosyal sistemin temel bir unsuru ve önemli bir dayanağını oluşturuyor. Bugünkü eğitimin temel mantığı ve hedefinin mevcut sisteme bağlı ve hizmetinde genç eğitimli kuşakların yetiştirilmesi olması, aslında “eşyanın doğasına uygun” düşüyor! İşbirlikçi burjuvazi ve her türden temsilcilerinin amaç ve hedeflerinin eğitim sistemiyle benimsetilmek istenmesi; kapitalistlerin kalifiye işgücü gereksiniminin karşılanması, eğitimin üretim sürecine ve pazar ilişkilerine daha etkin tarzda bağlanması yönünde daha ileri adımların atılması bu kapsamda gündeme getirildi. Özelleştirme, eğitimin ticarileştirilmesi, öğrencilerin ve ailelerinin tüketici, öğretmenlerin ücretli değer üreticileri, okulların kâr amaçlı işletme haline getirilmesi bu işleyiş mantığının ‘gerekleri’ olarak öne çıkarıldı. Böylece işçi ve emekçilerin genç kuşakları için bilim ve aklın yol göstericiliğinde yaşamın ve evrenin yasalarının anlaşılması, daha iyi bir gelecek için yapılması gerekenlerin bilgisinin eğitim yoluyla ve olabildiği kadarıyla alınması olanakları daha fazla daraltıldı. Düşünen, sorgulayan, irdeleyen ve sonuçlar çıkararak kendi kuşağı ve gelecek kuşaklar için yaşamın ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi çabasına girişen insanlar yerine birbiriyle rekabete sokulan, daha baştan ve ekonomik olanaksızlıklar nedeniyle saf dışı bırakılan, giderek boyun eğmiş ve umutsuzluğa sürüklenen yığınlar oluşturmak, bu eğitim sisteminin işleyiş tarzı ve mantığını oluşturuyor. Eğitimin antidemokratikliği sadece bürokratik, kapitalist kâr amaçlı yeniden örgütlenmesi ve böylece işçi ve emekçilerin yoksunluklarının kendileri ve genç kuşaklarına ceza olarak fatura edilmesini sağlayacak bir işleyişe sahip olmasıyla sınırlı değil. Tek ulusçu eğitsel-kültürel sistem ve Kürtçenin ayrı bir dil oluşunun reddi nedeniyle daha baştan ve bu bakımdan da ayrımcı/ayrıcalıkçı, içe kapanmayı ve bilimsel bilgiden uzak durmayı kışkırtıcı özelliğiyle de bu sistem antidemokratiktir. Tek ulusçu (burada şoven Türkçülükle işbirlikçi ve Amerikancılığın bir potada eritilmeye çalışıldığı dikkat çekmektedir) ve kapitalist azınlıkçı çıkarları temel almaktadır; ama sadece bununla malul değildir. Önemli oranda bilimsel olmaktan uzaktır ve şimdi dini inançların istismarını esas alan bir parti ve hükümet tarafından bu özelliği daha da geliştirilmeye çalışılmaktadır. Olabildiği kadarıyla burjuva laisizmi daha fazla “ilga” edilmekte; eğitimde hurafe ve doğmaların etkisi artırılmakta, Sünni mezhebi ve tarikatlarının etkisini güçlendirici adımlar atılmaktadır. Bunun için Eğitim Bakanlığı ve bağlı kuruluşların yanı sıra, yolu eğitimden geçmek zorunda olan kuşakların iş yapacağı tüm öteki kurum ve kuruluşlarda dini kadrolaşma yoğunlaştırılmaktadır. Okulsuzluk, öğretmensizlik, branş dışı öğretmenlerle işi götürme, kalabalık sınıflar, öğretmen ve eğitim alanında çalışan tüm öteki emekçilerle öğrenciler üzerindeki baskılar, yasakçı, dayatmacı ve “tek tipçi” anlayış vb. birçok sorunun varlığı buna eşlik etmektedir. AKP Hükümeti ve özel olarak da Eğitim Bakanlığı üst bürokrasisi bütün bu gerici özellikleri daha da ileriye götürme çabasındalar.
Bütün bunlara karşı bilimsel, demokratik, çok uluslu ülke gerçeğini (başlıca Türk ve Kürt) dikkate alan, parasız ve herkes için ulaşılabilir, dini doğma ve hurafelerin etkisinden çıkarılmış bir eğitim için mücadele, temel sorunlardan birini oluşturmaktadır. Ve bu sorun sadece aydınların ve öğrencilerin değil, gerçekte ve onlardan daha fazla olarak tüm işçi ve emekçilerin sorunudur.
Başa dön
JİN û JîN
..........
Yıldız İmrek Koluaçık
Şiddet her yerde
Şiddete alışmak mümkün mü?
Bir toplumun yaşamı bu kadar şiddetle iç içe olabilir mi?
Televizyon dizilerinin çoğu organize şiddet kurumlarını anlatıyor; mafyayı, hukuk dışı şiddet uygulayan güvenlik görevlisini kahraman yapıyor. Reality şovların, kadın programlarının konusu şiddet. Sinema filmlerinin önemli bir bölümü şiddet içerikli.
Son zamanlarda haberlerin konusu da büyük ölçüde şiddet. Bir dizi cinayetten sorumlu tutulan iki gencin cezaevinde durdurulan şiddeti. Van’da tecavüz sonucu çocuğunu doğurduktan sonra aile meclisi kararı ile öldürülen genç kız, tecavüz suçlusu erkeğin karşı tarafa verdiği berdel, 1.5 yaşındaki bebeğe uygulanan şiddet ve tecavüz...
Okullarda kızlı-erkekli gruplar arasındaki kümeleşmeler ve çeteleşmeye varan şiddet görüntüleri. İlköğretim çağına kadar inen esrar, eroin, hap vb. uyuşturucu dağıtımı, uyuşturucu etrafında örgütlenen cinsel istismar ve şiddet.
Her köşe başında gece ya da gündüz rastlanabilecek tiner-bally ile uyuşmuş insanlar.
Aile içinde kadınlara ve çocuklara uygulanan şiddet gündelik hayatın bir parçası.
Kadın Dayanışma Vakfı’nın 1995’te Ankara’daki gecekondularda yaşayan kadınlar arasında yaptığı bir araştırmaya göre, kadınların yüzde 97’si eşlerinden fiziki şiddet görmüş.
Şiddete uğrayan kadınların gördükleri şiddet türüne göre; kadınların yüzde 42.3’ünün dayak, yüzde 40.1’inin tehdit ve küfür, yüzde 12.6’sının yaralama, yüzde 3.2’sinin cinsel taciz ve tecavüz, yüzde 1.4’ünün eve kapatma ve yüzde 0.4’ünün öldürülme tehdidi ile karşı karşıya kaldıkları anlaşılmış.
Kadınlara şiddet uygulayanların yüzde 40.4 ‘ünün evlerinde, çocuklara karşı da şiddet uyguladığı saptanmış.
Başka bir araştırmada; şiddete uğrayan kadınların yüzde 91.1’inin kocalarından, yüzde 8.9’unun babalarından şiddet gördüğü anlaşılmış.
Şiddetin süregenliği konusunda bir araştırmaya göre şiddete uğrayanların yüzde 37.5’inde 11 yıldan fazla, yüzde 28.6’sında 6-10 yıl, yüzde 23’ünde ise 1-5 yıl olarak tespit edilmiş.
Her an, her yerde şiddetin mağduru veya tanığı veya faili olabilirsiniz. Her an patlayabilecek bir şiddet dalgasının altında kalabilirsiniz.
Görünüşte, herkes şiddetin yaygınlaşmasından rahatsız. Okulların koridorlarına şiddeti ve uyuşturucuyu önlemek adına kameralar yerleştirilerek, öğrenciler takip ediliyor, bazı okullarda öğrencilerin teneffüs saatlerinde okul bahçesine çıkması yasaklanıyor. Okul içlerine sivil polisler ve özel güvenlik görevlileri yerleştiriliyor. Öğrenci velileri panik içinde, çocuğunu korumak kaygısıyla bu güvenlik tedbirlerini onaylıyor.
Oysa; bu şiddet ortamının polisiye tedbirlerle önlenmesi mümkün değil. Bu tür önlemler çıkmaz sokak, şiddeti birçok bakımdan içselleştirmenin ötesinde bir işe yaramıyor. Mesele adli vaka haline gelmişse, zaten artık önleme aşamasından çıkmış oluyor.
Bu kadar şiddetle iç içe yaşayan bir toplumun, dokusunun önemli ölçüde tahrip olduğunu görmemiz gerek. Toplum çürümekte, çürütülmekte.
İşsizlik, yoksulluk, gelecekten güvensizlik ve çözümsüzlük şiddeti besliyor. Rüşvet, soygunculuk, hırsızlık baş tacı edilince dürüstlük geçer akçe olmaktan çıkıyor. Demokratik bir toplum yapısı, adalet yoksa, şiddet tek çözüm yolu haline geliyor.
Önceki toplumlardan devralınan ataerkil şiddetin yanında, Kürt sorunu eksenli çatışmalarla şiddet ortamı, şiddetin yeniden üretilmesinin öteki rezervleri.
Ekonomik ve siyasal bunalım, toplumsal bunalımı tetikliyor. Öyleyse, çözüm yolu asayiş tedbirlerinden ve tek tek şiddetin görünümlerine karşı mücadeleden öte bir şey olmak zorunda.
Gerçek bir toplumsal değişim ve devrim için mücadele, şiddete karşı mücadelenin esas anahtarı.
e-posta:
yimrek@mynet.com
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
RTÜK kararıyla, dışarı atılan köpek
Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) çocuklar için web sayfası hazırladı.
Çocuk odası şeklinde tasarlanan sayfaya sürekli dolaşan bir köpek yerleştirilmişti.
Ancak bazı RTÜK üyeleri, Yargıtay kararınca evde köpek beslenemeyeceğini söyledi.
Bunun üzerine odada dolanan köpek Üst Kurul kararıyla kapı dışına çıkartılarak pencereden görünecek biçimde bahçeye salındı!
Ama hayvanseverlik ölmemişti.
Dışarı atılan köpeğin yerine bir kedi animasyonu kondu!
Evin içinde köpek beslenemeyeceğine ilişkin mahkeme kararını animasyon köpeğe uyarlamak başarısını gösteren üyelere “duyarlılıklarından ötürü” ne kadar teşekkür edilse azdır elbette!
Tabii bu kararı artık televizyonlardaki program ve filmlere de uygulamaları zorunlu oldu!
Kendi sitesindeki animasyon köpeği kapı dışına atanların, filmleri, dizileri, programları yakından takip edip ev içinde beslenen köpek tespit ettiklerinde, kapı dışarı ettirmeleri şart.
Yoksa aynı olay karşısında iki farklı uygulama olur ki, bu adalet ve eşitlik ilkesiyle bağdaşmaz!
Eğer bundan böyle herhangi bir filmde, dizide ya da programda, evin içersinde dolanan bir köpek görürse vatandaş, RTÜK’e sorar,
“Kardeşim bu köpeğin torpili mi var da evin içersinde dolanıyor?”
Bu durumda da üst kurul zorda kalır!
***
O zaman Üst Kurul üyelerine sormak lazım.
Yarın öbür gün bir Amerikan filminde evin içersinde köpek gördüğünüzde ne yapacaksınız?
Filmi durdurup köpeği dışarı mı atacaksınız?
Ya da makaslayacak mısınız?
Bu meselenin bir kısmıydı.
Diğer kısmı ise, evden dışarı atılan köpeğin durumu.
Buradan üst kurul üyelerine soruyoruz:
Köpeği bahçeye attınız;
Peki, onu bir ağaca, bir yere bağladınız mı?
Yoksa başıboş mu bıraktınız?
Evet, bakın bunlar önemli hususlar.
Ya köpek, web sitesine girmek isteyen çocuklara saldırır…
Hatta geçinden olsun, bir çocuğu ısırırsa, ne olacak?
Öyleyse, bize sanal köpeğiniz kuduz aşısı oldu mu, olmadı mı, belgelerini gösteriniz!
Bu kadar da yetmez.
Koruyucu önlemler alacak…
Köpeği bahçede başıboş bırakamayacak…
Bir tarafa bağlayacaksınız!
Bu da yetmez.
Web sitesinin girişine okunur ve dikkat çeker büyüklükte;
“Dikkat köpek var, yaklaşmayın!” yazacaksınız!
Yoksa tüm sorumluluk size ait, karışmayız ha!
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
HAYATIN İÇİNDEN
..........
Arif Nacaroğlu
Satalım
Milli Eğitim Bakanlığı'nın son uygulamalarını gördükçe ister istemez, "Kapatacaksın bu okulları" diye başlayan ünlü cümlesi ile zamanın Milli Eğitim Bakanı geliyor insanın aklına.
Şimdinin hükümeti "Şehrin para eden, değerli arsalarındaki okulları satar, bu parayla üç beş okul yaparım" diye tutturdu.
Diyelim İstanbul'un, Ankara'nın ve diğer şehirlerin göbeğinde yer alan okulları sattınız. İyi de para kazandınız. Sonra bu paralarla ucuz yerlerde okullar yaptınız. Ve yandaşınız medyayı da kullanarak, bu kirli ticareti, daha sonra "Servis parası" diye boğazına sarılacağınız yoksul halka bir güzel yutturmayı da başardınız.
İyi de, sattığınız okulların öğrencilerini, o okuldan yıllar önce mezun olmuş insanları ne Maneviyat diye tutturuyorsunuz da, insanların geçmişleriyle olan ilişkilerini yok etmekte hiç bir sakınca neden görmüyorsunuz?
Ne yazık ki bu yaklaşımın ardında "Babalar gibi satarım. Ne olsa satarım. Gece eve gelseler pijama ile çıkar, iyi fiyata yine satarım" diye ünlenmiş sözlerin arkasında yatan düşünce yapısı var.
Ortada satacak taşınmaz kalmayınca bu insanların ne satacaklarını, umarım görmeyiz ama, yaşayıp göreceğiz bu gidişle.
Bu satış işini sadece para ile ilişkilendirmek de yetersiz. Bir kere "Ne olsa satarım" diyebilmek için "Göçebe kafalı" olmak gerekir. İnsanın "Bu benim ilkokulumdu" diyebilme mutluluğunu, üç beş kuruş için yok etmek ancak yerleşik düzene geçmeyi becerememiş, kök salamamış kafa ile açıklamak mümkün.
Satış işi sadece Milli Eğitim Bakanlığı ile sınırlı da değil. Ne acı ki her bakan kendi sorumluluğu içindeki herhangi bir şeyi satmaya çabalıyor.
Bazı büyük kentlerin tam ortasında yer alan tren garları da satış listesinde. Önce demiryolu sistemini yoksullaştır, kısırlaştır, sonra "Zaten işe yaramıyor" diye en değerli arsaları yandaşın müteahhitlere hibe et.
Münih'in, Köln'ün, Paris'in, Amsterdam'ın ve diğer tüm Avrupa kentlerinin tren garları da o şehirlerin en işlek, en değerli caddeleri üzerinde ama değil bakan, yoldan geçen herhangi bir Alman bile "Bu Münih'in Merkez Garı'nı satıp, yerine gökdelen dikelim. Gökdelenin ofislerini, dükkanlarını da hemen karşı caddedeki Türklere satalım" dese, "Olsa olsa cezai ehliyeti yoktur" diye adama gülüp geçerler. Değil İngiltere'nin, dünyanın en pahalı arazisi üzerine kurulmuş Emperial Koleji’nin arsasını Hyde Park ile birleştirip müteahhite kat karşılığı vermeyi, böylece İngiliz ekonomisine katkıda bulunmayı önermek, bir İngiliz'in aklına dahi gelmez. Gelse bile kendinden utanır ve susar.
Ama bizimkiler bu satış işinde ciddi gibi. İstanbul'un en değerli arsaları neresi? Nefis tatil bölgesi Heybeli Ada. Yıkıp, yerine yedi yıldızlı otel yapın. İstiklal Caddesi’nin Galatasaray'ı. Yıkıp, yerine camlı, ışıklı alışveriş merkezi yapın. Ankara'nın Çankaya'sı. Yıkıp yerine ne yaparsanız yapın. Ya da köküyle satın.
Satın da görelim.
e-posta:
arif1@gantep.edu.tr
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net