www.evrensel.net  | Evrensel Kitap arşiv  |  linkler  | posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



DURUM____Ahmet Yaşaroğlu
Doğu Batı

KENT YAZILARI____Necati Uyar
Hasankeyf’le vedalaşma…

RAMP IŞIKLARI____Metin Boran
Tiyatro-Z

GÜNCEL____Kamil Tekin Sürek
Medeniyetler İttifakı

GÖZLEMEVİ____Üstün Akmen
Fevkalade keyifli bir seyirlik: "Keşanlı Ali Destanı"

GÜNLÜK____Yücel Sarpdere
Kan uykularda

ABAKÜS____Gökhan Bayram
Biri bizi gözetliyor

 DURUM..........Ahmet Yaşaroğlu

Doğu Batı

İspanya Başbakanı Zapatero, Türkiye’de idi. Zapatero İstanbul’a “medeniyetler ittifakı”na ilişkin bir çalışma nedeni ile ilgili olarak geldi. Çalışmayı yürütenler amaçlarını şöyle ifade ediyorlar; “Bugün Doğu ile Batı’nın birleştiği İstanbul’da, Türkiye ve İspanya’nın eş sunucu oldukları Medeniyetler İttifakı girişimi çerçevesinde oluşturulan BM Yüksek Düzeyli Grubu, hazırlamış olduğu Nihai Raporu ve Eylem Planı’nı BM Genel Sekreteri Kofi Annan’a sunacaktır.” Bu amaca hizmet etmek üzere Başbakan Erdoğan ile İspanya Başbakanı Zapatero, Türkiye’de Hürriyet, İspanya’da ise El Pais gazetesinde yayınlanmak üzere ortak bir makale yayınladılar. Hatırlanacağı üzere, “medeniyetler ittifakı” için Türkiye ve İspanya birlikte hareket etme kararı aldılar.
İki başbakanın ortak imzaladığı makale durumu şöyle özetlemektedir. “Tarih, egemen kültürler ve dini inançlar arasındaki ahenkli işbirliği ve etkileşimin genelde tüm toplumlara refah getirdiğini, ihtilafların ise yokluğa neden olduğunu göstermektedir. Önümüzdeki en büyük sınamalardan biri, Batı ile İslam dünyası arasındaki negatif etkileşim ve kopukluk yönünde mevcut eğilimi tersine çevirmektir. Bu eğilimin yol açtığı bölünme, kimlik temelinde siyaset yürütülmesi suretiyle aşırılığın beslenmesine zemin hazırlayan çarpıklığın arkasındaki temel güçtür. Etkili bir Medeniyetler İttifakı kurma girişimi, milletler, kültürler ve dinler çapında hissedilen, bütün toplumların gelişmeleri, güvenlikleri ve ekonomik refahları temelinde birbirlerine bağlı ve bağımlı olduklarına dair var olan geniş mutabakatın bir tezahürüdür.”
Anlaşıldığı gibi çalışma BM bünyesinde sürdürülmektedir ve BM Genel Sekreteri Annan’a görev süresi dolmadan önce bir rapor sunacaktır. İlan edilen amacın içeriğini incelemeden önce BM, İspanya ve Türkiye’nin durumu üzerine birkaç şey söylemek gerekiyor. BM, özellikle son on yılda saygınlığını önemli ölçüde yitirmiş bir kurum. Ortadoğu’daki gelişmeler, Filistin, Irak ve Lübnan sorunları karşısında BM’nin oynadığı rol bütünüyle ABD’nin ve İsrail’in yararına oldu. ABD ve İsrail BM’ye saygı göstermedikleri gibi, zaman zaman onu hiçe saymaktan da çekinmediler. Bu sorunda da BM kendi başına bir rol oynayamayacaktır. Öte taraftan İspanya “Batı dünyasının” etkili bir gücü değildir. Doğal olarak “Batı” adına kararlar verme pozisyonunda değildir. Türkiye ise İslam dünyası adına söz söyleyemeyeceği gibi, Doğu’nun en etkili gücü de değildir. Ancak İspanya ve Türkiye’nin sembolik önemleri bulunmaktadır. İspanya’nın bir bölümünde geçmişte yüksek bir İslam kültürü -Endülüs Emevileri- geçmişte yaşadı. Türkiye ise tarihin gördüğü en büyük imparatorluklardan birinin mirasçısı ve İstanbul bu imparatorluğun merkezi idi. İstanbul kültürel anlamda genel olarak Doğu ve Batı’nın birleştiği yer olarak kabul ediliyor.
Ancak Doğu ve Batı kendi içerisinde tek bir bütün değil ve olması da olanaklı değil. Eğer aralarındaki ilişkiyi politik literatürle genel olarak ifade edecek olursak Batı; egemen olan ve yöneten, Doğu ise tabi olan ve yönetilendir. Batı emperyalizm, Doğu ise ezilen ve sömürülendir. Ama buna karşın Batı’da gelişkin bir işçi sınıfı ve devrimlerin, köklü mücadelelerin eğittiği, demokratik değerleri savunan eğitimli bir halk vardır. Bu da Batı’yı sadece emperyalizm olarak nitelemekten çıkarır ve bizi kendi içerisinde sınıf mücadelelerinin cereyan ettiği bir alana götürür. Batı’nın sömürülenleri ve ezilenleri Doğu’nun müttefiki ve savunucularıdır. Doğu ve İslam da kendi içerisinde bir bütün değildir. O da sınıf faklılıkları ile bölünmüş, sömürülenler ve sömürülenler, yönetenler ve yönetilenler olarak ikiye bölünmüştür. İslam ülkelerinin şeyhleri, kralları ve yöneticileri, -anti amerikan ve anti-emperyalist tutum alan yönetimler bir yana- egemen Batı’nın yöneticileri ve sömürücüleri ile aynı safta, onlarla işbirliği içerisindedirler. Bu kesimlerin arasında “medeniyetler çatışması” diye bir sorun da bulunmamaktadır. Doğu ve İslam’ın bu yöneticilerinin petro-dolarları Batı bankalarında istiflenmekte, Batı’nın bazı şehirleri zevk ve sefanın sürüldüğü yerler olmaktadır.
Açıkçası bugün olup bitenleri bir “medeniyetler çatışması” olarak nitelemek için ortada herhangi bir neden bulunmamaktadır. Olup bitenin özü şudur; ABD’nin liderliğini yaptığı Batı’nın emperyalizmi; ordularıyla, tekelleriyle, bankalarıyla, Doğu’nun içindeki işbirlikçileri ile birlikte Ortadoğu ve İslam ülkelerine saldırmakta; petrole, doğal kaynaklara el koymakta, bu ülkelerin halklarını kölelik koşullarında yaşatmak istemektedirler. Bu saldırının yol açtığı tepki ve mücadele “İslam’ın kendisini savunması” olarak gösterilmeye çalışılmakta, böylece Batı’nın ve Doğu’nun sömürülen ve yönetilen sınıfları arasında giderek ortak bir mücadeleye dönüşebilecek olan yakınlaşma ve dayanışma engellenmek, halklar birbirine düşman edilmek, Batılı halklar yedeklenmek istenmektedir. Halklar arasında kuşku ve güvensizlik yaratmak isteyenler, Batılı büyük devletlerin yöneticileridir.
Şu tarihsel gerçek bir kez daha hatırlanmalıdır; temelinde sömürenler ve sömürülenlerin bulunduğu, ezenler ve ezilenler, yönetenler ve yönetilenler arasındaki çelişkiler, tüm sömürü ilişkileri tarihin çöp sepetine atılana kadar sürecektir. Bu büyük çelişkinin bir boyutu da bugün emperyalizmle ezilen halklar arasındaki çelişkidir. Bu temel çelişkiler varsa, aralarındaki mücadelede devam edecektir. Bu uzlaşmaz bir çelişkidir. Ancak Batı’nı ve Doğu’nun egemen sınıfları, birliklerini ilerletmek için bugün “medeniyetler ittifakı” gibi projeler üretiyorlar. Ama sormak gerekiyor; Zapatero ile Erdoğan’ın ellerinde yukarıdaki uzlaşmaz çelişkileri ortadan kaldıracak bir formül bulunuyor mu? Ya da bu işin bir formülü var mı?


 
Başa dön

 KENT YAZILARI..........Necati Uyar

Hasankeyf’le vedalaşma…

Başka bir yerde ya da başka bir proje ile gerçekleştirilmesi olanaklı olan barajlar mı daha önemli, yoksa eşi bulunmaz ve geri getirilemez kültürel değerlerimiz mi? Bu sorunun yanıtını bizde olduğu kadar şaşkınca arayan bir başka ülke var mıdır bilemiyorum. Ancak alınan kararlara ve dillendirilen niyetlere bakılırsa, artık ülkemizde yıllardan bu yana tartışma konusu olan, duyarlı kesimlerin direnişiyle bugüne kadar korunabilen Alianoi ve Hasankeyf gibi değerlerle vedalaşma günü yaklaşmış gibi görünüyor.
Gösterdiği yoğun çabaya rağmen Hasankeyf’le vedalaşmanın kendi dönemine rastlaması nedeniyle Hasankeyf Belediye Başkanı Sayın Abdulvahap Kusen’in kendi kendine yaşadığı içten hesaplaşmayı, özrünü ve çaresiz çağrısını içeren satırlarına, yaşanan gelişmelerde parmağı olanların kendi iç hesaplaşmalarına faydası olur umuduyla yer vermek istiyorum. Söz Abdulvahap Kusen’de;
Onbinlerce kez özür diliyorum!
“Eğer Ilısu Barajı Projesi bu şekilde hayata geçirilirse, bugünün emanetçileri olarak bizler, insanlık tarihine ihanet etmiş olmayacak mıyız? Öbür dünyada boğazımıza yapışmayacaklar mı? Öbür dünyaya alnımızda kara leke ile gitmeyecek miyiz? Nasıl affettireceğiz kendimizi? Onlara özrümüzü nasıl kabul ettireceğiz? Nasıl özür dileyeceğiz sizden ey miraslarına ihanet ettiğimiz insanlık tarihi? Ey Hurri Medeniyeti! Ey Mittani Medeniyeti! Ey Sümerler! Akadlar! Asurlar! Özür diliyoruz.
İlmik ilmik, nakış gibi işlediniz Hasankeyf’i. Binlerce mağarayı çekiçle var ettiniz. Barınaklar yaptınız. Üzerinden insanların geçmesi için dünyanın en büyük taş köprüsünü kurdunuz. Doğu ile batıyı birbirine bağladınız. İnsanların hayatını idame ettirmesi için İpek Yolu’na geçit verdiniz. Savaşlarla teslim alınmayacak kadar sağlam kaleler yaptınız. İnsanların bugüne gelmesinde ışık oldunuz. Kültürümüzle övünmemize öncülük ettiniz. “Biz varız” dediniz. Yarattığınız kültürel ve tarihî değerlerle adeta belgenin altına vurulan mühür gibi, “bizler sizlerden önce buraların sahibiyiz” dediniz. Cevabımız ne olacak? “Evet, doğrudur ama emanetinize ihanet ettik, tahrip ettik, yok yettik, özür diliyoruz mu” diyeceğiz. İfade edecek kelime bulamıyorum yüce Allahım. Ne talihsiz bir insanım. Ne günah işledim de bu ihanet benim belediye başkanlığı yaptığım bu döneme denk geldi. Duygu doluyum, ağlamak istiyorum. Ey tarih af diliyorum. Ama affetmeyeceğinizi de biliyorum.
Yine de özür dilerim!
Ey İyad Bin Ganem! Ey Halid Bin Velid! Ey İslamın aslanları, sizden de özür dilerim. Sizler ki Hasankeyf’te çağ kapatıp çağ açtınız; Bizans’ın piskoposluk merkezini yok ederek, Hasankeyf’i İslam bayrağıyla şereflendirdiniz. Burası için binlerce şehit verdiniz. Ey şehitler! Sizden de binlerce defa özür dilerim. Şahadetinizle sahip olduğumuz bu yere İslamı yayması için gelen başta Peygamberimiz’in yakın akrabası İmam Abdullah’ın ve eşsiz komutanı Yukanna’nın mezarını sulara gömdük. Kemiklerini sızlattık. Sizler bize şaheser sayılacak bir mekân verdiniz. Bizler türbenize ve kemiklerinize sahip çıkamadık. Yüce Allahım affet bizi.
Yine de özür diliyorum!
Ey Artuklu! Sizden de özür diliyoruz. Sizler ki bu dünya karanlıkta iken, medreseler kurdunuz, ilim yaptınız, tıpla uğraştınız, insanlık soyunun sağlığı için hizmet ettiniz. Mühendislik yaptınız, robotlar yaptınız, astronomi ile uğraşıp ay ile dünya arasındaki mesafeyi ölçtünüz. Köprüler, hanlar, camiler yaptınız. Bizleri başkentlik gibi bir şeref verdiniz ve ortaçağda dünyanın en mamur ve en görkemli şehirleri arasına soktunuz. Yetiştirdiğiniz alimlerle dünyaya ışık saçtınız. Bizler ne yaptık? İhanet ettik. Yaptıklarınızı tahrip edip, tarihinizi karanlık ve soğuk sulara gömdük.
Sizden onbinlerce kez özür diliyorum!
Ey Selahaddini Eyyubi! Sizlerden de özür diliyorum. Sen ki İslamiyet için Haçlı Seferleri’ne karşı Hasankeyf’te göğsünü siper ettin. İslam bayrağını yücelttin. Kudüs’te İslam bayrağını dalgalandırdın. Bizler sizin için ne yaptık? Güzellik timsali minarelerinizi, camileri, medreseleri, sarayların sahipleri olan torunlarının, başta Sultan Süleyman olmak üzere kemiklerini çamur deryasına, balçığın altına gömdük. Sizlerden de onbinlerce kez özür diliyorum. Ve Allah’a sığınıyorum. Bu büyük suçumuzu affetmesini diliyorum.
Ey atalarım! Ey dedelerim! Ey ninelerim! Ey babalarım! Ey analarım! Sizlerden de özür diliyorum. Bizleri insanlığa yararlı bir evlat olmamız için dünyaya getirdiniz. Saçınızı bizler için süpürge ettiniz. Yemediniz yedirdiniz, içmediniz içirdiniz. Bizler ne yaptık? Nurol Firması’nın temsilcisi ve Ilısu Konsorsiyumu’nun proje koordinatörü Yunus Bayraktar Bey’in engin dehası ve zekası sayesinde içinde yaşadığımız ve yaşarken hayatın tadını bulduğumuz mağaralarımızdan zorla çıkarılıp, hemen mezarınızın karşısında modern Hasankeyf kuruldu. Karşıdan bakarak arada üzerinizde suyun kaç metre olduğuna dair tahminlerde bulunmanın zevkini tattık. Dişinizden, tırnağınızdan artırdığınız paralarla, aldığınız toprakları bize teslim ederken, bizler de kamulaştırma yolu ile satarak hayatın tadını çıkarttık. Kemiklerinizin çamur ve balçıkla kaplı eksi 40-50 derecedeki suyun üzerinden jetskilerle, sörfle hız yaparak yaşamın zevkini bulduk. Biliyoruz ruhunuz bize lanet yağdırıyor. Ama ne yapalım? Hayırsız evladınız, ecdadım sizlerden özür diliyor. Ey gelecek kuşaklar! Sizlerden de özür diliyorum. Kültürel mirası görme hazzını tattıramadık. Çaresiziz, hiç istemiyoruz ama yapamıyoruz. Özür diliyorum, özür diliyorum.
Acaba bu özrümüz kabul edilecek mi? Hiç sanmıyorum. Ama insanlık tarihinden özür dilemek için yine de geç kalınmış değil.”

e-posta:
nuyar@mynet.com

  Başa dön

 RAMP IŞIKLARI..........Metin Boran

Tiyatro-Z

Sanatsal ve toplumsal duyarlılıklarını, her türlü medyatik şöhret ve popüler kültürle yaygınlaşma hınzırlığının üstünde tutan, akademili idealist üç genç, eski bir demir doğrama atölyesini sınırlı olanaklarla tiyatro mekanına dönüştürüyorlar. Türkiye’nin sanatsal, estetik ve edebiyatla ilişkisinin dibe vurduğu gerçeğine aldırmadan. İnat ve ısrarla ciddi ve düzeyli sanat üretmenin çabası içinde girişimlerini sürdürüyorlar. Şöhretli figürlerin yapay ve sentetik kaprislerini ellerinin tersiyle öteleyerek. Bir binanın giriş ve bodrum katından oluşan Tiyatro Z, mekan olarak 45 kişilik bir seyir yeri, 18 metrekare bir sahne, cafe ve sergi salonundan oluşuyor. Gösterişten uzak ve mütevazı.
Tiyatro Z, geçen sezon, farklı bir yorumla Euripides’in Medea adlı oyununu İstanbul Tiyatro Festivali’nde sergiledi. Bu sezon çalışmalarına üç farklı oyunla devam eden Tiyatro Z, tiyatronun kurucularından, genç oyun yazarı Cem Kenar’ın yazdığı iki kısa oyun (“Dört Bölü Dört “ ve “Camda Duran Kadın Yoldan Geçen Adam” ) ve Samuel Beckett’in “Kramp’ın Son Bandı” oyunları ile seyircinin karşısına çıkıyor.
Repertuvar anlayışlarını hayata ve insana dair bir dert, bir öykü anlatmak üzerine kurduklarını söyleyen Z sanatçıları, gruba dahil ettikleri oyuncu ve diğer teknik kadronun da aynı anlayış, inanç ve felsefede olmasına özel olarak dikkat ettiklerini belirtiyorlar.
Bu anlayış doğrultusunda çalışmalarını yürüten topluluk, kısa ve deneysel bir oyun olan ‘Dört Bölü Dört ‘adlı kadın sorunsalına faklı bir düzlemden farlı bir dil kurgusu ile yaklaşan oyunlarını, profesyonel dört kadın oyuncu ile sergilemeyi sürdürüyor. Dört Bölü Dört adlı kısa oyun , bir cafe ortamında seyirci ile iç içe oynanıyor. Bir kadın dört farklı zaman diliminde başına gelen olayları, çocukluğundan başlayarak evlilik sürecine kadar yaşadığı gelgitleri bir iç hesaplaşmayla seyirciye aktarır. Kadınlar bütün mahremiyetleri ve kadınlık durumlarının bütün özel hallerini cinsellik, duygusallık ve cinsel anlayışları bağlamında bir iç hesaplaşmayla cömertçe dışa vururlar. Zaman ve mekanın belirtilmediği anlatıda, sorun evrensel bağlamda dile getirilerek her sistemin kadını cinsel ve emek gücü olarak istismar ettiğinin altı çiziliyor satır aralarında. Ve aynı zamanda kadınların yaşamdaki tercihleri ile kendi trajik sonunu hazırlayan kadın prototipinin bir izdüşümünü izliyoruz sahnede. Kadınlık halinin en acı ve kederli anları ve bundan sıyrılma çabalarını,cesaret ve güçsüzlüklerini, sevgisiz bırakılmışlıkları ve çaresizlikleriyle trajik sona yaklaşmalarını hüzünlü bir biçimde izliyoruz.
Cem Kenar’ın oyunu, özlü anlatımı ve tutarlı dil kurgusu ile kadın sorunsalına başka bir düzlemden cesurca yaklaşmayı deniyor. Bin bir türlü sorunun oluşumunda örülmüş ve her çözümün bir başka çözüme bağlı olduğu kadının var olma sorunsalına, somut bir alandan yola çıkarak kadını kendi gözünden kendine anlattırıyor ve bir iç hesaplaşma bir iç dökümle samimi olarak yüzleştiriyor. Aynı zamanda oyunun yönetmeni de olan Cem Kenar, yönetmenlik adına fazla bir atraksiyona gerek duymamış,özel ışık ve dekorun kullanılmadığı oyunda seyircinin oyuncuya ve öyküye odaklanması hedeflenmiş. Kenar, oyunun anlatım biçimini ve oyuncuların konumlarını tamamen serbest bırakmış. Her öykünün anlatımında sahnenin duygusal derinliğine koşut müziklerle anlatımı güçlendirme yolunu tercih etmiş. Bu tarzla kadınların yaşam öykülerini daha canlı tutmuş hem de cafede samimi bir atmosfer yakalamış ve her türlü ‘abartılı artistliğin’ önüne geçmiş.
Oyuncular, öyküleri anlatırken ve kendi iç hesaplaşmalarını yaşarlarken olabildiğince samimi ve içten davranıyorlar.
Her bir oyuncu kendi yaşam aralığındaki birbirinden farklı dert ve kederleri seyirciyle paylaşırken, öykünün dramatik derinliğini abartıya kaçmadan, ekonomik oyunculuk örneği ile yansılıyorlar ve ortaya keyifli bir izlence çıkarıyorlar.
Sonuç olarak Tiyatro Z, bu sezon sınırlı olanaklarla yapımını gerçekleştirdiği üç farlı oyunla seyircisine sıcak bir merhaba diyerek tiyatro ortamında bundan böyle var olacağının müjdesini veriyor. Hayata, insana ve topluma dair her türlü değeri ve anlayışı yeniden, fakat bir başka düzlemde yeni bir anlayışla tartışmak ve paylaşmak üzere.

e-posta:
m.boran@mynet.coım

  Başa dön

 GÜNCEL..........Kamil Tekin Sürek

Medeniyetler İttifakı

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da öncülüğünü yaptığı “Medeniyetler İttifakı” toplantısı ilkokul müsamerelerine dönüştü. Zapetero, Annan ve Erdoğan’ın düzenlediği basın toplantısında bazı gazeteciler, yapılan işin nafileliğine vurgu yapmak istercesine, İstanbul Toplantısı’nın son toplantı olup olmadığını sordular. Basın toplantısında Annan ve Zapetero’ya sorulan sorular daha çok Ortadoğu, Afganistan işgalleri, Kıbrıs sorunu, Filistin sorunu hakkında idi.
Böyle olması da doğaldı. Çünkü; Asya, Afrika, Ortadoğu ve Latin Amerika halklarını ezen, iliklerine kadar sömüren, aşağılayan ve onlara Hıristiyanlığı dayatan ABD ve müttefikleri idi. Emperyalizmin “Yeni Dünya Düzeni”, “Büyük Ortadoğu Projesi” idi. Medeniyetler arası düşmanlığı kışkırtan emperyalizm idi. Ve, emperyalizmi, Yeni Dünya Düzeni’ni mahkum etmeyen herhangi bir “Medeniyetler İttifakı girişimi”nin emperyalist saldırganlığı hoş göstermekten başka bir işlevi olamazdı.
Tayyip Erdoğan ve Zapetero’nun girişimi o kadar gayri ciddi bir girişimdi ki, onlara canıgönülden destek vermeye çoktan hazır gazetecilerin dahi yapabileceği fazla bir şey yoktu.
Başbakan Erdoğan için müsamere bitti. Artık, biraz da ciddi işlere yönelmesini tavsiye ediyoruz.
Erdoğan, dünyayı barıştırmaya soyunmadan önce, ülkesine baksın.
Bir aydan fazla bir süre geçmiş ateşkes ilan edileli. Bir ay önce, asker cenazeleri defnedilirken söylenen sözler unutuluvermiş. Otuz bin gencin ölümünden sonra silahların susması için bir şans ortaya çıkmış. Başbakan, gerçekleşmesi maddi olarak kısa dönemde mümkün olmayan dünya barışına öncülük etme misyonuna soyunacağına, ülkesinde barışı tesis etmek için, uzatılan eli geri çevirmesin yeter.
Yapılacak işler belli. Demokrasi ve barış yanlıları yıllardır tekrar etmekten usanmadı. Tekrarlamaya da belki gerek yok. Başbakan (belli ki laf olsun diye söyledi ama) da söyledi. Karşı taraf ateşkesti ise durup dururken operasyon yapılmaz dedi. Öyleyse, söylediklerini yapsın. Adı “bin operasyon”la anılan Mehmet Ağar bile, “Dağda silahla dolaşacaklarına ovada siyaset yapsınlar” dedi. Başbakan, pekala dağdakileri siyasal bir af ile indirebilir.
Başbakan bir sene önce Diyarbakır’da silahlar sustuğunda Kürt sorununun demokratik çözümü için adımlar atacağına söz vermişti. Herhalde söylediklerini unutmamıştır. O günün gazeteleri duruyor.
Medeniyetler İttifakı gibi içi boş şovlar yerine; Başbakan kendi ülkesinde eşitlik ve kardeşlik temelinde halklar arasında barış için çalışmalı.
Medeniyetler İttifakı gibi gösteriler, dün basın toplantısı bittikten yirmi dört saat sonra (bu kadar süre de basın toplantısı haberlerinin ertesi günkü gazetelerde hasbelkader yer alacağı içindir) unutulacak ama, Kürt sorununun çözümü için küçük olsa bile ciddi adımlar attığında tarihe geçecektir.

e-posta:
ktsurek@hotmail.com

  Başa dön

 GÖZLEMEVİ..........Üstün Akmen

Fevkalade keyifli bir seyirlik: "Keşanlı Ali Destanı"

Her ne kadar Zeynep Aksoy nam meslektaşımız, 13 Ekim tarihinde Radikal'deki köşesinde, sağ elinin işaret parmağını okuruna sallayarak ve de: "… Bu oyunun bir başyapıt olduğuna kim, hangi gerekçelerle karar vermiş acaba?" diyerek hesap sorduysa da, kestirme yoldan diyeceğim şu ki, Haldun Taner üstadın "Keşanlı Ali Destanı", Türk tiyatrosunun tartışmasız başyapıtlarındandır. "Keşanlı Ali Destanı", hepimizin bildiği, içinde oynadığı ve oynatıldığı bir oyun olmasıyla da başyapıttır, toplumun dönem yapısını belirgin bir şekilde, ama yormadan gözler önüne sermesiyle de; varoş insanlarının, kenar mahalle yaşamını yaşayanlarının ağzından, yaşayanlarının göz külhanları altında anlatmasıyla da başyapıttır.
Yeri gelmişken bir noktanın altını da çizivereyim: Baksanıza, ne diyor oyunun kahramanı oyun içinde: "Bu toplumda sessiz, sakin, efendi olursan her zaman dayak yer, ezilirsin. Ama terbiyesiz, güçlü, zalim, ne dediğini bilmeyen biri olursan, o zaman saygı görürsün." Tiyatroseverlerden saygı görmeyi bekleyen Zeynep Aksoy kızımızın uymak istediği modeli, taaa 42 yıl önce çizmesiyle de başyapıt sayılır "Keşanlı Ali Destanı". Aksini savlayan varsa beri gelsin!

İlk yapım ve efsane kadro
"Keşanlı Ali Destanı" yanılmıyorsam 1964-1965 sezonunda Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu yapımı olarak ilk kez seyircisiyle buluşturuldu. Muhteşem oyunculuklarıyla gerçekten tarih yazan Engin Cezzar, Gülriz Sururi, Genco Erkal, kulakları çınlayası Semiha Berksoy (aynı rolde daha sonra, gittiği yerde de alkışlara doyamamasını dilediğim Güzin Özipek), Çetin ve Ani İpekkaya, Aydemir Akbaş, Arif Erkin, sevgiyle andığım Mehmet Akan ve o efsane kadro… Oyunun zamanın gece kulüplerinde bile ardı ardına çalınan şarkıları… "Keşanlı Ali Destanı", sonraki yıllarda 1987 yılında İBŞT'da da sahnelendi. 1964 yılında üzerine nurlar yağası Atıf Yılmaz (başrollerde Fikret Hakan ve Fatma Girik), 1988 yılındaysa Genco Erkal (başrollerde Engin Cezzar ve Gülriz Sururi) yönetimlerinde sinema filmi de oldu. Bu arada, 1999 yılında Volkan Severcan'ın rejisiyle yeniden sahnelendiğini anımsıyorum. Yurtiçinde hemen hemen her ilde; onlarca dünya ülkesinde, oynandığını da biliyorum.

Gelelim Yücel Erten'in destanına
Haldun Taner'in, Günay Akarsu tarafından "ilk epik Türk oyunu" olarak tanımlanan "Keşanlı Ali Destanı"nı bu kez, Türk tiyatrosunun önemlilerinden Yücel Erten İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda sahneye koydu. Erten, oyunu güncelleştireceğim falan diye, Haldun Taner'in temel sosyolojik saptama ve tanılarına, ironisine, sosyal eleştirisine el sürmemiş. Ama Haldun Taner ustanın epik unsuru tüm dramatik dokuya yayarken, geleneksel tiyatromuzun anti-illüzyonist ve göstermeci öğelerinden yararlanma amacına pek uymamış. İyi mi etmiş, orasını bilemem. Şarkıları yer yer solo olmaktan çıkarıp, öyküye dair çok yönlü ya da çoğul anlatımlara dönüştürerek, bir anlamda kabare türünü denerken, gidişatı birdenbire vodvile kaydırmış. Rol dağılımında ikilemeler ve üçlemeler yeğlemiş. "Blues Brothers"ı andıran tablolar eklemiş. Lütfiye, Resmiye, Raziye'li tabloda kadın karakterleri Tuğrul Arsever, Çağlar Yiğitoğulları Eraslan Sağlam gibi erkek oyunculara oynatarak, belki de burjuva-kapitalist düzenin ikiyüzlülüğünün bir yansıması olarak grotesk denemiş. Gerek var mıydı? Bu konuda yönetmene karışmak ne haddime! Daha doğrusu bana ne!

Haydi, yönetmene karışmayayım, ama…
Işık tasarımcısı Fatih Mehmet Haroğlu, çok fazla ışık efekti kullanmayarak seyircinin dikkatinin oyundan uzaklaşmamasına doğrusu ciddi anlamda özen göstermiş. Açıları da doğru kullanmış. Yalnız, özellikle Suhandan Gülperi'nin tablosunda, takip spot operatörünün Aslı Aybars'ı hangi büyüklükte ve nereden nereye kadar takip edeceğini bilememesini eleştirmeden geçemeyeceğim. Ayşen Aktengiz Bayraşlı'nın kostümlerini ise çok alışılagelmiş bulduğumu söyleyeceğim. Erkeklerin naylon gömlekleri pek zevksiz. Giysiler doğallığı ortaya çıkaramadığı gibi, çoğu da oyuncuyu markeliyor. Hele hele, sosyete düğünü sahnesinde erkek oyuncuların anlı şanlı kostümlerinin altındaki çorapları affolunur gibi değil. Sonracığıma, hani Keşanlı Ali "Morgol gömlek giyerdi/Gümüş köstek takardı…" (?) Sevgili Bayraşlı, nerede Keşanlı'nın morgol gömleği?

Sineklidağ nerede?
Oyunun dekor tasarımı Ayhan Doğan imzasını taşımakta. Bir kere, para makinesinin pek bir özenti olduğunun altını çizeceğim. '50'li yılların Türkiye'sinin gecekondu semtinde, semtin meydancığında "slot machine" mi vardı ayol? Ayhan Doğan, orkestrayı sahne arkasına alarak derinlikten kaybederek de bence hata etmiş. Soffittodan yerlere sarkan çamaşırlar, Ayhan Doğan'ın mekan tanıtması olarak daha oyunun başında beliriyor. Yani, orası güya Sineklidağ. "Sineklidağ burası şehre tepeden bakar,/ama şehir uzakta masallardaki kadar..." İyi de, nerede Sineklidağ? Zengin konağında düğün yılbaşı partisi gibi mi olmalı eyyy seyirci? Zengin konağının salonunu simgelemek için ayna-tırnak, bir ikili, bir tekli koltuk yeterli mi sayılmalı?

Müzik ve koreografi
Bunlar bir tarafa, oyunun müzik direktörü Çiğdem Erken, çoksesli müzik alanında olduğu kadar, teksesli Türk müziği alanındaki yapıtlarıyla ve klasik Türk müziği ile ilgili müzikoloji çalışmalarıyla da tanınan ünlü müzikçimiz Yalçın Tura'nın mükemmel müzikleri üstünde küçük oynamalar yapmış. Bence pek de iyi etmiş. Nasuh Barın, koreografi çalışmasında içgüdüsel hareketleri ve kararlaştırılmış hareketleri doğrusu övülecek bir başarıyla yerli yerine oturtmuş.
Oyuncu kadrosu
Can Ertuğrul sevimli bir Hidayet olmuş. "Hidayet ne istiyor?" sorusundan hareket etmeyi başarıyor Ertuğrul. Şerif Abla'da usta ve "çok yetenekli" oyuncu Hikmet Körmükçü, Şerif Abla karakterinin kavramlarını birbirine karıştırıyor, birbiriyle kesiştiriyor, sonra da birbirlerine tamamlattırıyor. Tıpkı bir kaleydoskop gibi Körmükçü'nün biçemi… Tek tek yapı taşlarından resimler elde ediyor. En son "Kantocu" müzikalinde izlediğim Aslı Aybars'ı Suhandan Gülperi'de, bir oyuncunun arayıcı mükemmelliğini sergilemesi açısından mutlulukla alkışladım. Rozet Hubeş, Madam Olga'yı temelinde belli bir düşünce yatan fiziksel davranışlarından hareketle yorumluyor. Meriç Benlioğlu, Zilha ve Nevvare tiplemelerinde neden o denli hızlı konuşuyor, anlayamadım; oysa özellikle Zilha, öylesine alkış toplamaya elverişli bir rol ki! Benlioğlu, Zilha'nın davranış çizgisini belirlememiş ya da yönetmen bilerek ve isteyerek belirlemesini istememiş. Keşanlı Ali'ye yaşam suyu veren Engin Alkan ise, ilk tablolarda Keşanlı'yı köy ağasıyla kabadayı karışımı olarak vermekte ısrarlı bir tutum izlemiş. Söylemeden duramayacağım, "mertlik belası"na gerçeği söyleyemezken, kalçasını geri atarak Zilha'yı kandırma çabasına girmesi, Keşanlı karakterine hiç mi hiç yakışmıyor.

Bence Murat Garibağaoğlu
kadronun iyisi
İzmarit Nuri'de Murat Garibağaoğlu, bana sorarsanız oyunun en iyisi. Yorumuyla İzmarit Nuri'nin sadece karakterini ortaya koymakla kalmıyor, karakterin duyumsadıklarını seyirciye bire bir yansıtarak, izleyen üzerinde karaktere sempati yaratmasını da başarıyor Garibağaoğlu. Bunun dışında, başta Serdar Orçin, Berna Oğuzutku Demirer, Hakan Arlı, Tuğrul Arsever, İskender Bağcılar, Savaş Barutçu, Çağlar Yiğitoğulları, Münir Kutluğ olmak üzere diğer tüm oyuncular, Yücel Erten'in isteği doğrultusunda istenileni başarıyla vermekteler.
Şimdiii… "Eleştirmen Efendi, kısa kes de sonucu söyle" diye buyurursanız, "Keşanlı Ali Destanı"nın Yücel Erten yönetimindeki son yapımı, salonları lebalep dolduracak nitelikte ve de fevkalade keyifli bir seyirlik diyerek, mutlaka izlemenizi önereceğim.

e-posta:
uakmen@superonline.com

  Başa dön

 GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Kan uykularda

Uykudaydılar…
Ki, Gazze’de uyumak, uykuyla uyanıklık arası bir şey olmalı.
Ne zaman ne olacağı…
Ne zaman kimin kafasına bir füze düşeceği…
Kimin evinin top mermileriyle yerle bir edileceği…
Kimlerin uyuyup da bir daha uyanamayacağı bilinmezdir çünkü.
İsrail vardır yan tarafta.
Öldürmeye adanmış toplu katliamlar devletidir orası; İşgale kutsanmış ölüm kusma makinesidir.
Başkalarını yok etme…
Öldürme…
Tarih sahnesinden silme üzerine odaklanmış bir yaşam biçimi olabilir mi?
Oluyor.
Eğer bu, sıradan bir katil olsa; diyelim birkaç çocuğu, kadını, genci sırayla öldürürse; buna “canavar, seri katil” deniyor.
Yok eğer bu aynı sayıda kişiyi, varsayalım bir odaya kapatıp ‘gazla öldürüyorsa’ gazeteler bu haberi günlerce, “vahşi sapık”tan yola çıkın da, “gözü dönmüş canavar”a kadar varan dehşetli manşetlerle gündemin baş sırasına oturtuyor.
Amma…
Bu canavarlığı…
Bu vahşeti…
Bu gözü dönmüş sapıklığı her gün yeniden yeniden...
İstikrarlı biçimde İsrail yapınca…
Çocukları, bebeleri kan uykularında doğrayınca, medyanın yeterli ilgisini çekemiyor!
Ya da laf olsun torba dolsun kabilinden geçiştiriliyor.
O zaman biz bunlara “İsrail” kalkanı desek yanlış mı olur?
***
Uykudaydılar…
Gazze’de…
Yani İsrail’in katliama doyamadığı o ölüm üçgeninde…
Geceydi.
Bir zamanlar buralarda…
Filistin’de geceleri zeytin ağaçlarının arasında ateş böcekleri parlardı.
Bir zamanlar burada geceleri ölüm yerine en ateşli aşklar harlardı.
Geceydi.
Uykudaydılar.
Gök yarıldı.
Ay karardı.
Gece tutuştu.
İsrail’in ölüm topları kudurdu.
Onu çocuk, on dokuz insan…
On dokuz can, orada kuduran topların ateşinde yandı kavruldu.
Ölüm kan uykularda geldi.
Medya yine geçiştirdi!
O her hafta köpeğinin tüyü üstüne yazı döktürenler…
Tüyleri ıslak bir kedi için gözyaşı dökenler, çocukların ölümünü görmedi!
Onu çocuk, on dokuz Filistinli, bir sokak kedisi kadar edemedi!
Ya vicdan?
Olmak ya da olmamak…
Cüzdan ya da vicdan…
Ruhunu satmak ya da satmamak…
İşte bütün mesele bu!

e-posta:
sarpdere@gmail.com

  Başa dön

 ABAKÜS..........Gökhan Bayram

Biri bizi gözetliyor

World Wide Web’de gezinirken acaba hangi sitelere girdiğim izleniyor mu diye düşündüğünüz olmuştur. Bilgisayarımız üzerinde isteğimiz dışında çalışan programlarla Internet alışkanlıklarımız(!) zaten izleniyor. Bunun dışında Internet Servis Sağlayıcılardan da kullanıcıların bilgilerini almaları mümkün. Hatırlarsanız Emniyet Müdürlüğü’nün de Internet Servis Sağlayıcılara(ISS), tüm kullanıcıların bilgilerine sürekli erişmek için bir başvuru yapmıştı. Internet’te takip edilmek, ya da takip edilme paranoyasıyla yaşamak pek hoş bir durum değil.
Pek çok şekilde izleniyoruz. Bunlardan ilki birçok programcı tarafından casus yazılım olarak tanımlanmasına rağmen Windows XP’ye tümleşik olarak gelen Alexa. Alexa esasen bir web analiz şirketi. Topladığı verilerle Internet’de en çok girilen sitelerin istatistiğini tutuyor. Internet Explorer’da ilgili butona tıklamanız durumunda Alexa hangi sitelere girdiğinizi kişisel bilgilerinizi vermeden raporluyor. Pek çok spyware temizleme yazılımı Alexa’yı sisteminizden temizleyebiliyor. Benzer bir özellik Internet Explorer kullanıcılarının sıklıkla kullandığı Google araç çubuğunda da mevcut. Kullanmadığımız, kullanmak istemediğimiz bir özelliğin bilgisayarlarımızda çalışmasını da istemeyeceğimize göre ilgili yazılımları ya devredışı bırakacağız ya da kaldıracağız. Google araç çubuğunun istatistik özelliği ayarlardan devredışı bırakılabiliyor. Alexa’dan kurtulmak için ise popüler spyware temizleyicilerden herhangibiri yeterli olur.
ISS’den doğru yapılabilecek izlemeye ve Internet sitelerinde tutulan kayıtlara karşı ise vekil sunucu(proxy server) kullanmak iyi bir çözüm. Vekil sunucu sizin yerinize görmek istediğiniz internet sayfasından verileri alır ve aldığı verileri size yönlendirir. Vekil sunucuların bizi ilgilendiren tipi “anonim” olanlar yani kullanıcı bilgilerini gizleyenler. Internet’te yapacağınız kısa bir araştırma ile pek çok anonim vekil sunucu adresi bulabilirsiniz. Adresleri aldıktan sonra yapmanız gereken (Mozilla Firefox 2.0 için) “Araçlar>Seçenekler” menüsünde “Gelişmiş>Ağ” başlığında “Ayarlar” düğmesine tıklamak ve “Vekil sunucu Ayarları” kısmına sunucunun adresi ve portunu yazmak. Bu işlemi kolaylıkla yapan, vekil sunucuları listeleyen programlar da mevcut. Daha kolay bir yol ise web-proxy adı verilen sayfaları kullanmak. http://anonymouse.org/anonwww.html adresine girip ortadaki kutuya gitmek istediğiniz adresi yazın ve “Surf Anonymously” düğmesine basın. Anonymouse sayfayı sizin için açacak.
Anlattığım yöntemler webde kişisel gizlilik için kesin çözüm olmasa da işleri izleyiciler açısından zorlaştıracaktır.
...
Pardus “ATA” çıktı
TÜBİTAK UEKAE bünyesinde geliştirilen Pardus’un yeni beta sürümü “ATA” kullanıcılara sunuldu. Ara yüzü yenilenen ve birçok özelliği geliştirilen bu sürüm, yeni dağıtımın ulaştığı noktayı sergilemesi açısından bir gösteri niteliği taşıyor. Görsel unsurları geliştirilen ve kararlılığı artırılan Pardus’un bu yeni beta sürümü, kullanıcılardan gelen hata verileri ve önerilerle kararlı sürüme doğru gelişimine devam edecek. Genel Kamu Lisansı (GPL) ile dağıtılan Pardus’u www.pardus.org.tr adresinden bilgisayarınıza indirilebilirsiniz.
...
Dual Sim yolda
Orta Doğu Teknik Üniversite’li(ODTÜ) bir grup öğrenci birden fazla cep telefonu taşıyanların işlerini kolaylaştırma düşüncesiyle yeni bir proje geliştirdi. Dual Sim adı verilen proje sayesinde batarya kapağına monte edilebilen bir baskıdevre yardımıyla bir cep telefonu aynı anda iki sim kart arama yapıp arama alabilecek. Dual Sim şu anki sistemlerde bulunan iki sim karttan biri açık iken diğerinin kapalı olma zorunluluğunu ortadan kaldırıyor. Bir yıl içinde piyasaya sürülmesi planlanan Dual Sim’in satış fiyatı ise 40 YTL civarında olacak.
...
XP alınır Vista verilir
Microsoft PC üreticileri ile işbirliği yaparak, 26 Ekim-15 Mart tarihleri arasında bilgisayar alan tüketicilerin Windows Vista ve 2007 Office System’a ücretsiz ya da indirimli geçiş yapabilmesine olanak tanıyan bir program başlattığını duyurdu. Yerli ve yabancı pek çok bilgisayar üreticisi şimdiden bu programa katılacağını duyurdu. Programdan yararlanmak isteyenlerin bilgisayar üreticileri veya bilgisayarlarını satın aldıkları mağazalar ile iletişime geçerek, söz konusu firmanın programları tam olarak nasıl uygulamaya koyacağına ilişkin ayrıntıları öğrenmesi gerekiyor.
...
Wikipedia’ya virüs hilesi
Açık kaynaklı, Web tabanlı ansiklopedi Wikipedia, virüs yaymak için kullanıldı. Wikipedia’nın Almanca sürümünde bulunan, MSBlast virüsü hakkında bilgi veren sayfayı değiştiren saldırganlar, bazı ziyaretçilerin virüsü temizleyen program yerine virüsün güncel bir sürümünü indirmesini sağladılar. İçeriği kullanıcıları tarafından sağlanan Wikipedia, daha önce de buna benzer pek çok saldırıya uğramıştı.

e-posta:
bilisim@evrensel.net

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net