www.evrensel.net  | Evrensel Kitap arşiv  |  linkler  | posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



GÜNLÜK____Yücel Sarpdere
Sadece insanlar öldü, abartmayın!

GÜNCEL____Kamil Tekin Sürek
301 toplantısı

DURUM____Ahmet Yaşaroğlu
Hüküm ve infaz

KENT YAZILARI____Necati Uyar
‘Yazın içemediği suda, kışın boğulan ülke’nin şehircilik günü kutlaması…

DÖNÜŞÜM____Serdar Derventli
12. İklim Konferansı

GÖZLEMEVİ____Üstün Akmen
Ayşe Lebriz’in seyircisini büyülediği bir oyun

RAMP IŞIKLARI____Metin Boran
İzmir’in Romanları

ABAKÜS____Gökhan Bayram
Windows+Novell=MS Linux(DRM)

 GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Sadece insanlar öldü, abartmayın!

Beyefendi, doğal afetlerde yardım kurumunun “En Yardımsever Rıdvan” ödülünü almıştı.
Yükte hafif, pahada ağır bir ödül olduğundan bir sakatlık tehlikesi yoktu.
Fenalaşma durumu da olamazdı!
Bu bakımdan törene balyoz getirilmemişti!
Sonracığıma efendim, beyefendi günün anlam ve önemine binaen bir konuşma yaptı.
Zor durumda, felaket geçirmiş insanlara yardıma koşmanın öneminden…
Kutsallığından…
Faydalarından…
Güzel insanlıklardan bahsetti.
Bölgede ise sel felaketi yaşanmış…
Altı yapısız…
Üstü baskılı bölgede sular evleri…
Ürünü…
Ve nihayetinde insanları alıp götürmüştü.
Onlarca ölü vardı.
“En Yardımsever Rıdvan” ödülünü alan…
Ve yardımseverlik…
Zor durumdaki, insanların imdadına koşmak üzerine sallayan beyefendinin, hemen işi gücü bırakıp bölgeye koşacağı bekleniyordu.
Öyle ya, öyle ödülü verdiklerine göre beyefendide derin hissiyat keşfetmiş olmalılardı.
Öyle ya;
Felaket içindeki insanlara yardımdan…
İnsaniyet görevlerinin öneminden anlatmış…
Sallamıştı!
***
Peki, o ne yaptı?
“Abartıyorlar, doğal afet geldi mi götürür” dedi.
Kentleri talan eden sel…
Yıkılan evler…
Yok olan ürünler…
Ve sel sularının önünde sürüklenen cesetler…
Beyefendi cebine attığı, bazılarına göre 25, bazılarına göre 50 milyar liralık “En yardımsever Rıdvan” ödülünün sıcaklığını ruhun derinliklerinde hissediyordu!
O yardımseverlik ve insani duygularıyla, tabloya bakıyor…
Ve teşhisi koyuyordu:
Abartı!
Çünkü o bir doğal afettir…
Geldi mi götürür!
Doğal afet olmaz mı? Olur!
Ama azıcık şiddetli her yağışta…
Biraz sert rüzgârda…
Ve her depremde ülkenin bir bölgesi çöküyor…
Evler, apartmanlar, okullar…
Kentler, kasabalar göçüyorsa…
İnsanlar ölüyorsa…
Bu nasıl doğal olur?
Ya da “En Yardımsever Rıdvan” madalyasını almış…
Derin hissiyatlı birisi insanların göz göre göre ölümünü nasıl doğal görür?
Bu yüzden de, ille de bir doğal afetten söz edilecekse…
Türkiye’nin başındaki asıl afet tepedekilerdir!

e-posta:
sarpdere@gmail.com

  Başa dön

 GÜNCEL..........Kamil Tekin Sürek

301 toplantısı

Başbakan Tayyip Erdoğan, hafta sonu İstanbul’da TCK 301. madde ile ilgili bir toplantı düzenledi. Bazı gazeteler toplantıyı duyururken “İşçi-patron el ele” şeklinde başlıklar attı. Toplantıya TOBB, Hak-İş, Türk-İş ve DİSK başkanları da çağrılmıştı.
Toplantı sonunda Başbakan katılan örgütlerin temsilcilerine, ortak bir metin üzerinde anlaşarak kendilerine sunmalarını istedi.
Tam bir AKP şovu.
Geçen sene Kürt Sorunu’nda yaptıkları şovu tekrarlıyorlar.
Güya, toplumsal bir uzlaşma arıyorlar, aydınları dinliyorlar, çeşitli örgütlerin temsilcilerinin görüşlerini alıyorlar.
TCK’yı TBMM’den geçiren AKP, bu yasaya son biçimini veren AKP, yasa tasarısı TBMM’ye daha gelmeden 301 ve diğer özgürlükleri kısıtlayan maddeleri eleştirenlere kulaklarını tıkayan AKP... Şimdi demokrat pozlarında şovlar yapan yine AKP!..
Madem bu kadar demokrattınız; 301 ve diğer gerici hükümleri yasa metnine hiç koymayabilirdiniz. Ya da Meclis’te tartışılırken bu maddeler üzerinde eleştirileri dikkate alarak değişiklikler yapabilirdiniz. Meclis’te istediğiniz yasayı değiştirebilecek çoğunluğunuz var. Hâlâ istediğiniz değişikliği yapabilirsiniz. Sizi kim tutuyor? İstediğinizde, istediğiniz yasayı bir gecede Meclis’ten geçiriyorsunuz.
AKP iyi niyetli değil.
Yine, bir taşta birkaç kuş vurmayı planlıyor.
Birincisi, AB’ye 301. maddeyi değiştirmek için çaba sarf ediyorum mesajı verecek. Ve muhtemelen onlar da bu mesajı olumlayarak alacak.
İkincisi, çağırdığı örgüt temsilcilerinin nasılsa ortak bir metin üzerinde anlaşamayacaklarını hesaplayarak, ortak bir metin gelmediği takdirde “Görüyor musunuz, 301 konusunda sivil toplum örgütleri bile anlaşamıyor, bu maddeyi nasıl değiştirelim?” diyecek.
Üçüncüsü, eğer toplantıya katılan kuruluşlar ortak bir metin getirebilirse, daha öncekiler gibi esasa ilişkin olmayan göstermelik bir değişiklik yapıp, partisinin gerici tabanına ve oy almayı hesapladığı gerici seçmenlere, “Ne yapayım, herkes bu maddenin değiştirilmesini istiyordu, ben en az zararlısını yaptım” diyecek.
Dördüncüsü, siyasi sorumluluk almak gereken her konuda olduğu gibi 301. madde konusunda da topu başkalarına atarak kendini siyasi sorumluluktan sıyırmaya çalışacak.
Zaten, son günlerde topu hakim ve savcılara atmaya başladılar. Efendim, yasa maddeleri değişmeden de hakim ve savcıların zihniyeti değişerek kötü sonuçlar önlenebilirmiş. Evet doğru, hakim ve savcıların özgürlük anlayışı son derece geri. Onları seçip göreve getiren de sensin, o ayrı mesele. Ama, 301. madde olmayınca hakim ve savcılar nasıl dava açacak? Ya da öyle bir yasal düzenleme yaparsın ki, en gerici savcı dahi dava açamaz. Geçelim.
AKP samimi ve iyi niyetli ise, yapılacaklar bellidir. Göstermelik toplantılar falan yapmaya gerek yok. Meclis’e bir öneri götürürsün ya da daha önce sık sık yaptığınız gibi, paket yasa tasarıları içine bir madde koyarsın ve TCK, 301. maddeyi yürürlükten kaldırırsın. 301. madde için sorun çözülür. Partini eleştirmeye kalkanlara da maddeyi neden kaldırdığını anlatır, kararını savunursun. Özgürlükleri savunmak hiçbir dönem için zor değildir. Kamuoyunun büyük bir kesiminin karşı çıkacağı bir yasal düzenleme yapmaktan çekinseler, önce, patronlar dışında bütün halkın şiddetle karşı çıktığı, IMF buyruklarını tanrı buyruğu gibi yerine getirmekten çekinirler. Zaten 301 ile getirilen yasakları AKP dışında savunan ciddi bir siyasi güç yok.
Diyelim ki, 301’i kaldırmaya niyetin yok ve değiştireceksin. O zaman da, bu tür toplantılar falan yapmaya gerek yok. 301. madde konusunda yazılıp, çizilmeyen kalmadı zaten. Gazete okuyan herkes 301. madde üzerindeki eleştirileri biliyor. Toplantıya çağırdığın örgüt temsilcileri bu eleştirilerden farklı ne söyleyecek sana?
AKP şov yapacağına iş yapsın.
Özgürlükleri kısıtlayan bütün yasal düzenlemelerin, tek başına sorumlusu AKP’dir.

e-posta:
ktsurek@hotmail.com

  Başa dön

 DURUM..........Ahmet Yaşaroğlu

Hüküm ve infaz

Irak’ın işgalle devrilen lideri Saddam Hüseyin idama mahkum oldu. Bağımsız olduğunu ABD’den başka kimsenin iddia etmediği mahkeme, “tesadüfen” bu ülkedeki senato seçimlerinden iki gün önce kararını açıkladı. Saddam 148 Şiinin öldürüldüğü Duceil katliamından yargılandı ve idam kararı bu nedenle verildi. Diğer mahkemeleri ise sürüyor. Irak’ı işgal edip bu ülkeyi ölüme mahkum edenler ise sadece bir bombardımanda bu sayıda Iraklıyı öldürmeye devam ediyorlar. Henüz onlar için mahkemeler kurulmadı, ancak Irak direnişi her geçen gün gelişip güçleniyor ve işgalci hakkında verilen hükmü uyguluyor. İşgalcilerin Saddam için verdikleri idam hükmünü uygulayıp, uygulayamayacaklarını ise hep birlikte göreceğiz.
Saddam’ın zalimliği ve diktatörlüğü üzerine pek çok şey söylenebilir. Ancak ABD’nin ülkelerin yönetimlerine getirdiği, besleyip koruduğu o kadar çok diktatör oldu ki, Saddam’a diktatör demek çok masum kaldı. Şu bir gerçek ki Saddam halkına karşı işlediği tüm suçlara karşın, halkı ve ülkesi ile aynı kaderi paylaştı. Uzlaşmadı, boyun eğmedi, teslim olmadı. ABD’nin Saddam’la görüştüğü, direniş üzerine uzlaşmaya çalıştığı üzerine zaman zaman haberler çıkmakta. Eğer bu doğruysa –ki doğru oldukları konusunda ciddi belirtiler bulunuyor-, ABD boynuna ilmek geçirilmiş bir Saddam’la pazarlık yapmayı sürdürecektir. Bu konudaki son hükmü Irak direnişinin gücünün vereceğini ileri sürmek sanırız yanlış olmayacaktır.
İşgal edilen ülkenin ve onun eski yöneticisinin durumu böyle. Peki işgalcinin ülkesinde durum, vaziyet ne? ABD’nin Irak’a saldırısında ve işgalinde en önemli rolü oynayan “neoconlar”, Irak’ın Vietnam’a dönüşmesi karşısında tek tek geriye çark etmeye başladılar. En son olarak “karanlıklar prensi” olarak nam salmış Perle’de çark edenler kervanına katıldı. Perle, işgalden bu tarafa olup bitenlerden konusunda sorumluluğu Bush’un “yanlış politikalarının” üzerine yıktı ve kendisini aklamaya çalıştı. Kuşkusuz Perle gibilerinin aklamaya çalıştıkları sadece kendileri değil, bir bütün olarak Amerikan politikalarını aklıyorlar ve “aptal yöneticileri” mahkum ediyorlar. Bu genelde Amerikanvari demokrasinin temel motifi ve Amerikan sinema endüstrisi bile “eleştirel” senaryolarını bu temel motif üzerine kuruyor.
Diğer taraftan ABD Senato seçimlerinde –Senato’nun üçte biri yenileniyor- çoğunluğu almaları beklenen demokratların da farklı bir Irak politikaları yok. Geçtiğimiz günlerde gazetelerde, bir önceki başkanlık seçimlerinde Bush’un rakibi olan Kerry’nin, Amerikalı gençlere “Eğer iyi eğitim göremezseniz ve tembel olursanız Irak’ta gömülür kalırsınız” dediği yer aldı. Kerry bunu söylemekle Amerikalı gençlere, “eğitim parasını çıkarmak için” Irak’a paralı asker olarak giden akranlarının başlarına gelecekleri hatırlatmış oluyordu. Yani gençlerini paralı katiller olarak eğiten bir ülke ve bu ülkenin bunu doğal karşılayan politik partileri ile karşı karşıyayız. Bu gençler onca çocuğu, kadını, masum insanı öldürdükten sonra ülkelerine dönecekler ve belki tıp, hukuk, tarih vb, üzerine eğitim gören öğrenciler olacaklar!
Gençliğin insanlıktan çıkarılmasının doruk noktasıdır bu. Ancak dünya kapitalizminin lider ülkesinin gençliğe verebileceği başka bir şey de yoktur. Ya birbirlerinin sırtına basarak, birinin başarılı olması uğruna yüzünün felakete sürüklenmesi, ya da paralı asker olarak orduya katılma. Dünyanın lideri Amerikan kapitalizminin gençliğe sunduğu parlak gelecek budur. Kuşkusuz bu durum tekil ve ABD’ye özgü bir durum değildir. Ülkelerin işgal edilmesi ve yağmalanması, gençliğin geleceğinin karartılması, diğer emperyalist ve gelişmiş ülkelerde gençliğin uyuşturucu, işsizlik, geleceksizliğin pençesinde bulunması, dünya kapitalist sisteminin bütünlüklü bir tablosunu vermektedir. Bütün bu toz duman içinde tarih hükmünü sürdürmektedir. Şimdi buradan bakarak şu soruyu sorabiliriz, böylesi bir sistemi hangi kukla mahkemenin, kaç idam hükmü kurtarabilir ki?


 
Başa dön

 KENT YAZILARI..........Necati Uyar

‘Yazın içemediği suda, kışın boğulan ülke’nin şehircilik günü kutlaması…

Kentlerde yağış sonrası trajedi sürüyor. Yıllar geçse de, iktidarlar değişse de yoksul halkın kaderi hiç değişmiyor. Beklenen meteorolojik olayların beklenmeyen sonuçları, her yıl onlarca insanımızın yaşamını yitirmesine neden olurken, sorumluluk sahibi olanlar kuru koltuklarından kalkmadan, kaderci bir anlayışla “afetleri önleyemeyiz, yaşananları abartmayın” diyebiliyor. Oysa, tahmin edilen ve beklenen yağışların sellere dönüşmesi ve can kayıplarına yol açması önlenemez değil. Kader hiç değil. Tümüyle kayırmacı sorumsuzluğun ve bilime karşı politik, bilinçsiz direnişin bir sonucu.
Geçmiş yıllarda ve günümüzde; İstanbul’da, Edirne’de, Rize’de, Mersin’de, İzmir’de, Ankara’da, Diyarbakır’da, Mardin’de ve diğer pek çok kentimizde yaşanan yağışların sellere, sellerin de yoksul semtlerde önemli maddi kayıplara ve ölümlere dönüşmesinin başlıca nedeni plansız, yanlış yapılaşma ve bilimsel görüşlere karşı yürütülen politik inat.
Gelişmeler sonucunda kentlerin içinde kalan ve havza içinde biriken suları taşıyan dere yataklarının yapılaşmasına göz yumulması, yatakların daraltılması, çeşitli gerekçelerle dere üstlerinin kapatılması gibi yanlış olduğu bilinen ve fakat önlenmeyen uygulamalar, yaşanan ölümlerin başlıca nedeni. Büyük bölümü plansız ya da plan kararlarına aykırı yapılaşmış olan bölgelerde gerçekleşen bu olgunun, zaman zaman planlı gelişmiş bölgelerde de gerçekleşebiliyor olması ise planlama hatalarının da can kayıplarına yol açtığının en açık göstergesi.
Ülkemiz kentleri, kentlerin tarih içinde ortaya çıkış mantığından, güvenli barınma alanları olmaktan giderek uzaklaşıyor ve her açıdan güvensiz yerlere dönüşüyor. Artan hırsızlık, saldırı ve kapkaçların neden olduğu güvensiz ortam bir yana, yaşamı kolaylaştırması gereken belediyelerin ihmalleri ve yanlış uygulamaları da kentleri giderek yaşanmaz ve tehlikeli duruma getiriyor. Kent merkezleri giderek yayalar açısından daha da tehlikeli, araç egemenliğindeki mekanlara dönüşürken, yağan ilk yağmur ya da kar, kentleri tümüyle kilitliyor, can kayıplarına yol açabiliyor.
Kentlerde yağışları kent dışına taşıyacak dere yataklarının korunmaması, dere yataklarının yapılaşmaya açılması, yola dönüştürülmesi, betonlaşması, suyun akış yönünde engellerin oluşturulması, yağışların kenti terk etmesini engellerken, yapılaşma yoğunluklarının artırılması, bahçe alanlarının ve açık alanların azalması, betonlaşan alanlarda yaşanan oransal artışlar da suyun toprakla buluşmasını engelliyor.
Tüm bu yanlışların yanı sıra, kentlerde altyapı yatırımları için kullanılması gereken kaynakların yerel yönetimlerce görünür üstyapı yatırımlarına, asfaltlamaya, taş döşemesine, alt ve üst geçit yapımına, balon, oyuncak vb. dağıtılacak eşantiyonlara harcanması, kamusal kaynakların yanlış kullanılması, yaşanan sel baskınlarının önlenmesinin önündeki bir diğer engel olarak göze çarpıyor. Altyapı yetersizliği ve yanlış uygulamalar, yağışlarda suyu içine toplaması gereken kanalların üstlendiği işlevin tam tersine, biriken suları sokaklara geri veren bir niteliğe bürünmesine de neden oluyor.
Türkiye, geçmiş yıllarda olduğu gibi bir kez daha böylesi bir ortamda 8 Kasım Dünya Şehircilik Günü’nü kutlamaya hazırlanıyor. Ülkemizde 30 yıldan bu yana kutlanan Dünya Şehircilik Günü, 1996 yılından bu yana TMMOB Şehir Plancıları Odası’nın öncülüğünde 8 Kasım’ı da içine alan hafta içinde gerçekleştirilen etkinliklerle kutlanıyor. Her yıl düzenlenen kolokyumlarla yapılan kutlamalar, beş yılda bir kongreye dönüştürülüyor. Etkinlikler bu yıl 6. Türkiye Şehircilik Kongresi olarak 6-7-8 Kasım tarihlerinde Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi’nin ev sahipliğinde gerçekleştiriliyor.
“Planlama, Siyaset, Siyasalar” temasıyla Dokuz Eylül Üniversitesi Kaynaklar Yerleşkesi’nde gerçekleştirilen kongrenin ilk gününde, “Siyaset” ve “Planlama” oturumlarında; Çağatay Keskinok’un “Planlama ve Siyaset İlişkisi Üzerine: Kimin İçin Siyaset, Kimin İçin Planlama?” başlıklı sunuşu ile Semahat Özdemir’in “Yaşanan Değişim Sürecinde Planlama da Yeniden Yapılanmak ve Yeni Mücadele Yöntemleri Bulmak Zorunda” başlıklı sunuşu ve Birgül Ayman Güler’in “Dönüşüm Alanları: Parçacı İmar, Stratejik İskan” başlıklı sunuşları öne çıkıyor.
Kent planlama ile siyaset arasında var olan ilişkinin niteliğinin ve bu ilişkide son yıllarda yapılan yeni yasal düzenlemelerle yaşanan değişimin sorgulanmasını umut ettiğim kongrenin, Türkiye’nin “yazın içemediği suda kışın boğulan ülke” olma gerçeğinin nedenlerini, sorumlularını ve çözüm yollarını net olarak ortaya koyabilmesini, plancı meslektaşlarımın, planlama kurumunun ve planlama eğitiminin yaşanan olumsuzluklar içindeki sorumluluğu hakkında değerlendirme ve özeleştiri yapabilmesini diliyorum.

e-posta:
nuyar@mynet.com

  Başa dön

 DÖNÜŞÜM..........Serdar Derventli

12. İklim Konferansı

Dün, Kenya’nın başkenti Nairobi’de Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Anlaşması (UNFCC), 12. Taraflar Konferansı başladı. 150 ülkeden 6 binden fazla katılımcının yer aldığı konferans 17 Kasım gününe kadar devam edecek. Konferansta 1997 yılında Japonya’da sera etkisi yaratan gazların azaltılmasına ilişkin imzalanan “Kyoto Protokolü”nün uzatılması ve 2012’den sonraki hedeflerin belirlenmesi üzerine tartışılacak.
Yeni hedefler belirlenirken daha önce karar altına alınan hedeflerin ne olduğuna bakmakta yarar var. Kyoto Protokolü, sera gazı salınımlarının yüzde 55’den sorumlu olan gelişmiş endüstriye sahip ülkelerin 2012 yılına kadar, 1990’daki salınım rakamlarına oranla yüzde 5 azaltma kararını içeriyor. 35 gelişmiş kapitalist ülkenin imzalayarak bu konuda taahhüt vermesine karşın gözle görülür bir ilerleme kaydedilmedi.
BM’nin ve son olarak İngiltere’nin yayınladığı çevre sağlığı raporlarında 2005 yılında sera gazı salınımında rekor artış olduğu bildirildi. Yani protokolü imzalayan, taahhüt eden ülkelerin neredeyse hiçbiri ciddi bir adım atmamış durumda.
Kyoto Protokolü’nde öngörülen önlemler aslında en asgari ve söz konusu ülkelerin (tekellerin) çok fazla zorlanmadan yerine getirebilecekleri sınırda olanlar. Söz konusu protokol 1997’de imzalanırken en fazla dikkat edilen husus, sera etkisi yaratan gazların atmosfere salınmasının sınırlanmasında, bu gazları salan tekellerin maddi zarara uğramamalarıydı. Örneğin bu nedenle ABD protokolü bugüne kadar imzalamadı.
Küresel ısınmanın nelere yol açtığı, daha da açabileceği her geçen gün çarpıcı bir biçimde gelişmeler ve felaketlerle açıklık kazanıyor. Sel baskınları, kuraklık ve çölleşme, denizin yükselmesi... Birkaç gün önce Türkiye’de yaşananlar, yaşanabileceklerin küçük bir örneği olduğu biliniyor.
Bir başka örnek Grönland Adası’dır. 3 kilometre kalınlığında buz tabakası ile kaplı adada buzullar son yıllarda sürekli eriyor. Adanın tamamen çıplak kalması durumunda denizler 7 metre yükselecek. Bunun binlerce ada ve kıyı bölgeleri için ne anlama geldiği tahmin edilebilir. Bunun yanı sıra kuzey ve güney kutuplarındaki buzulların da sürekli eridiği biliniyor. Dünyadaki tatlı suların yüzde 75’i bu bölgelerde buzul olarak bulunuyor. Bunların tamamen erimesi durumunda ise denizlerdeki su seviyesi 63 metre(!) yükselecek!
Buzulların erimesi sadece(!) denizlerin yükselmesine neden olmayacak, aynı zamanda iklimin genel olarak daha fazla kötüleşmesine yol açacak. Dünyanın “kliması”nda olağanüstü bir yere sahip olan buzulların erimesi birbirini fişekleyen felaketler zincirine neden olacak.
Bu gelişmelerin en fazla emekçileri etkileyeceği de şimdiden söylenebilir. Daha önce ABD de, Endonezya’daki sel baskınlarında ve birkaç gün önceki sel baskınında yaşamlarını ve elde avuçta olanları kaybedenlerin en çok yoksullar olduğu görüldü. ABD’de geçen yıl yaşanan “Katrina” kasırgasında da kaybedenler yine emekçiler olmuştu. Bu kasırganın yaraları da hâlâ sarılmadı.
Yaşanabilir bir dünya, doğaya karşı değil doğayla birlikte insanlığın refahı ve mutluluğu için bir gelecek tekellerin himayesinde ve onların izin verdiği ölçüde imzalanan protokollerle sağlanamayacağı artık görülmüştür. Bugün yapılacak olan tüm ülkelerde emekçilerin atmosfer kirlenmesine ve felaketlerin etkilerinin artmasına yol açan uygulamalara yol açan egemenleri önlem almaya zorlamaktır.

e-posta:
serdar@evrensel.de

  Başa dön

 GÖZLEMEVİ..........Üstün Akmen

Ayşe Lebriz’in seyircisini büyülediği bir oyun

Dünyamız bu yıl, çağdaş edebiyatın Nobel ödüllü oyun yazarı, romancı, şair ve eleştirmen Samuel Beckett’in (1906–1989) doğumunun 100. yılını kutluyor. Prof. Zeliha Berksoy önderliğindeki İstanbul Beşiktaş Belediyesi Kültür Sanat Platformu Prodüksiyon Tiyatrosu da, bu kutlamaya taaa geçtiğimiz mayıs ayında kayıtsız kalmadı. Yazarın, 1961 yılında yazmış olduğu son uzun oyunu “Mutlu Günler”i, sezon sonunda repertuarına kattı. Oyun, yanılmıyorsam birkaç kez sahnelendi de... Ama bugünkü konumuz, Beşiktaş Belediyesi Kültür Sanat Platformu Prodüksiyon Tiyatrosu’nun 2006–2007 sezonunu “Mutlu Günler”le açmış olması.

‘Mutlu Günler’in esası
“Mutlu Günler”, insanoğlunun gökyüzü ile toprak arasında sıkışıp kalmışlığını, çaresizliğini, yalnızlığını anlatan bir oyun. Kadın kahramanımız Winnie, ilk perdede beline kadar bir tümseğe gömülerek görselleştirilmiştir. Yalnız kollarını kullanabilen Winnie’nin içinde ayna, diş fırçası, ruj, tırnak törpüsü gibi kullandığı gündelik eşyalar ve “Brownie” adını verdiği Browning marka tabancasının bulunduğu kocaman bir çıkını vardır. Çevre, amansız bir güneş ışığı altında, hiçbir yaşam izine rastlanmayan bir çöldür. İkinci perdedeyse Winnie kaçınılmaz sona biraz daha yaklaşır, (insanların yaşlanarak mezara girmelerini eğretilemek üzere) toprağa boynuna kadar gömülür. Winnie’nin kendini kanıtlama ve koruma aracıysa, sadece havaya yazdığı “söz”lerdir. Gerçeği tersine çeviren, tüm insanlar gibi, bu durumda bile mutluluk kokan birkaç “söz”… Tümseğin arkasında yaşayan ve Winnie’nin sorularını ender olarak tek sözcükle ya da homurdanarak yanıtlayan, kendi dünyasına tutsak kocası Willie ise bu “mutlu günler” içinde yalnızlığı, uyuşmazlığı, iletişimsizliği simgelemektedir,
Beckett’in oyun metninde (De Yayınevi–İstanbul 1965/Türkçesi: Akşit Göktürk) Winnie’nin oyun boyunca izleyiciyle yüz yüze olmasına neden olacak sıkışmış konumunun yarattığı yapay ve teatral ortamın yanı sıra, arkada çok geniş bir asma perde vardır ve bu perde ötelerde kesişmek üzere uzayıp giden ovayı ve gitgide derinleşen gökyüzünü canlandırmaktadır. Bu haliyle sahne ve sahnede yaratılan durum, bir dizi karşıtlığı barındırır; arkadaki perdenin canlandırdığı geniş ova ve derin gökyüzüne karşın, Winnie’nin oyun ve hareket alanı çarpıcı biçimde daraltılmıştır ve de oyun boyunca da bu daralma sürer. Toprak tarafından yutulmuş olduğu halde, Winnie oyun boyunca tam tersi bir duygu içindedir. “Hani burada bir güç beni böyle tutuyor olmasa göğe doğru hızla uçar gidermişim duygusu durmadan büyüyor içimde. Belki bir gün yer beni bırakıp salıverecek, çünkü bu çekim öyle büyük ki, evet, bütün çevremi çatır çatır kırıp yerimden söktüğü gibi beni yukarılara sürükleyecek. Sen hiç böyle bir duyguya kapılmadın mı, Willie yukarıya emilme duygusuna?” Böylece yine var oluşsal bir çıkmaz simgelenir, falan…

Si Kharulidze’nin sahneleyişi
Winnie’nin “iletişim” özlemi Beckett’in özlemidir aslında, öyle değil mi ama? Bu itkiyle Beckett, oyunlarını salt iletişim için ya da izleyiciyle iletişim kurmak için değil, iletişim kurma eyleminin kendisi olarak biçimlendirmez mi? Arayışını durdurmasa da, kurduğu her iletişimin eksik olduğunu bilmez mi? Bence buradan yola çıkmış oyunu sahneye taşıyan Zurab Sikharulidze. Willie’nin kuyruklu ceketi ve silindir şapkasıyla, yavaş yavaş emekleyerek Winnie’nin görme alanına gireceği son tabloyu beklememiş, Willie’yi daha başında oyuna dahil etmiş. Beckett’in diğer oyunlarından radyo piyeslerinden cımbızla replik seçerek Willie’yi başkalaştırmış.

Seyircinin algılaması
Bu başkalaştırmayı önce yadırgadığımı söylemeliyim. Ancak, kendimi önyargı kargalarından soyutladığımda, öncelikle bütün Beckett karakterlerinin sözcüklerinin yaratım sürecinin müthiş farkında oluşlarını düşündüm. Konuşmak onlar için yaşamın metaforu, yaşamın yerini tutacak bir eylem halindeydi. Varlıklarının sözel, söze dayalı olduğunun ayrımındaydılar ve bu varoluşu sonlandıracak sessizliği özlüyorlardı, ama artık sessizlik (ölüm) özlemlerini dile getirmek için konuşmaya her başladıklarında yeniden varlık kazanıyor, suskuyu ve ölümü kendilerinden uzaklaştırıyorlardı. O halde, Beckett tiyatrosunda oyun, kendini yansıtan bir yapı içinde oluşturulmalıydı. Sikharulidze’nin rejisini işte bu düşünce ortamında algıladım. Giderek Willie’nin oyuna dahil oluşuyla teatral durumun kendisi etrafında biçimlenmesini, hem kendi kurgusallığını hem de kendi gerçekliğini yaratmasını sevdim. İki bölümü birleştirmesiniyse beğendim.

Bu oyunun çevirmeni nerede?
Erdem Helvacıoğlu’nun oyun içindeki ses ve müzik tasarımı hiç de kötü değil. Başak Özdoğan Pirim’in kostümlerine de eleştirim yok. Barış Dinçel’in devasa tekerlekli iskemleden, iskemlenin ortasındaki boşluktan samanlardan oluşan stilize sahne tasarımı absürd tiyatronun çelişkiler, karşıtlıklar toplamını sahneye yansıtması açısından da hayli başarılı. Işık tasarımı kimin, sordum soruşturdum öğrenemedim, ama kötü. Willie’nin sahne dışından girişi salon ışıkları yakılarak değil, takip ışığıyla izlenilmeli. “Black-Out” salon ışıkları yakılarak yapılmamalı. Işık anlayışı belirgin biçimde spot ışığı olmalı, arkadaki fon perdesinin yapaylığını gizlemek, bir gerçeklik duygusu yaratmak hedeflenmemeli. Yani, tiyatro oyununda ışık “aydınlatmadır” denilerek tiyatroda ışık tasarımı savsaklanmamalı.
Haaa sahi, bir de Samuel Beckett Türkçe yazmadığına göre, bu oyunun bir de çevirmeni olmalı, çevirmen seyirciden saklanmamalı!

Ayşe Lebriz gerçeği
Willie’de Cemil Büyükdöğerli, benim ve tüm eleştirmenlerin merceğinin altına yerleşmeyi hak edecek yetenekte bir genç oyuncu. Dışsal fiziksel aksiyonlarını içsel özlerle, bir rolü ruhsal yaşamıyla doldurabilmek için elverişli malzemeye sahip Büyükdöğerli. Dikkat edin ve gönenin eyyy tiyatroseverler: Büyükdöğerli tiyatro dünyasına koşar adım gelmekte. Gelelim Ayşe Lebriz’e… Onu sahnede izlerken tiyatro kökenli ünlü mü ünlü sinema yıldızı, Oscar ödüllü Faye Dunaway’in, bu yıl 43. Altın Portakal Film Festivali’nde yaptığı tiyatro tanımı şıppadak aklıma düştü. “Tiyatro, Fransızca sözcük “repetition (tekrar)”la eşanlamlıdır,” diyordu Dunaway ve ekliyordu: “Her gece tekrar yaparsınız, her gece yeteneğinizi sonuna dek zorlarsınız. Bir oyuncu için sahnede olmak olağanüstü bir duygudur, yaşadığınızı, soluk aldığınızı duyumsarsınız. Tiyatro yaşama tutunmanızı sağlar. Her gece kendinizi yeniden üretirsiniz.” Bu tanımın içindeki Ayşe Lebriz’i düşündüm. Nasıl ki, otomobilin motorundaki bağımsız ve ardı ardına gelen patlamalar sonuç olarak aracın yumuşacık hareketiyle sonuçlanıyorsa, Ayşe Lebriz’in arzularının kesintisiz patlamalar dizisi de, yaratıcı iradesinin aralıksız hareketini geliştiriyor, içsel yaşam akışını kuruyor, Winnie’nin canlı organizmasını oluşturuyordu.
“Bütün bunlar nasıl olup oluşuyordu” derseniz, hemen yanıtlarım: Gidiniz, “Mutlu Günler”i seyrediniz. Ayşe Lebriz’in sizi de büyülemesine izin veriniz.
(Beşiktaş Belediyesi Kültür Sanat Platformu Prodüksiyon Tiyatrosu / Melih Cevdet Anday Sahnesi – Telefon: 0212 444 44 55)

e-posta:
uakmen@superonline.com

  Başa dön

 RAMP IŞIKLARI..........Metin Boran

İzmir’in Romanları

İzmir’in bir dönemin İkiçeşmelik semtinin çok kültürlü yaşamı, müzikal olarak sahneye aktarıldı. Nilbanu Engindeniz’in yazdığı oyun, devlet tiyatrosu sanatçılarından Ayşe Nil Şamlıoğlu’nun yorumuyla sahneye aktarılıyor. Prodüksiyonu, Aysa Organizasyon şirketi ve Kadıköy Belediyesi’nin katkıları ile gerçekleştirilen oyunun, müziklerini ünlü klarnetçi Hüsnü Şenlendirici, Orhan Şanlıel, Çiğdem Erken ve İsmail Tunçbilek birlikte hazırlamışlar. Dekor tasarımını Hakan Dündar’ın gerçekleştirdiği müzikalin, giysi tasarımını Funda Çebi, koreografisini ise Cihan Yöntem yapmış. Oyun, İzmir’in Roman yurttaşlarıyla ünlü İkiçeşmelik semtinde geçiyor, semtte Romanlar, Rum , Ermeni, Türk ve Kürtlerle birlikte sorunsuz bir biçimde yaşıyorlar. Roman iki gencin (çiçekçi Sumru ile İsko) aşkı etrafında şekillenen öykü, dili ve konuyu ele alışı anlamında Romanların, kimi zaman şenlikli, kimi zaman hüzünlü ve kederli, kimi zaman da umut dolu yaşamlarına içerden, samimi bir bakış açısıyla prizma tutuyor. Oyunda Asmalımescid sokağında yaşayan İsko’dan Çeko’ya Sumru’dan,Gülseda’ya Hamiyet’ten Nesrin’e, Anason Osman’dan devrimci Mehmet’e kadar bir yığın insanın birbirinden farklı hayat hikayelerini izliyoruz.
Yaklaşık dört saat süren oyuna yönetmen Şamlıoğlu ve bütün kadro yoğun bir emek harcamışlar, oyunculuktan, koreografiye, şarkılardan danslara kadar her şey özenle hazırlanmış. Ancak şimdiye kadar birçok oyunda tasarımını izlediğimiz Hakan Dündar’ın dekoru için aynı şeyi söyleyebilmek zor, dekor çok renkli, metal malzemeden tasarlamış ancak işlevsel değil ve hantal. Aynı zamanda makyajlar da fazlasıyla abartılı ve oyuncuların yüzlerini seçmekte zorlanıyor izleyenler. İzlediğimiz oyunda birinci perde öykü olarak çok zayıf ve yönetmen, daha çok görselliğe yüklenerek ikinci perdeye hazırlıyor seyirciyi. Ancak benim okuduğum orijinal oyunda izlediğimizin tersine oyunun öyküsü yoğun olarak birinci perdeden başlıyor ve yönetmen Şamlıoğlu buraları törpüleme tasarrufunda bulunmuş nedense. Orijinal metinde Yeşim’le birlikte anlatıcı olan Hüsnü Yusuf tiplemesini anlatıcı olmaktan çıkarmış ve oyuncu olarak aksiyonun içine dahil etmiş.
Şamlıoğlu oyunu yorumlarken tamamen görsellik ve teatral bir izlence olarak tasarlama yolunu tercih etmiş ve bunda üst düzeyde bir başarı yakalamış. Dört saat boyunca oyunculukta ve anlatımda herhangi bir performans düşüklüğü ve yorgunluk belirtisi fark edilmiyor, oyuncular baştan sona aynı enerji ve istekle anlatımı üst düzeyde tutarak iyi bir takım oyunculuğu örneği sunuyorlar. Öyküyü aktarırken açık biçim bir sahneleme tarzını tercih ederek, hem oyunculuk olarak hem de danslar ve şarkılarla görsel bir izlence oluşturulmuş. Bu sahneleme tarzı ile yönetmen, öyküyü daha canlı ve tipleri de yaşayan birer figür haline getirme becerisini gösteriyor. Yorumunda, Romanların ve semtte yaşayan, öykünün bütünü oluşturan diğer tiplerin yaşamlarındaki dramatik ya da komik her ayrıntı akılcı gerçekçi ve inandırıcı bir anlayışla seyircinin karşısına çıkarılıyor.
Oyuncu kadrosu olarak, önemli isimleri bir arada buluşturan müzikal, Sumru’da Şebnem Köstem, İsko’da Yıldırım Urağ, Anason Osman’da Yıldırım Beyazıt, Emine’de Emine Umar, Çiko’da Bülent Polat gibi isimler takım oyunculuğunda önemli bir düzey yakalıyorlar ve oyuncular olarak hep birlikte ve ayrı ayrı öykünün anlatımında önemli görevler üstleniyorlar. Şebnem Köstem, Sumru rolü ile oyunculuğunun doruk noktasını yaşatıyor seyirciye. Köstem, Sumru’nun bütün duygu durumlarını, umut ve özlemlerini, yeni bir semt ve yeni bir yaşam beklentilerini, aşklarını ve yaşama ilişkin bütün sıkıntı ve kederlerini, hüsrana uğrayan sevda girişimlerini sesi ve bedeninin uyumundan süzdüğü oyunculuk stili ve sempatik tavırları ile başarılı bir Sumru portresi çıkarıyor. Anason Osman’da izlediğimiz Yıldırm Beyazıt, Anason’un bütün duygusal gelgitleri ve açmazlarını, hayatla kurduğu ilişkinin naifliği ve mütevazılığını abartıya kaçmadan başarı ile yansıtıyor. İsko’da Yıldırım Urağ, tavır ve davranışları ile İsko’nun bütün karakteristik ve duygusal özelliklerini sahici bir yorumla açığa çıkarıyor. Bu isimlerin yanında bütün oyuncuların performans, enerji ve hünerlerini ayrı ayrı kutlamak gerek diye düşünüyorum. Çünkü bütün oyuncular samimiyet, içtenlik ve büyük bir arzu ile metnin ve rejinin anlaşılması üzerine yoğunlaşarak önemli bir görselliği kotardılar.

e-posta:
m.boran@mynet.com

  Başa dön

 ABAKÜS..........Gökhan Bayram

Windows+Novell=MS Linux(DRM)

Microsoft ve Novell 2 Kasımda duyurulan bir anlaşma ile SUSE Linux ve MS Windows’u birbirine daha uyumlu hale getirmek için çalışacaklarını açıkladılar. Anlaşma ile bir yandan Microsoft’un açabileceği her türlü patent ihlali davasından -en azından anlaşmanın(eğer uzatılmazsa) bitiş tarihi olan 2012’ye kadar- korunan SUSE Linux(Novell) diğer yandan’da Microsoft’dan teknik destek ve satış desteği alacak. Novell için oldukça karlı bir anlaşma.
Microsoft bu anlaşmadan ne kazanıyor? Linux dendiğinde yüzünü ekşiten Microsoft yetkililerinin üstelik de en ciddi rakipleriyle Linux’u “geliştirmek için” işbirliğine gitmesinin sebebi ne? Sebep kolayca Microsoft’un Linux kullanıcılarını da müşterilerine dahil etmek olarak açıklanabilir. Ancak bu fazla kolay bir cevap olur. Basın metnini daha ayrıntılı incelediğimizde bir kelime dikkatimizi çekiyor:”interoperability” yani birlikte işlerlik. Dananın kuyruğu tam da “birlikte işlerlik” kısmında kopuyor. SUSE Linux ve MS Windows’un daha iyi işleyebilmesi için öncelikle sık kullanılan döküman biçimlerinin (doc,xls,wmv vs.) her iki platformdada kullanılabilir olması gerekiyor. Linux’de kullanılan döküman biçimlerinin MS Windows’a uyarlanmasında çok fazla zorlukla karşılaşılacağını sanmıyorum.Ancak Windows doya biçimleri Linux platformuna taşınırken ortada ciddi bir sorun var: DRM
Windows Vista’nın ayrılmaz bir parçası olan, Windows XP’ye bulduğu her fırsatta yapışmaya çalışan DRM şimdi de Linux platformuna sızmaya çalışıyor. Özgür yazılımın en önemli temsilcilerinden Linux’un dağıtımlarından biri özgür yazılımın en büyük düşmanlarından birini bünyesinde barındıracak. Özgür yazılımın kalbine hançer sokmak gibi bir şey bu.
Özgür Yazılım Vakfı’nın avukatlarından Eben Moglen’e göre bu anlaşma Genel Kamu Lisansı’ndaki(GPL) bir maddeyle çakışıyor. Moglen’e göre anlaşma GPL’nin 7. bölümündeki “Yazılımı özgürce ve özel bir izne gerek olmadan dağıtma hakkını herkese vermeniz gerekir.” şartı ile çakışıyor. Bu çakışmanın yasal olarak onaylanması durumunda SUSE Linux GPL Lisansından vazgeçmek zorunda kalacak.
...
100 milyon site
1995’ten beri faaliyet gösteren Internet izleme şirketi Netcraft’ın verilerine göre, Ekim ayında 97,9 milyon olan web sitesi sayısı Kasım ayında 101 milyon 435 bin 253’e yükseldi. 100 milyon web sitesinin bir kilometretaşı olduğunu ve bu yıl 27,4 milyon yeni internet sitesinin eklendiğini belirten Netcraft, 2005’te 17 milyon olan yeni web sitesi sayısının bu yıl kolayca geçildiğini kaydetti. Netcraft’ın bu alandaki ilk aylık araştırmasını yaptığı Ağustos 1995’te internette 18 bin 957 site bulunuyordu.
...
ABD’de e-pasaport dönemi
Vize Feragat Programı’na(VWP) katılan ülkelerin vatandaşlarının ABD’ye seyahatlerinde, eğer 26 Ekim 2006 tarihinden sonra alınmiş bir elektronik pasaportu varsa vize talep edilmiyecek. ABD’nin yeni pasaport kurallarına göre, VWP ülkeleri yeni çıkarılan pasaportlara, sahibinin biyografik bilgilerini ve dijital resim gibi tanımlayıcılarını içeren ve el değmemiş olan bir işlemci takmak zorunda.
...
Microsoft’dan BBC haberine yalanlama
BBC’nin, geçen hafta yayınladığı Microsoft’un Çin’den çekilmeyi düşünmekte olduğu şeklindeki haber, şirket tarafından yalanlandı. BBC, Microsoft’un bir üst düzey yetkilisine dayandırarak, şirketin teknoloji kullanıcılarına baskı uygulayan hükümetlerin bulunduğu ülkelerden çekilebileceği haberini vermişti. Daha önce Google da Çin’deki versiyonunda sansür uygulamayı kabul etmişti.
...
Bilişim sektörünün kalbi Ankara’da atacak
Türkiye Bilişim Derneği’nin(TBD) Düzenlediği Bilişim’06 etkinliği, 7-11 Kasım 2006 tarihleri arasında Ankara’da gerçekleştirilecek.
Türkiye’nin bilişim politikalarına yön vermek ve bilişim kültürünü yaygınlaştırmak amacıyla çalışan TBD’nin düzenlediği etkinlik Sheraton Otelinde yapılacak.
Bilişim’06 etkinliği “Kullanıcı Adı: Türkiye, Parola: Ortak Akıl” sloganıyla düzenleniyor.
Bilişim’06 programında 23. Bilişim Kurultayı, 9. Bilişim Teknolojileri Işığında Eğitim (BTIE 2006) ve Sporda Bilişim ana etkinlikleri yanında sektörel çözümlerin tartışıldığı özel oturumlar, firma ve ürün tanıtımları, paneller ve son gelişmelerin tartışılacağı panaller bulunuyor.

e-posta:
bilisim@evrensel.net

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net