www.evrensel.net
|
Evrensel Kitap
|
arşiv
|
linkler
|
posta
EMEK GÜNLÜĞÜ
____
Seyit Aslan
Rekor
MERCEK
____
A. Cihan Soylu
ABD’nin baş aşağı gidişi
ÖZGÜRLÜKLER
____
Hüsnü Öndül
Duvarlar ve kapalı kapılar
JİN û JîN
____
Yıldız İmrek Koluaçık
‘Devlet benim’
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Adalet için kamyoncu aranıyor!
HAYATIN İÇİNDEN
____
Arif Nacaroğlu
Senaryo
EMEK GÜNLÜĞÜ
..........
Seyit Aslan
Rekor
Türkiye, yılda kişi başına 200 kilo ekmek tüketimiyle, Guinness Rekorlar Kitabı’nın 2007 basımında ”en çok ekmek tüketen ülke” olarak yer aldı. Evet kişi başına en çok ekmek tüketen ülke olarak rekor kırmamız fazlaca şaşırtıcı değil. Başkaları için şaşırtıcı olan, bizler için normal. Böyle bir rekoru kırmak için özel bir çalışmaya gerek bile yok.
Bu yüzden kırılan rekor, en fazla ekmek yeme rekoru olunca şaşırtıcı gelmedi, çünkü açlığımızı bastırmak için ekmek yemekten başka çaremiz yok. Bunca yokluk ve yoksulluk içinde insanlar ekmek yerine başka ne yiyebilirler. Yoksulun karnını doyuracağı tek besin kaynağı ekmek. Yakında ekmeği bulamayanlar da çoğalacak. Eskiden ekmek aslanın ağzında diye söylenirdi, şimdilerde ise midesine kadar indi. Biz yine de oradan çıkarıp, yiyerek rekor kırmışız. Devlet büyüklerimiz, başta Başbakan bu rekor için ne düşünmüştür acaba. Böyle bir rekor karşısında insan, gözlerinin dolduğunu hissediyor. Sadece Başbakan değil, diğer devlet zevatı acaba ne düşündü. Böyle bir rekorla övünüp, “Daha büyük rekorlar kırmamız gerek, hiçbir ülke bizim ekmek yeme rekorumuza kavuşmasın, her yıl rekoru biz kıralım” diye hazırlık içine girmiş olabilirler.
Peki patronlar rekor karşısında ne diyebilirler. “Bakın biz olmazsak böyle bir rekor asla kırılamazdı, hep bizi az ücret vermekle suçluyorsunuz. Bakın sonunda bunun faydasını hep beraber gördük. Para az olunca sadece ekmek alınıyor ve ekmek yeniyor. Böylelikle rekor kırıp kitaplara adımızı yazdırıyoruz, bundan daha iyi ne olabilir.”
Vakti zamanında bir bakan ne demişti, “Kendi Çin’imizi yaratmamız lazım.” İşte yaratılan Çin. Sadece ekmek yiyerek karınlarını doyuran milyonlarca işçi ve emekçi böylelikle rekor kırıyor.
Şimdi kırılan bu ekmek yeme rekorunu elimize almışken, bırakmayalım diyenler olacaktır ve bunlar asgari ücretin belirlenmesinde aktif olarak çalışacaklardır. Geçen hafta asgari ücretin belirlenmesine dair başlayacak toplantıların haberleri basında yer aldı. Türk-İş ücretler ile ilgili bir açıklama yaptı ve yapmış olduğu araştırmayı kamuoyuna duyurdu. Açlık sınırı şu kadar, yoksulluk bu kadar diye. DİSK Genel Başkanı, Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun oluşumunu eleştirip, Türk-İş’i komisyondan ayrılmaya çağırdı. Ne yapılan araştırma, ne de çağrı, ekmek yeme rekorunun kırılmasını engelleyecek durumda değil.
Asgari ücret çalışması, sadece bir komisyon işi değil, aynı zamanda açıklamalarla geçiştirilecek bir mesele olmamalı. Toplu iş sözleşmesi yapan işyerleri ve işçiler dışındaki tüm çalışanları (TİS yapanları da ilgilendirir) doğrudan ilgilendiren bir sorun olarak her yıl masaya geliyor asgari ücret. Ne kadar artacağı, nasıl artacağı IMF tarafından hükümete açıkça söyleniyor. AKP de geçmiş hükümetlerin yaptığını tekrarlayarak asgari ücreti açlık sınırın altında belirliyor. Sonra gündemden düşüyor ve bir sonraki asgari ücreti belirleme tarihine kadar.
Birkaç yıldır asgari ücretin yükseltilmesi için organize sanayi bölgelerinde çalışmalar yürütülüyor. Bu dönemde çalışmalar olacak ve devam edecek. Şimdi tüm sendikaların bunu gündemine alması ve milyonlarca işçinin asgari ücret için taraf olmasını güçlendirecek bir aydınlatma ve örgütleme faaliyeti yaptığı oranda hükümet tarafından dikkate alınır bir noktaya gelebilir. Yapılan araştırmalar ve açıklamalar ancak böyle anlamlı hale gelir. Yoksa en çok ekmek tüketen ülke olarak rekorlar kırmaya devam ederiz. Bunun sevinilecek bir rekor olmadığını hepimiz biliyoruz.
e-posta:
aslanseyit@mynet
Başa dön
MERCEK
..........
A. Cihan Soylu
ABD’nin baş aşağı gidişi
ABD ve işbirlikçisi “koalisyon güçleri”nin Irak ve Afganistan’daki açmazının giderek büyümesi ve bu işgallerde dolaysız yer alan İngiliz, Kanada, Hollanda ya da “barış gücü” maskesi altında işgale sonradan dahil olan Alman askeri güçlerinin “çekilmesi” üzerine artan tartışmalar ve örneğin İngiliz Genelkurmay Başkanı’nın bunu gündeme getirmiş olması; yine işgal güçlerinin sağ-ölü farkı gözetmeyen ırkçı suçlarının daha fazla açığa çıkması, uluslararası önemde yeni gelişmelerin etkenleri olarak alınabilir.
Birinci olarak bu gelişmeler, Amerikan politikasının iflasa mahkum olduğuna işaret sayılabilir. İkinci olarak Amerikan işgal ve yayılma stratejisi ve bu strateji kapsamında yedekleyerek -kuşkusuz her birinin kendi hesaplarıyla da hareket etmektedirler- Ortadoğu-Asya halklarının üzerine sürdüğü işgalci devletlerin politikalarının istikrar, demokrasi, özgürlük ve mutluluk gibi bir hedefinin olmadığı; aksine istikrarsızlık, gerginlik ve çatışma ürettiğini ve bölge ve dünya için savaşları daha da güncelleştirdiği bugün çok daha açık hale gelmiş, pratikteki sonuçları üzerinden de kanıtlanmıştır.
İlki açısından gelişmelere bakılırsa, Afganistan ve Irak’ın işgal edilmesini ABD’nin “batağa daha fazla saplanması ve çöküşe yol alması” yönündeki yorumlarımız, işgal altındaki ülkeler halklarının direnişiyle ve bu direniş karşısındaki “çaresizliğini” itiraf etmeye başlayan Amerikan askeri-politik yönetiminin pratiğiyle doğrulanmış bulunuyor. Artık ABD’nin “nasıl zafer kazanacağı” değil, yarattığı kaos ve felaket ortamından nasıl kurtulacağı tartışılıyor. Amerikan askeri-siyasi temsilcileri, bizzat işgal kuvvetleri komutanları ve Pentagon generalleri, Irak’taki kaos ve kargaşayı kabulleniyor, “demokrasi hedefinden vazgeçme zorunluluğu”nu vurguluyor ve “mezhep ve etnik çatışma tehdidinin büyüdüğü”ne dikkat çekiyorlar. Amerikan Kongresi’ne sunulmak üzere hazırlanan raporda “çekilme takviminin somutlanması” isteminin yer aldığı basına yansıdı. İşgal kuvvetleri komutanları dahil birçok yetkili Amerikan kuvvetlerinin “Irak dışına konuşlandırılmasının daha isabetli olacağını”nı açıkladılar. Irak’taki işgal gücünün çekilmesi için eski ve hâlâ görevde bulunan askerlerin başlattığı kampanya taraftar kitlesini çoğaltarak genişliyor. Irak işgalini “Tanrının isteği” olarak gösterecek kadar meczuplaşmış Bush ve çetesi, Irak’taki durumla Vietnam’daki yenilgiyi haber veren gelişmeler arasında kurulan ilişkiyi kabullenecek noktaya geldi. Buna, İngiliz askeri makamlarıyla Blair’in bakanlarının “yenilgi” itirafı eklendi. İşgali ve Ortadoğu-Kafkas ülkelerinin Amerikan hegemonyasına alınması stratejisinin ateşli destekçisi Amerikan basını “Amerikan gücünün sonu” üzerine değerlendirme yazıları yazıyorlar. “Durumun giderek çirkinleştiği, Irak’a ek asker göndermenin beyhude çaba olacağı”; Amerikan işbirlikçisi kukla hükümetlerin başarısız kaldıkları, “Ya bizimlesiniz, ya da bize karşı” tehditlerinin artık işe yaramadığı, Pentagon-Beyaz Saray destekçisi yazar ve gazetecilerin çoğunluğunun görüşünü oluşturuyor. The Washington Post’tan çevrilerek Evrensel’de yayınlanan makalesinde, “ABD gücü R. Reagan’ın doğan güneşi duyurmasından bu yana, bu denli kötü duruma düşmüş müydü” diye soran ve “Hiç zannetmiyorum” (abç) diye cevaplayan Sebastian Mallaby’in görüşünün bireyiyle sınırlı kalmadığını çok rahat söyleyebiliriz. Bunu bir gerçeğin itirafı olarak almak gerekiyor. ABD’nin işgal gerekçesi olarak kullandığı “demokrasi kurma hedefi”nin bir yalandan ibaret olduğu açıklık kazandı. İşgal ve sonrasındaki gelişmeler bölge ülkelerinin ABD-İngiliz emperyalistleri başta olmak üzere Batılı büyük emperyalist devletlerle ilişkilerinde önemli ‘kırılmalar’ yaratmakla kalmadı, bu ülkelerin kendi aralarındaki ilişkileri de sarsıp-bozdu; yanı sıra hemen her ülkede “iç sorunlar”ın daha keskin halde gündeme gelmesinin etkenlerinden biri oldu. Amerikan emperyalizmi ve elbette öteki emperyalistlerin istikrarsızlık etkeni ve gücü olduğu/oldukları pratik gelişmeler tarafından yeniden kanıtlandı.
Bu gelişmeler, halkların ve özellikle de işçi sınıfının sadece bölge ülkelerinde değil işgalci ülkelerde de ABD ve işbirlikçilerinin dünyayı yeni çatışma ve savaşlara sürüklediğini görmelerinin etkeni oldular. Halkların küçümsenemez kesiminin emperyalistlere özellikle de Amerikan haydutluğuna öfkesi arttı. Bu çeşitli biçimlerle ortaya çıkan tutumlarına yansıdı.
ABD politikalarının başarısızlığa mahkum olduğu böylece birçok olgu ve olay tarafından kanıtlandı. Şimdi şunu söylemek mümkün görünüyor: ABD’nin baş aşağı gitme hızı artmıştır. Bu ise onu daha tehlikeli bir saldırgan durumuna getirecek.
Başa dön
ÖZGÜRLÜKLER
..........
Hüsnü Öndül
Duvarlar ve kapalı kapılar
Ne çok mahpusu var Türkiye’nin. Sayısı 60 binden hiç eksik olmuyor. Hapishanelerde, hangi koşullarda tutuluyor mahpuslar, bilenimiz var mı? Hangi haklara sahipler; hakları ihlal edildiğinde hangi mekanizmalar ve usuller devreye giriyor, biliyor muyuz? Öngörülen mekanizmaların ihlalleri önleyici bir işlevi var mı? İhlaller olduğunda ne ölçüde yaptırım uygulanıyor?
Yoksa zindancı anlayışta bir değişiklik yok mu?
Onca eleştiriye; zulmün teşhir edilmesi, yanlışların teşhisi ve önerilerin bildirilmesine karşın, hâlâ, zindancı anlayış mı geçerli? Çoğumuz böyle durumlarda iç geçiririz:
- Eğer öyleyse, yazık, çok yazık!
Türkiye hâlâ köklü bir infaz rejimi oluşturamadı. Hâlâ mahpusların hakları ve özgürlükleri güvenceden yoksun.
Hâlâ ve ısrarla tecrit anlayışı ve uygulaması sürdürülüyor. Modern ve insan onuruna uygun model “budur” diyorlar ve buna da inanmamızı istiyorlar.
Duvarların ve kapalı kapıların ardındaki yalnız insanın yalnızlığını anlamamızı istemiyorlar. Empati yapmamızı engellemek istiyorlar. İtirazlarımızı görmezden, duymazdan geliyorlar.
İnsanın yalnızlığının duyulmasını istemiyorlar.
Mahpuslara karşı işlenen suçlardan ötürü kaç infaz koruma memuru, kaç güvenlik görevlisi yargılanıyor, bilinmiyor. Açılan davalar var ama, bir türlü sonuçlanmıyor. On yıldır süren davalar var. Sonuç yok.
Türkiye’nin ciddi sorunlarından birisi de bu zaten: Cezasızlık politikasının izlenmesi!
Cezasızlık politikası, insan haklarını ihlal eden kamu görevlileri hakkında işlem yapılmaması, inceleme ve soruşturmaların geciktirilmesi ve açılmış davaların sonuçlandırılmaması, adil yargılama ilkelerine uygun yargılamaların yapılamamasıdır, kamu görevlilerinin ceza yaptırımına tabi tutulmamasıdır. O nedenle onca işkenceye ve işkence nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ihlal kararlarına karşın, tutuklu işkence sanığı bulunmamakta; hükmü kesinleşmiş bir işkenceci cezaevlerinde hükümlü olarak bulunmamaktadır. Ulucanlar ve Diyarbakır cezaevleri katliamlarında (1999, 1996 yılları) onardan yirmi tutuklu ve hükümlü öldürülmüştür ama bir tek kamu görevlisi tutuklanmamıştır. 19 Aralık 2000 tarihli katliamlarda onca insan öldürülmüştür ama bir tek kamu görevlisi cezalandırılmamıştır. Açılmış davaların ne zaman sonuçlanacağını öngörmek de olası değildir.
Adil yargılanma hakkı içerdeki, dışarıdaki her insanın, her yurttaşın sorunudur Türkiye’de.
İşin başka bir boyutu da var: Sabıka kaydı! Sabıka kaydı 18 yaşından büyükler için tutuluyor. Türkiye’de yaklaşık 20 milyon insan 18 yaşından küçük. Nüfusun yaklaşık yarısı erkek, yarısı kadın. Kadınlar suç istatistiklerine göre toplam suç işleyenler arasında oranı yüzde 5 civarında. Adalet Bakanlığı istatistiklerine göre Türkiye’de sabıkalı insan sayısı 10 milyon civarında. Fişlenmeyi saymıyoruz. Geçenlerde açıklanmıştı. MİT geçen yıl 500 bin kişi ile ilgili fiş düzenlemiş.
Her evde neredeyse bir kişi sabıkalı/fişli.
Bunları, nasıl bir siyasal, hukuksal rejimde yaşadığımızı hatırlayalım diye yazıyoruz. Devletin nasıl kendisine göre “suçlu” ürettiğini, yurttaşına nasıl baktığını göstermek istiyoruz. Rejimin övünülecek hiçbir yanı yoktur. Düzenin hak/hukuk ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Düzen yalnızca ekonomik ve sosyal boyutlarıyla adaletsiz değil, en başta siyasal haklar ve özgürlükler bağlamında adaletten/hukuktan yoksun bir haldedir.
HABER NOTU
TÜRKİYE’DE BAZI HAPİSHANELERDE TECRİT KOŞULLARI VAR. 19 ARALIK 2000’DEN BU YANA, F TİPİ HAPİSHANELERDEKİ TECRİT KOŞULLARINA KARŞI YAPILAN ÖLÜM ORUÇLARINDA 122 İNSAN CAN VERDİ. AVUKAT BEHİÇ AŞÇI 5 NİSAN 2006 TARİHİNDE TECRİDE KARŞI ÖLÜM ORUCU EYLEMİNE BAŞLADI. BUGÜN 211. GÜN…
Başa dön
JİN û JîN
..........
Yıldız İmrek Koluaçık
‘Devlet benim’
Televizyon haberlerinde, zabıta amiri, seyyar satıcıyı tartaklıyor ve "devlet benim" diyerek gözdağı veriyordu.
Urfa'da sel felaketine uğramış, insanları ölmüş, evleri yarılmış, yiyecekleri, hayvanları ve hasadını sele vermiş köylünün çaresiz isyanına bu kez AKP yöneticisi gözdağı veriyor ve "devlet benim" diyordu.
Bölge halkının payına bu kez de sel felaketi düştü. Diyarbakır, Şanlıurfa ve Şırnak'ta meydana gelen su baskınlarında 22 kişi hayatını kaybetti. Kayıplar da var, kesin rakamlar bir süre sonra açığa çıkar.
Urfa merkez köylerinden Körkuyu köyünde sel sularına kapılan Köy Korucusu İbrahim Bülbül ile eşi Nofa Bülbül hayatlarını kaybetti.
İldeki selle ilgili açıklama yapan Şanlıurfa Ziraat Odası Başkanı Halil Dolap, sel felaketinin faturasının ağır olduğunu bildirdi. Dolap'ın verdiği bilgiye göre, yağmur sel felaketine dönüştü. Sel felaketi yüzünden yüzlerce hayvan telef oldu, pamuk çuvalları tarlalarda kaldı ve ekili araziler, pamuk ve susam tarlaları büyük zarar gördü.
Urfa'da köylere inceleme için giden heyette bulunan AKP yöneticisi, "devlet nerede" diyerek sitem eden köylüyü, "devlet benim, çok konuşma" diyerek azarladı.
Şırnak'ta sel felaketinin bilançosu 3 ölü. Şırnak'ın Silopi ilçesinde Habur deresinin taşması nedeniyle meydana gelen taşkın ve sel baskınında Silopi ilçe merkezi ile Ortaköy köyünde çok sayıda ev ve işyeri sular altında kalmış, Furkan (4) ve Nupelda Kaden (3) isimli kardeşler ile Suphiye Aydın isimli bir kadın hayatını kaybetmiş.
Batman'da sel nedeniyle birçok mahalle sular altında kalmış, birçok evi ve işyerini su basmış. Özellikle varoş semtlerde etkili olan sel sebebiyle insanlar evlerini terk etmek zorunda kaldı, geçim kaynağı olan birçok hayvan sele gitti.
Diyarbakır'ın Çınar ve Bismil ilçelerindeki yağış tam bir felakete dönüşmüş durumda. Onlarca insan yaşamını kaybetti, bir kısmi kayıp. Diyarbakır-Mardin Karayolu, çamur deryası haline gelmiş ve tamamen trafiğe kapanmış durumda. İlçe merkezinde bulunan dere yatağındaki çok sayıda ev sele gitmiş. Bismil'de 20 kişi yaşamını yitirmiş ama, Bismil Devlet Hastanesi'nde sular kesik olduğu için cenazeler yıkanamıyor.
Bu felaket tablosu; bir yanıyla devlet olmayı, yurttaşı baskı altında tutmak olarak anlayan ve yukarıda kendini bulan "devlet benim" zihniyetinin sonucu ve Türkiye'nin her yerinde etkili. İstanbul varoşlarında da sel tahribatı benzer durumda örneğin.
Diğer yanıyla; felaketi bölge illeri açısından artıran ikinci faktör, 22 yıldan bu yana yaşanan savaş koşulları.
Devlet; yıllar boyunca bölgeyi sadece "sathı mahalli" geniş bir savaş coğrafyası olarak görmüş ve yatırımlarını buna göre yapmış ya da yapmamış. Yollar, hastaneler, sağlıklı ve güvenli konut gibi insana hizmeti esas alan yatırımlar ertelenmiş. Yapılıyorsa da, düşük yoğunluklu savaşın ihtiyaçlarına göre öncelikler tespit edilmiş.
Sonuç, felaket. Bölge halkı ve özellikle yoksullar, kırsal kesim insanı için felaket katlanmış durumda. Can ve mal birlikte gitmiş durumda.
Yaşananlar, Amerika'nın Kaliforniya eyaletindeki felakete benziyor bir yanıyla. Hem yoksulluğu ve hem de renk ayrımcılığı nedeniyle, büyük Amerika'nın yoksul Kaliforniyasında insanlık dramı yaşanmıştı.
Şimdi; bir kez daha, yaşanan felaketten ders alarak, savaş konseptine son vermek gerekiyor. Ateşkes sürecinin değerlendirilmesi, devletin yumruk politikasıyla değil, hizmet politikasıyla yurttaşın karşısına geçmesinin koşullarının oluşturulması, savaş yaralarının sel yaralarıyla birlikte sarılmasının çarelerini düşünüp bulmak ve uygulamak gerekiyor.
Savaşa ayrılan kaynakların barışa ve insan yaşamına sunulması gerekiyor. Bir tek savaş uçağının maliyeti ile dahi, sel felaketinin tahribatını önlemek mümkün idi.
Yaşanan her şey, bir kez daha barışı çağırıyor.
e-posta:
yimrek@mynet.com
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Adalet için kamyoncu aranıyor!
Milyonlarca mark, frank, dolar falan toplayıp…
İç etmesine…
Yurtdışından “yakalama” talimatları gelmesine rağmen bir türlü “yakalanamayan”…
Onun yerine resmi bayram protokollerinde yer alıp…
Üstüne bir de itibar gören “İslami holding” yöneticisi zatın, neden yakalanmadığını boş yere merak edip durmuşuz!
Meğersem, yurtdışından gelen talimat “difüzyonmuş.”
Bu yüzden yakalamamışlar!
Yoksa yakalarlardı vallahi!
Alimallah adaletin elinden bir şey kaçamazdı bizim memlekette!
Hapisten, gözaltından, polisin elinden kaçanlar…
Zamanaşımından yırtanlar olur da…
Adaletin elinden haşa!
Bu yüzden insan kaygılanıyordu, Dursun Uyar, işi uyarına uydurup yırtmayı başaracak…
Adaletin imajı sakata gelecek miydi?
Hayır, Uyar değildi mesele, adalet sistemimizin bu güne kadar başarılarına gölge düşmesiydi
Misal onca banka batmış…
Kasaları boşaltılmış…
Hortumculuk zanaatı türemişti de…
İçeri giren, adaletin elinden kurtulan olmuş muydu?
Var mıydı kimse içeride ya?
Bir sürü odacı, kapıcı adaletin karşısına çıkıp hesap vermemiş miydi?
Bizde adalet kimseye göz yummazdı!
Nerede bir yolsuzluk, hortum olsa kapıcıyı, odacıyı yakalar hesap sorardı!
***
Yine mesela Tuzla taraflarında bir kimya şirketinin zehirli atıkları etrafa attığı saptanmış…
Bir kamyoncu iki hamal anında yakalanmıştı!
Gafiller adaletin elinden kurtulabileceklerini sanmıştı!
Var mı lan öyle adaletin elinden kaçmak?
Kim kaçmış siz kaçacaksınız?
Susurluk davası hafızalarda!
Onlarca faili meçhul… Bombalama… Haraç… Kaçak silahlar… Kayıp tüfekler…
Kaçabildiler mi adaletten?
Hayır kaçamadılar.
Suçlu yakalandı, kamyoncu içeri atıldı!
Bunlara sayısız örnekler eklenebilir…
Ama bu kadarı bile bizde adaletin nasıl ciddi işlediğinin kanıtıdır.
Adam olana yeter!
Bu bakımdan Dursun Uyar’ın yakalanmayışında bir hassas nokta olduğu belliydi!
“Difüzyonmuş!”
Yoksa bizim adalet çoktan yakalar, işlem yapardı!
Gerçi bizim gazete Alman savcıların yakalama kararlarını yayınladı.
Fakat, bizim adalet onu da karadan saymadı!
Bundan sonra ne olacak?
Adalet çalışacak.
Yok mu etrafta gıcık kaptığınız bir kamyoncu, kapıcı falan arkadaşlar?
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
HAYATIN İÇİNDEN
..........
Arif Nacaroğlu
Senaryo
İnternet çıktı mertlik bozuldu. Eskiden, bulmak için kırk takla attığımız, kütüphanelerde sabahladığımız bilgiler şimdi çoğu zaman istemesek de elektronik posta kutumuza düşüveriyor. Gönderen bile belli değil; sanal. Çoğunu, şöyle bir göz atıp çöp kutumuza gönderiyoruz. Bazılarını da kağıda geçirip, ileride lazım olur diye dosyamıza yerleştiriyoruz.
Öte yandan televizyonlar ve uyduruk gazeteler birilerinin hesabı doğrultusunda kafalarımızı karıştırmaya devam ediyor. Birinin ak dediğine, diğeri kara diyor. Gel çık işin içinden, çıkabilirsen.
Televizyon kanalının birinde Başbakan böbürleniyor: “Biz iktidara geldiğimizde IMF'ye borcumuz 23 milyar dolardı. Bizim dönemimizde borç 11 milyar dolara indi. İstesek IMF'ye borcumuzu bir kerede peşin öderiz.”
Gözüm bilgisayar ekranıma düşen mektupta.
“AKP'nin Kasım 2002 yılında iktidara gelmesiyle birlikte toplam borcumuz yüzde 67 oranında artarak, 367 milyar dolara ulaştı. İç borcumuz 252 milyar dolar. Toplam borçların ulusal gelire oranı yüzde 97. Rakamlarda görüldüğü gibi, AKP iktidarı ülkemizin geleceğini diğer alanlarda olduğu gibi, ekonomik alanda da karartmaktadır. AKP Milletvekilleri ülkenin sorunlarıyla ilgilenmemektedirler.”
Hangisi doğru? Borç var mı, yok mu?
Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça belli ki Başbakan heyecanlanıyor, yumuşuyor. Bakışları babacanlaşıyor. Konuşmalarının sonunu, “Çünkü ben Türküm” diye bağlamaya başladı. Tepeye bir adım kalmışken tekke, zaviye, peçe, YİMPAŞ, Mimpaş gibi konuların ortalığı bulandırmasından müthiş rahatsız oluyor. Uyar'ın harcanıp bu işin kapanması en büyük arzusu. Tamamını kendisinin belirlediği partili milletvekillerinden herhangi birini çıkarıp Cumhurbaşkanı olarak kendi önüne geçirmesi mümkün mü? Seçilenleri, seçilecekleri belirleyen gücü ile Cumhurbaşkanlığı'na kendisinden başka birini layık görebilir mi? Huzur ve mutluluk içinde geçecek bir 7 yıldan vazgeçebilir mi? Zor.
Bir de her konuşmanın sonuna IMF işi eklenince insanın aklına ister istemez şöyle bir senaryo geliyor:
İktidar milletvekillerinin ayakta alkışlarıyla mayısta köşke çıkılıp Cumhurbaşkanı olunacak. Kadın ve erkeklerin dünyası ayrı olduğundan türban sorun olmayacak. Seçim öncesinde IMF ile anlaşılıp kısa süreli bir ayrılık sahnesi yaratılacak ve kalanların “IMF'yi kovduk” sloganları arasında seçim kazanılacak.
Bu arada dış borç 400 milyar dolara çıkacak. Dış peşkeş tüm Türkiye topraklarını kapsayacak.
Senaryo değişmezse bu filmi izleyeceğiz.
e-posta:
arif1@gantep.edu.tr
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net