www.evrensel.net  | Evrensel Kitap arşiv  |  linkler  | posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



YAŞADIKÇA____Enver Şat
Tahkim kıskacı

GÜNDÖNÜMÜ____Hasan Hüseyin Evin
Sosyal haklar

KONUM____Çetin Diyar
Kürt sorununda yeni bir döneme doğru

BAYKUŞ____Şebnem Korur Fincancı
Düşünürsem çözebilirim!

YAŞAMA KÜLTÜRÜ____Cengiz Bektaş
Domuz kılı…

 YAŞADIKÇA..........Enver Şat

Tahkim kıskacı

Kıskaç, kıstırmaktan türetilmiştir.
Birini veya bir kurumu, bir ülkeyi niçin kıstırmak isterler?
Ona zarar vermek, onun üzerinden çıkar sağlamak için yapılır “kıstırma” işi.
11 Kasım 2006 tarihli gazetelerde enerji sektöründe Türkiye’ye uygulanan “Tahkim kıskacı”ndan söz edilmektedir.
Peki, Tahkim nedir?
Bu haberdeki Tahkim; devletin ekonomi alanındaki egemenliğini devrettiği, Uluslararası Yatırım Uyuşmazlıkları Çözüm Merkezi’nin adıdır. Yani Tahkim koşullu yapılan anlaşmalarda ulusal yargı değil, Tahkim Kurulu karar vermektedir.
Bugün ülkemizin gereksiz yere ve gereksinimimizin üzerinde bir doğalgaz analaşması yaptığı bilinen bir gerçektir.
Bu durumun Türkiye’nin toplumsal çıkarlarına ters geldiği de gün gibi ortadadır.
Şimdi diyeceksiniz ki “Yüksek yargı ne güne duruyor? Bu anlaşmaları durdursun!”
İşte onu yapamıyorsunuz.
Sonuç toplumun zararına da olsa ulusal yargı sisteminizin bu konuda yetkisi yoktur.
Çünkü böyle bir anlaşmayla siz ekonomi alanındaki ulusal egemenliğinizi bu Tahkim Kurullarına devretmiş oluyorsunuz. Dolaysıyla bu anlaşmaya uymak zorundasınız. Uymazsanız Tahkim Kurulu’nun vereceği kararı uygulamak zorundasınız.
Şu ana kadar Enerji Bakanı’nın dediğine göre devlet Tahkim Kurulları kararıyla 178.6 milyon dolar tazminat ödemeye mahkûm olmuştur. 844.6 milyon dolar tutarındaki tazminat talebini ise Tahkim Kurulları tarafından reddedilmiş durumda.
Şu anda Çukurova ve Kepez’in hisselerine sahip olduğunu belirten Güney Kıbrıslı bir şirket, devletten 10.1 milyar dolarlık tazminat almak için Uluslararası Tahkim Kurulu’na başvurmuş bulunmaktadır. Sırf enerji sektöründe yapılan tahkim başvurularının toplam tutarı 11.9 milyar doları bulmaktadır. Şimdi bunun üzerine diğer alanlarla ilgili başvuruları da ekleyecek olursanız ileride karşımıza çıkacak rakamı büyüklüğünü varın siz hesaplayın. Üstelik bazen Tahkim Kurulu’nun verdiği cezanın, o anlaşmanın devam etmesinden daha kârlı olduğu durumlarda var.
Ulusal çıkarların korunmasını yargı denetiminden çıkartmak için kabul edilen Tahkim Yasası’nın sonuçları artık kendisini göstermeye başlamıştır. Zamanında Tahkim Yasalarının soygun yasası olduğunu, ulusal egemenlikle çeliştiğini, bu yasaların uluslararası emperyalist sermayenin işine yarayacağını, ülkeyi bir çıkmaza sürükleyeceğini boşuna söylemedik.
Evet, Türkiye ve Türkiye gibi ülkeler kıskaçtadırlar.
Bu kıskaç uluslararası emperyalist sermayenin dayattığı tahkim kıskacıdır.
Ödenen ve ödenecek olan tazminatların hesabını, Tahkim Yasası’nı çıkartanlar vermelidirler.
Gerek iç ekonomik faaliyetlerde gerekse uluslararası ekonomik faaliyetlerde kamunun ödemeye mahkum olduğu tazminatları bu adamlardan tahsil etmek gerekiyor.
Ama gelin görün ki, bu kanunları çıkartanlar utanmadan sıkılmadan hâlâ Meclis’in çatısı altında bulunuyorlar, ya da Meclis’e girmek için çabalıyorlar.
Gerçektende: “Ekonomik bağımsızlığı olamayan bir ülkenin; ne askeri, ne kültürel, nede siyasi bağımsızlığı olur.”
Uluslararası emperyalist sermayenin eklentilerinin erki elinde bulundurduğu ülkelerde bağımsızlıktan söz edilemez.
Gerçek bağımsızlık ve demokrasi ancak toplumcu bir ekonomi politikanın uygulanmasıyla olur. Bunun için toplumcu ulusal bilincin yükseltilmesi gerekir.

e-posta:
enversat@mynet.com

  Başa dön

 GÜNDÖNÜMÜ..........Hasan Hüseyin Evin

Sosyal haklar

11 Kasım Cumartesi günü Evrensel’de yer alan habere göre:
Gaziosmanpaşa’da bulunan Türkoğlu Ambalaj AŞ ve Türkoğlu Grafik AŞ’de işyeri panosuna asılan bir yazı ile işçilere halen verilmekte olan ikramiye, yakacak parası gibi sosyal hakların 2007’den itibaren kaldırıldığı bildirildi.
İşverenin, haklarını gasp eden bu tutumu karşısında toplantı isteyen işçilerle toplantı yapan müdür “Çalışmak isteyenler çalışsın, çalışmak istemeyenler istifa edip gitsin” diyerek tavrını ortaya koydu.
Bu tutuma karşılık olarak işçiler haklarından vazgeçmeyeceklerini, aksi halde tazminatlarının verilmesini istediler. Bir listeye topluca isimlerini yazıp bu koşullar altında çalışmayacaklarını bildirdiler.
Cuma günü yaşanan bu olaylardan sonra işçiler pazartesi ve salı günlerinde de tepkilerini sürdürdüler ve öğle yemeklerine çıkmadılar.
Bu gelişmeler üzerine işveren duyurusunu panodan indirdi ve işçilere hiçbir açıklama yapmadı. Ancak öğleden sonra dört işçiyi işten attı.
Haberde geçen olayı önce yasalar ve hukuk açısından değerlendirelim.
Bir işletmede veya işyerinde yasada veya sözleşmede yer almasa da işçiye bazı ödemeler veya haklar sağlanmış ve bu durum belli bir süre sürdürülerek süreklilik kazanmışsa bu haklar artık işçiler bakımından kazanılmış haklar olarak değerlendirilir. Bu haklar “işyeri uygulaması” adıyla anılmaktadır. İşyeri uygulaması haline gelen hakların işveren tarafından tek yanlı olarak ortadan kaldırılması halinde işçi, iş sözleşmesini/akdini haklı nedenle feshedebilir ve tazminata hak kazanır. İşverenin bu tutumu 4857 sayılı İş Kanunu’nun 24/e maddesinde belirtilen “ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan davranışlar” arasındadır.
İşçilerin işten çıkarılmaları halinde kıdem ve ihbar tazminatlarının hesabında günlük brüt ücretleri baz alınmaktadır. Günlük brüt ücret hesaplanırken, ücrete ikramiye, yol ve yemek ücretleri ve varsa diğer haklar (eğitim yardımı, gıda yardımı, yakacak yardımı vb) da eklenerek hesap yapılmaktadır. Bu nedenle patronlar sosyal hakları gasp ettiklerinde sadece bu hakların ödenmesini engellemiş olmayacaklar, ayrıca işçilere ödemek zorunda kalacakları kıdem ve ihbar tazminatları, senelik izin ücretleri vb diğer haklarını da belli miktarda azaltmış olacaklardır. Onun içindir ki işçiyi iliğine kadar sömürmek ve mümkün olsa hiç ücret vermeden çalıştırmak isteyen patron için işçiye ödediği ikramiye, yol, yemek ve yakacak ücreti, eğitim yardımı vb sosyal haklar gereksiz yük olarak görünmektedir.
Evrensel’in haberine konu olan olayda işçiler patronun dayatması karşısında birlikte ve doğru tutum almayı başarmışlar ve saldırıyı dört işçinin işten atılması pahasına da olsa geri püskürtmüşlerdir.
Ancak esnek çalışmanın iş yasası ile yasalaştığı ülkemizde çalışma yaşamında her gün yeni işçi hakkı gaspları yaşanmaktadır. Bu saldırılar karşısında ancak birlikte ve örgütlü bir tutum alınırsa başarmanın olanaklı olduğunu ve örgütlenmenin işyerinden başlatılması gerektiğini bir an olsun akıldan çıkarmamak gerekir.
Unutulmaması gereken bir diğer konu ise sosyal hakların gaspına ilişkin bu saldırının sadece Türkoğlu AŞ veya benzer işyerleri ile sınırlı kalmayacağıdır. Bu saldırılar bir bütün olarak işçi sınıfına yönelmiş saldırılardır. Bugün Türkoğlu AŞ’de yaşananlar yarın sizin işyerinizde yaşanacaktır.
O halde bu saldırılara karşı birlikte ve örgütlü tavır almak kaçınılmaz görevdir.

Not: Cumartesi günü büyük bir törenle toprağa verilen B. Ecevit için bazı sendika konfederasyonları dahil olmak üzere “İşçi dostu” tanımlaması yapıldı. Sayın Ecevit’in Çalışma Bakanlığı döneminde dönemin ilerici-devrimci koşulları içinde sendikal haklar ve işçi hakları konusunda önemli çalışmalar yaptığı ve yasalar çıkarılmasına öncülük ettiği doğrudur. Ancak bugün işçilerin yaşadığı sıkıntıların, işveren baskıları ve örgütlenme engellerinin de Ecevit hükümetleri döneminde ana gövdesi oluşturulan ve AKP’nin yasalaştırdığı, IMF politikalarına dayalı 4857 sayılı İş Yasası’ndan kaynaklandığı unutulmamalıdır. Geçmişte işçi dostu olan B.Ecevit ne yazık ki bu niteliğini koruyamadan yaşama veda etti. Sevenlerine başsağlığı dileriz.

e-posta:
hhüseyinevin@gmail.com

  Başa dön

 KONUM..........Çetin Diyar

Kürt sorununda yeni bir döneme doğru

Türkiye’de egemenler, Kürt sorunu konusunda gerici söylem ve politikaları sürdürmede ısrarcı davranıyor. Genelkurmay ve hükümet, ilan edilen ‘ateşkes’ ve Kürt sorununun çözümü konusunda adım atmak yerine, ülkeyi ABD’nin bölgedeki hesaplarına yedekleyen tutumlarını sürdürüyor.
Genelkurmay Başkanı geçen hafta, Gazi Orduevi’nde verilen basın kokteylinde, “Bu ülkede PKK gazete çıkarıyor” ve “ Hiç kimse terörden bahsetmiyor, herkes insan haklarından bahsediyor” diyerek, düşünce özgürlüğü ve insan hakları savunusunu “terörizm” olarak değerlendirmeye devam ediyor. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, “Talabani ve Barzani ihtirasa kapılmasınlar. İhtiraslı liderlerin sonu bellidir. Ellerindekileri de kaybederler” açıklamasını yaparak, Güneyli Kürt liderleri ‘bağımsızlık’ talepleri konusunda uyarıyor. Yine Kerkük’te 2007 Aralık’ında yapılması planlanan ‘referandum’ öncesinde, bölgeye Türkmenler üzerinden, olmazsa askeri yöntemlerle müdahale hesapları yapılıyor.
Kürt sorununun çözümü yönündeki beklentiler karşısında ortaya konan tavizsiz, sert tutum ve açıklamalara rağmen, egemenlerin mevcut pozisyonlarını sürdürmede oldukça zorlanacakları bir sürece girildiğini söylemek mümkün. Her şeyden önce, ilan edilen ‘ateşkes’ çatışmalı süreçte asker cenazeleri eşliğinde sürdürülen gerici-şoven propagandayı ve Kürt sorununun “terörizm” olarak gösterilmesi tutumunu önemli ölçüde etkisizleştirip geriletme olanaklarını sunmaktadır. Öte yandan bu süreç, çözümsüzlüğü dayatan güçlerin kimler olduğunun görülmesini kolaylaştırmış, egemenlerin bu konuda manevra yapma alanını daraltmıştır. Mesela, Başbakan Erdoğan, ‘ateşkes’ ilanından sonra, operasyonların durdurulması konusunda, o günden bu güne atılmış somut bir adım olmasa da, “durduk yerde operasyon olmaz” açıklamasını yapmıştır.
Kürt sorununu bir ‘terör’ sorununa indirgeyen ülke gericiliğinin uzun bir süreden beri Güney’e, Kürt ulusal hareketinin güneydeki varlığına karşı operasyona odaklanmış olduğu biliniyor. ABD, bölgesel hesaplarını olumsuz etkileyecek müdahalelerden kaçındığı için, Türkiye egemenlerinin PKK’ye müdahale talebi konusunda, Irak’ı ve güneydeki Kürt federasyonunu muhatap olarak gösteriyor. Talabani ve Barzani, bu yöndeki talepler karşısında, PKK’ye karşı operasyon yapmalarının söz konusu olmadığını açıkladılar. Ayrıca, Türkiye’nin sorunu, askeri yöntemler yerine siyasi yöntemlerle çözmesi ve bu yönde bir genel af ilan edilmesi gerektiğini yönünde görüşlerini ifade ettiler. Bu gelişmelerin, egemenlerin açmazlarını derinleştirdiği açıktır.
Yaşanan gelişmeler karşısında, bölgede sürekli güç ve pozisyon yitiren Türkiye gericiliği, Kerkük üzerinden hesaplar yaparak etkisini korumaya çalışmaktadır. Kerkük ve Irak Kürdistanı’nın diğer bölgelerinde JİTEM’in, Türkmen Cephesi (ITC) şemsiyesi altında faaliyet yürüttüğü daha önce açığa çıkarılmıştı. Türkiye, Kerkük’te 2007’de yapılması planlanan referandumu engellemeye çalışmakta, bu konuda ABD’den medet ummaktadır. Çünkü, referandumdan sonra Kerkük’ün Kürt yönetimine geçmesi, Kürtlerin bölgedeki gücünü önemli oranda arttıracak, belki de bağımsızlığın yolunu açacaktır. Ve nihayetinde Kürtlerin kazanacağı her mevzi, Türkiye egemenlerinin açmazlarını daha da derinleştirecektir.
Ülkeyi yönetenler, bu gelişmelerden gerekli sonuçları çıkarmak; kendilerini açmaza sürükleyen politikaları terk etmek yerine, çıkışı ABD politikalarına daha fazla sarılmakta görmektedir. Ülke egemenlerinin yeni umudu, seçim yenilgisinden sonra Rumsfeld’in yerine Savunma Bakanlığı’na getirilen Robert Gates. Genişletilmiş Ortadoğu Projesi kapsamında yapılacak müdahaleler için NATO’nun devreye sokulmasını savunan ve bu yönde politikalar geliştireceği belirtilen Gates’in, NATO’nun önemli bir ülkesi olan Türkiye’nin beklentilerini göz ardı etmeyeceği üzerinden hesaplar yapılıyor. Oysa, ABD’nin bölgedeki müdahaleleri için NATO’yu devreye sokma gibi bir hesabı varsa, bundan anlaşılması gereken, Gates’in, ülke egemenlerini yedeklemek, onları kendi bataklığına çekmek için Kürt sorununu kullanmaya devam edeceğidir.
Ülke egemenlerinin önümüzdeki dönem Kürt sorunu konusunda mevcut pozisyonlarını sürdürmede zorlanacak olmaları, sorunun çözümü bakımından önemli bir olanak yaratmaktadır. Ama bu sürecin emek, barış, demokrasi güçleri tarafından beklentici bir tarzda ele alınması, çözümü değil; çözümsüzlüğü dayatan güçleri güçlendirecektir. Beklenticilik, bunun da ötesinde, sorunu kendi bölge hesapları için kullanmak isteyen emperyalist güçlerin müdahalelerine ve kendi ‘çözüm’lerini dayatmalarına yol açacaktır. Mevcut süreci ve olanakları, sorunun barışçıl, demokratik ve halkçı çözümüne doğru ilerletmenin yolu, halk güçlerinin eşitliği ve kardeşliği temel alan birleşik, örgütlü mücadelesinden geçmektedir.

e-posta:
cetindiyar@mynet.com

  Başa dön

 BAYKUŞ..........Şebnem Korur Fincancı

Düşünürsem çözebilirim!

Son yıllarda aile içi şiddet, çocuk istismarı, tecavüz ve namus adına işlendiği iddia edilen cinayetler ile kadın “intihar”larının daha sık gündeme geldiğini, kadın ve çocuklara yönelik şiddette artış olmasının da kaygı verici olduğunun ifade edildiğini görmekteyiz. Bu tür olaylarda gerçekten bir artış olup olmadığını bilmediğimi söylemek istiyorum. Bilimsel anlamda da bu bilgiye sahip olabilme olanağımız bulunmamaktadır. Gündeme gelen olgu sayısında artış olması bir gerçekliktir, ancak istatistiksel bir artıştan söz edebilmek için önceki yıllarda ve bugün gerçek olgu sayılarını bilmemiz gerekmektedir. Ne yazık ki böyle bir olanağa sahip değiliz. Bu eksikliğin pek çok nedeni vardır elbette. Tümünü bu kısıtlı alanda sayabilmek mümkün değil, ancak geçerli bilgiye ulaşma ile ilgili temel eksiklerimizden birini ele almak belki bundan sonra yapılabilecekler için düşünmemizin yolunu açabilir.
Sorunlarla başa çıkma ile ilgili ciddi bir yöntem hatası yaptığımızı düşünürüm eskiden beri. Sorun oluşturan olaylar bütününü ele alıp, ortak özellikleri üzerinden bir değerlendirme yapmak yerine, olguları tek tek ele alıyoruz. Her olguda yeniden benzer yollardan geçip, emeğimizi ve zamanımızı gereksiz israf ediyoruz. Üstelik her olguya ancak süreç başladıktan sonra müdahale edebildiğimiz için de koruyucu önlemler geliştiremiyoruz.
Sorunları görmezden gelme, yokmuş gibi yapma çok eski bir hastalığımızdır. Ancak son zamanlarda bu olayları görmezden gelme yerine olguları teşhir etme gibi çok tehlikeli ve gene çözümsüzlük anlamına gelebilecek bir başka yöntemi uygulamaktayız. Sorunun görünür kılınması, varlığının kabul edilmesi, çözüm için çok anlamlı bir adımdır. Ancak adımın ileri doğru atılması gerekir. Yol alabilmek, çözüme doğru gitmek için önceden biriktirdiklerimizi de kullanarak yöntemimizi geliştiririz. Gerek olguyu bütünselliği içinde, gerekse önceki olguların özellikleri ile genel özellikleri saptayıp, aksayan yönleri değiştirebilecek araçlar geliştirmemiz gerekir. Bu durumda var olan olguların tamamına ulaşabilmemiz çok önemlidir. Tek tek olguların teşhiri ile sorunun varlığını gösterme çabası işte tam da bu noktada ciddi bir kırılma yaratma tehlikesi taşımaktadır. Toplum o olgunun müdahale sonucu kurtarıldığını düşünebilir, ancak bu kısa erimli bir kurtuluş hayalidir. Uzun erimde ise olası olguların ortaya çıkmasını engelleme riski çok yüksektir. Üstelik olguda kurtuluş olduğunu söylemek de çok kolay değildir. Teşhir edilen olgu ile birlikte, çocuk okulunda, kadın ailesinde, mahallesinde, iş yerinde teşhir edilmekte, dolayısıyla toplumun hem de eksik bilgi ile yargıç rolüne bürünmesi kolaylaştırılmaktadır.
Toplum içinde yaşadıklarının bilineceği, tartışılacağı kaygısını taşıyan hiç kimse uğradığı zararı dile getirme cesareti göstermeyecektir. Sorunu görünür kılma çabası iyi niyet taşısa dahi, sonuçları olumlu olmayacaktır. Ancak zararın gizlenemeyecek boyuta ulaştığı olgularda sorunun varlığından haberdar olan toplum için de bu bilgi kaygıyı daha fazla artıracak, kaygılı olma hali de sorunlara serinkanlı ve akılcı yaklaşımları engelleyecektir. Sorun çözümünde yöntemlerin birinde yapılan yanlışlık, tüm yöntemleri kısır bir döngüye sokacaktır.
Hekimlik uygulamalarında mahremiyet çok önemli bir kavramdır. Ancak kapitalist ekonominin yarattığı toplumsal değişim, mahremiyet kavramını diğer alanlardan sürmüş ve insanın en doğal hakkını bir pazar malzemesine dönüştürmüştür. Bir çocuğun muayene bulguları toplumun gözü önünde tartışılmakta, kadının tecavüzü adının baş harflerinden tanınması mümkün değilmiş gibi en küçük ayrıntısıyla ele alınmaktadır. Olay bütünü, dinamikler yerine olgu pazara sunulmaktadır. İnsanlar da toplumsal meta olmak yerine, var olan koşullara boyun eğmeyi yeğlemektedirler.
Yöntemsizlikte, düşünme alışkanlığının geliştirilmemesinin rolünü göz ardı edemeyiz. Düşündüğümüzde yoksulluğu, öğrenim hakkından yoksun bırakılmayı, pazar ekonomisini satır aralarında okumak zorunda kalacağımızı, olayı bütünsel ele alışta bu kavramların tartışılıp çözüm üretilmesi gerektiğini fark etmemek mümkün olmayacaktır. Düşünme, düşünebilme hakkımızı istemek gerekmektedir. Düşündüğümüzde çözebilir, nedenlerini çözebildiğimizde de şiddeti önleyebiliriz.

e-posta:
korur@yahoo.com

  Başa dön

 YAŞAMA KÜLTÜRÜ..........Cengiz Bektaş

Domuz kılı…

Aziz Nesin, Bedri Rahmi’ye öldükten sonra bir mektup yazmış. Elbette ona ulaşamayacak bir mektup… Öldükten sonra Bedri Rahmi’ye “yılın sanatçısı” ödülü verilmesine kızmış da besbelli…
Oysa örneği öyle çok ki bunun ülkemizde… Yaşarken değerini bilmezler de kişinin, öldükten sonra tam bir ikiyüzlülükle göklere çıkarırlar.
Elbette, Aziz Nesin’in buna değinmesinden sonra da böylesi davranışın sürdüğünü, süreceğini de biliyoruz değil mi?
Ağır hasta olan, ölümü yakın olan kişiye ödül verilmesi, ondan bir bakıma özür dilemek gibi bir şeydir diyelim. Ya ölümünden sonra ödül verilmesi neyin nesi? İki yüzlülük demem ağır mı kaçtı? Yoksa az mı geliyor?
Bir kişiyi canlıyken, konuşurken, yazarken, anlatırken, yaratırken anlayamayanlar, öldükten sonra ne denli anlar oluyorlar şaşıp kalıyorsunuz.
Ben bu yazıyı kasımın on birinde yazıyorum, cumartesi günü…
Yukarıdaki satırları neden yazdığımı anladığınızdan hiç kuşkum yok!
***
Gene Aziz Nesin aktarırdı: Biz domuz kılına benzermişiz…
Her türlü kıldan dokuma yapılırmış da domuz kılından yapılamazmış…
Solun, en azından ortak yönleriyle, bir türlü birleşememesini bu niteliğimize bağlarlar kimileri…
İnsanlarımızın kendilerini, çıkarlarını bilmediklerini söylemekle bir değil mi bu?
Örneğin “emekçi” olduğunuzu bileceksiniz, sonra da emeği sömürenlerle, dolandırıcılarla işbirliği yapacaksınız. Ne demek olur bu?
Sınıfını bilmemekten gelmemiş mi ne gelmişse emekçinin başına?
Onları bölüp parçalamak isteyenlerle eş yolda olmak değil mi birleşmeyi bileceğine ayrımcılığa düşmek?
Örneğin, çalmak, el koymak istediği petrol için gözünü kırpmadan on binleri, yüz binleri öldürebilen insan türüyle nasıl işbirliği yapabilirsiniz? Böyle bir insan türüne nasıl inanırsınız da kendi insanınıza kıyarsınız?
“Emekçiler birleşin! “ denmesi neden ki? Sınıflarını bilenlere bunu söylemeğe gerek var mı?
Hele kendi sınıfını bilmesine karşın, kişisel çıkarı nedeniyle, sınıfının yanında olmamak nasıl bir niteliğin sonucudur?
***
İlle ölümlerde mi birleşilecek? Düşünmemizi ölümler mi sağlayacak? İş işten geçtikten sonra mı?
Hayır! İnanmıyorum domuz kılına benzediğimize…
Bunca (özellikle bu günkü) iki yüzlülüğü gördükten sonra ders almayı elbette bileceğiz bir gün… Bütün dileğim, bunun ölmeden olması…

e-posta:
cengiz_bektas@hotmail.com

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net