www.evrensel.net
|
Evrensel Kitap
|
arşiv
|
linkler
|
posta
ABAKÜS
____
Gökhan Bayram
Internet kimin elinde kalacak?
GÖZLEMEVİ
____
Üstün Akmen
Yaşamı değerli kılmanın oyunu
RAMP IŞIKLARI
____
Metin Boran
Bir Anadolu gerçeği: Eskici Dükkanı
DURUM
____
Ahmet Yaşaroğlu
Kime emanet?
GÜNCEL
____
Kamil Tekin Sürek
Cumhuriyetçilik yarışı
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Bu para memuru bozar
ABAKÜS
..........
Gökhan Bayram
Internet kimin elinde kalacak?
Daha önce Tunus’ta yüz yetmiş ülkenin katılımıyla gerçekleştirilen Bilgi ve İletişim Zirvesi’nde alınan kararla Birleşmiş Milletler gözetiminde kurulan Internet Yönetimi Forumu (FGI) ilk toplantısına pazartesi günü başladı. Toplantılar perşembe gününe kadar sürecek. Forum, çeşitli ülkelerin, kuruluşların ve Internet’in dev şirketlerinin temsilcilerini bir araya getiriyor.
Forumda üzerinde tartışma yürütülecek konular siber suçlar, spamla mücadele, kişisel verilerin korunması, internete erişim, ifade özgürlüğü olarak sıralanıyor. Ama tartışmaların dönüp dolaşıp Internet’teki ABD hegomonyasına gelmesi de oldukça yüksek bir olasılık. FGI’nın alacağı kararların herhangi bir yaptırımı bulunmamasına rağmen bu durum ABD’yi endişelendiriyor. Tunus’ta yapılan zirvede ABD Internet’in uluslararası düzeyde kontrolüne karşı çıkmış ve mevcut statükoyu yani Internet’in kendi denetimleri altında olmasını savunmuştu. Zirvenin sonuç deklerasyonunda geçici de olsa bir uzlaşma sağlanmış ve FGI’nın toplanması kararı alınmıştı.
Anlaşma, kuruluşundan beri Internet’in yönünü ve politikasını belirleyen ABD Ticaret Bakanlığı taşeronu bir şirket olan Atanmış İsim ve Numaralar için Internet Kurumu (ICANN) için özel bir anlam taşımakta. California’nın 4. Bölge Temsilcisi Jonh Doolitle durumu söyle açıklıyor: “Internet’i bizim vergilerimiz ile Amerika Birleşik Devletleri icat etti ve dünyaya hediye etti. BM’nin kendi gücünü arttırmak bağlamında bu hediyeyi ele geçirmesi engellenmelidir.”
İnternet’in ulaştığı insan sayısı göz önünde bulundurulduğunda BM’nin de tıpkı ABD gibi Internet’i kendi denetimi altına almak istemesi gayet normal. Aslanın “insafsız” pençesinden kurtulan avın kaplanın “insaflı” pençesine düşmesi av için ne kadar farklılık yaratırsa, Internet’in denetiminin ABD’den BM’ye geçmesi de Internet için o kadar farklılık yaratacaktır. Asya ve Avrupa’da Internet kullanıcılarının hızla arttığı göz önünde bulundurulursa “avın” parçalar halinde paylaşılması yani Internet’in bölünmesi ve Internet benzeri ağların ortaya çıkması olasılıklar dahilinde. Internet kimin pençesinde kalacak bunu zaman gösterecek. Doğru olan, halkların çıkarına olan ise Internet’in pençelerden tamamen kurtulmasıdır.
...
Firefox 2.0 çıktı
Dünyanın bir numaralı yazılım şirketi Microsoft’un en büyük rakibi Mozilla’nın açık kaynak internet tarayıcısı Firefox’un 2.0 sürümü kullanıcılara sunuldu. Microsoft’un geçen hafta İnternet Explorer’ın 7. sürümünü çıkarmasından sonra bugün kullanıcıların hizmetine giren Firefox 2.0, online hırsızlığı önlemek için “anti-phishing teknolojisi”, yazım kılavuzu ve arama motoruyla tümleşik olarak geliyor. Mozilla Firefox’un yeni sürümü için bir milyondan fazla kullanıcının yardımcı olduğunu belirtirken, yeni sürümde özellikle, online bankacılık veya diğer mali işlemler sırasında kullanıcıyı kandırmaya çalışan bir web sitesine girildiğinde uyarıda bulunan anti-phishing teknolojisi göze çarpıyor. Yeni sürüm ayrıca, bilgisayarın kendiliğinden veya kazara kapanması ya da yeniden başlaması durumunda, kalınan oturumdan devam etme olanağı sağlıyor. Ağustosta Firefox yüzde 11, IE yüzde 86, Opera da yüzde 1 oranında tercih edildi.
...
“İnsanların evlerinde bilgisayar bulunması da ne demek! Bence hiç kimsenin evine bilgisayar sokmak için herhangi bir geçerli nedeni olamaz.” (DEC Şirketi Başkanı Ken Olson’un 1977’deki bir açıklamasından)
...
ABD bakanlığına hacker saldırısı
ABD Ticaret Bakanlığı’na bağlı güvenlik şubesi, bakanlık bilgisayarlarına sızılarak kullanıcı bilgilerinin ele geçirildiğini tespit etti. Yapılan incelemede saldırıların Çin’den kaynaklandığı tespit edildi.
Saldırının ‘rootkit’ adı verilen karmaşık bir Truva Atı tipi kullanılarak yapıldığı belirlendi. Rootkit saldırıları, son 1 yılda ‘hacker’lar arasında hızla popülerleşen bir Truva tipi.
‘Rootkit’ler kolaylıkla işletim sistemine gömülebiliyor ve antivirüs yazılımları tarafından genelde saptanamıyor.
...
iPod’un DRM kodu kırıldı
Norveçli 22 yaşındaki bir genç, iPod kullanıcılarının Apple Bilgisayar’ın iTunes adlı müzik dükkânı dışındaki web sitelerinden şarkı indirmesini engelleyen kodu kırdı. 15 yaşında yazıp dağıttığı programla DVD’ler üzerindeki şifrelemeyi kırarak ünlü olan Jon Lech Johansen, ‘DVD Jon’ olarak biliniyor ve San Francisco’da yaşıyor. Johansen, bu sınırlamaları aşmak için, Apple’ın kopya koruma sistemini taklit eden bir kod yarattığını söylüyor. Johansen’in kodu kırmasının Microsoft, Nokia, Sony Ericsson ve Samsung gibi, geçtiğimiz aylarda Apple’la mücadele etmek için, müzik indirme hizmetlerini birleştireceklerini ilan eden şirketlere yardımcı olabileceği düşünülüyor.
...
Yama rekoru
Microsoft, aylık yayınladığı güncelleme paketlerinin sonuncusunun dağıtımına başladı. Windows ve Office uygulamalarında kapatılan yirmi altı güvenlik açığı bu alanda yeni bir rekorun da habercisi olma niteliği taşıyor. Bu güvenlik açıklarının yarısından fazlası ise “kritik”. PowePoint, Excel ve Word gibi office uygulamaları, bu yirmi altı açıktan 15’ini kapsıyor. Açıklar kullanıcıların bilgisayarlarında izinsiz yazılım yürütülmesine izin veriyor.
e-posta:
bilisim@evrensel.net
Başa dön
GÖZLEMEVİ
..........
Üstün Akmen
Yaşamı değerli kılmanın oyunu
Tom Kempinski ile 2000–2001 sezonunda Oyun Atölyesi’nin sahnelediği Zeynep Avcı’nın “Ayrılış” olarak dilimize çevirdiği “Separation” oyununda tanıştım ben. Tiyatroya oyuncu olarak başlamış, daha sonra tiyatro eserleri bestelemiş, “Duet For One–İki Kişilik Düet” ile Londra Tiyatro Eleştirmenleri Ödülü’nü almış bir yazardı. Daha sonraları oyun yazmaya başladığını, ancak hastalığına yakalanıp, 140 kiloya kadar şişmanlayınca eve kapandığını, hiçbir şey yazmadığını, tedavi olduktan sonra 70 kiloya düştüğünü ve ardı ardına 15 eser ürettiğini biliyordum. “Ayrılış”ta kendi yaşamından söz ettiği kulağımıza fısıldanmıştı.
İstanbul Devlet Tiyatrosu, Tom Kempinski’nin “İki Kişilik Düet”ini “reprisé” oyun olarak oynamayı sürdürüyor. Geçen yılın kasım ayının 8’inden beri oynanan bu oyunu, sezonu içinde görmemem-görememem, elbette benim ayıbım. Ama ne yapayım ki oldu bir kere. Geçen gün gittim, seyrettim.
MS hastalığı nedir?
Gitmeden önce dersimi çalışmayı da savsaklamadım doğrusu. Kempinski, 42 yaşında MS (Multiple Scelerosis) hastalığından ölen ünlü çellist Jacqueline Du Pré’nin yaşam öyküsünden esinlenerek yazmıştı “İki Kişilik Düet”i. MS’in kesin nedenini henüz bilen yoktu. Sinir lifleri ve onu çevreleyen “miyelin”, geride “skleroz” adı verilen sert alanlar bırakarak yok oluyormuş. Nöroloji’de kısaca “sinir hücrelerinin uzantılarının etrafını saran ve sinir iletiminin hızlı yapılmasını sağlayan yağ moleküllerinden zengin kılıfı” olarak tanımlanan “Miyelin”, hasar gördüğünde sinirlerin beyine giden ve belden gelen uyarıları iletme becerisi bozuluyormuş. Vücut, istemeyerek kendi dokularına saldırırmış. Hastalar, ataklar denilen şiddetlenme ve bunu izleyen “remisyon” denilen düzelme dönemleri yaşarlarmış. Bunları öğrenerek gittim oyuna.
Oyunun konusu
Kempinski’nin oyununda konu şöyle: MS’li Stephanie Abrahams’ı çok küçük yaşta annesi müziğe özendirmiştir. Annesini erken yaşta kaybedince, müzik ve keman çalma aşkına babası karşı koyar. Babasının tüm engellemelerine göğüs geren ve üstesinden gelen Abrahams, iyi bir keman virtüözü olur. Yine kendisi kadar ünlü kompozitör David ile evlenir. Gel zaman git zaman, yaşam onları kötü bir sürprizle karşı karşıya bırakır: Stephanie MS’dir. MS’in tek zorluğu engelli olmak, yani ellerini, ayaklarını kullanamamak değildir. Yaşamı altüst olur Stephanie’nin. Durumuna bir türlü uyum sağlayamaz. Eşinin ısrarlarıyla Psikiyatr Dr. Alfred Feldman’a gider. En büyük sıkıntısı kemanından uzak kalmaktır. Hayranlık derecesinde aşık olduğu eşini kaybetme kaygısı, herkese ve her şeye karşı duyulan öfkeyle baş etmesi güçleşmiştir. Kocasının evdeki beste çalışmalarından bile rahatsız olmakta, hatta çalışmalarını “atonal saçmalık” olarak nitelendirmektedir. Psikiyatrını da reddeder. Mücadelesi tek kişilik düete dönüşür. Yaşamının amacını sorgular. Dr. Feldman’ın yardımıyla, “Yaşamın amacı, yaşamın kendisidir! Yaşam savaşının ta kendisidir” sonucuna varır. Tedaviye devam etmek kararını verir.
Yaratıcı kadro
Oyunu, Lale Eren Dalsar dilimize kazandırmış. Akıcı, temiz bir Türkçesi var Dalsar’ın. Ayhan Güldağları’nın ışık tasarımına kötü denilemez, ama zamanı belirlemiyor. Muayenehanede doktorun masasının arkasını kaplayan boydan boya bahçede, oyun boyunca zaman hiç değişmiyor. Suar Şaylan’ın dekor tasarımı başarılı. Bahçedeki fidanların ve sarmaşıkların yapraklarını rüzgarla uçuşturmayı iyi düşünmüş de, yapraklar 1. perde 2. tabloda neden uçuşmuyor anlayamadım. Serpil Tezcan’ın kostümlerine de iyi diyorum. Hatta Stephanie’nin 2. perde 1. tabloda giydiği ayakkabıyı kostümüne uygun bulmasam da rahatlıkla Tezcan işini başardığını söylemeliyim. Kostümler, Stephanie’nin toplumsal konumunu, dönemi ve tarzı gayet iyi aktarıyor. Bir de, ilk üç tabloda Feldman’a değişik kravatlar taktırsa!
Sahneye konuluş
Emin Olcay, yapısı itibariyle durağan olan oyuna hız kazandırmak için herhangi bir çalışma yapmamış. Dr. Feldman’ın hastasını beklediği bölümler, olamazcasına uzamış.
Örneğin, Feldman ile Stephanie’nin ilk karşılaşmalarında muayenehanenin zilinin çalması, zil sesini duyan Fredman’ın yerinden kalkması, ceketini alması, giymesi, kravatını düzeltmesi daha oyunun başında, ritmini zedeliyor. Olcay, metni dilsel olmayan gösterge dizgeleriyle birlikte geliştirmemiş. Yetmezmiş gibi, eksiksiz organik bir dizge olarak, her öğenin bütün içerisinde kaynaşıp, hiçbir şeyin rastlantıya bırakılmadan bütünün kavranışı kapsamında işlev üstlendiği yapıyı oluşturmamış. Sözel ve görsel olanın çözümlenmesini oyuncularına bırakmış, belki de bu konuda iyi etmiş.
Oynanış
Hastasına yardımcı olabilmek adına kendi insani boyutunu mesleki kimliğinin ardına saklayarak, ister istemez katı bir karakter çizen Dr. Alfred Feldman’da Erdoğan Ersever, gövdesini duygularının hizmetinde tutmayı mükemmelen başarıyor. Görünmez ruh ışımaları, irade zorlamaları seyirciye rahatça geçiyor. Durumunu sürekli denetim altında tutmasını biliyor, partneriyle iletişim sağlıyor.
Başına gelen beklenmedik halle hem sıradan bir insan, hem de mesleğine tutkuyla bağlı bir insan olmasının yanı sıra, bir virtüöz sanatçı olarak da savaşmak durumunda kalan fevkalade gerçekçi MS’li hasta Stephanie Abrahams rolünde Ayşen İnci var. Ayşen İnci, yazarın açıklığının, inceliğinin, görünmeyen düşüncelerinin ve duygularındaki somut ifade gücünün belirtisi olan sözel metni mükemmel yorumluyor. Tanık oldum ki, deneyimli oyuncu Ayşen İnci’nin, metnin her bir sözcüğünü canlı duygularla doldurma yeteneği var. Stephanie’yi sahneye yansıtırken kendisinin değil, Stephanie’nin tüm varlığını harekete geçiriyor, yeri geldiğinde derinlikli tutkuları olan coşkular buluyor. Bunları, derin-içsel içerikleri olan yönelimlerle elde ediyor. Duygularını sürekli harekete geçiriyor, bu sayede fizikselliğine yaşam veriyor.
Özetlemem gerekirse, diyeceğim “Tek Kişilik Düet”i ve dolayısıyla Ayşen İnci’yi mutlaka izleyin.
Tiyatroda, oyuncunun yaratıcı yönelimlerinin sadece basit bir seyirci ilgisi değil, her şeyden öte içsel güzelliğin su yüzüne çıkmak heyecanıyla nasıl yaratıldığına tanıklık edin.
Sevinin…
e-posta:
uakmen@superonline.com
Başa dön
RAMP IŞIKLARI
..........
Metin Boran
Bir Anadolu gerçeği: Eskici Dükkanı
Anadolu insanını en yalın haliyle edebiyata aktaran ve bu insanların kültürel oluşumları ve yaşam biçimlerine dikkat çeken, aydınlık ve toplumcu gerçeğin büyük romancısı Orhan Kemal; romanlarında, emeği ile geçinen, ırgatlık yaparak hayatı öğrenen, dar gelirli, kendine has bir kültür edinen ortalama insanın yaşam öykülerini sade bir dil ve gerçeğe yakın bir doğallıkla ele almıştır. Orhan Kemal, ‘benim insanlarım’ dediği bu sıradan halkın yaşamlarındaki tüm değerleri en ayrıntısına kadar romanlarına alır. Onların üzüntüleri, sevinçleri, kederleri umut ve özlemlerini, inanç biçimleri ve eğlence dünyalarını, horlanmışlıkları ve ezilmişliklerini toplumcu edebiyatın bütün edebi olanaklarını yetkince kullanarak karşımıza çıkarır.
Orhan Kemal’in “Eskici ve Oğulları” yapıtı da ele aldığı öykü ve hikayeyi oluşturan kahramanları bağlamında, hem bir dönemin sosyo/politik gerçeğini sorgulamak hem de hikayeyi oluşturan insanların bütünlüklü bir biçimde gerçeğe yatkın olarak işlenmesi anlamında yetkince kotarılmış bir yapıttır. Yazar bu yapıtında, kalabalık aile fertleri ile dedesinin konağında yaşayan, gençliğinde ulusal mücadeleye katılmış, şimdilerde ayakkabı tamirciliği yapan ve geliri ile geçinemeyen yaşlı bir adamın öyküsünü anlatır. Eskici, ülkenin yaşadığı ekonomik sıkıntıya paralel olarak zaman içinde yoksullaşır ve maddi sıkıntı yaşamaya başlar ve bu darboğazı atlatmak için önce dükkanını satmaya çalışır ardından, çevresinin baskısına rağmen ırgatlık yapmaya yeltenen ama oğulları ile anlaşamayarak bu isteği geri çevrilen namuslu bir cumhuriyet insanıdır. Eskici, yobaz olmayan bir anlayışla dinine bağlıdır, inancının yanında aynı zamanda şaraphanede dem çekmektedir. Eskici, yoksullaştıkça asabileşir ve aile bireyleri ile geçimsizlik yaşamaya başlar, bu yoksulluğun kendini ve aileyi yok edeceği gerçeğini görmüştür, ancak namuslu duruşundan ödün verme zayıflığında değildir. Yoksulluğun getirdiği sevgisizlik ve huzursuzluk üzerine eskicinin büyük oğlu yanına karısını ve kardeşini de alarak ırgatlığa gider ancak tarlada çalışırken çıvgın vurmuş gelin ölmüş, iki kardeş de sıtmaya yakalanmıştır. Böylece bir aile yoksulluğun pençesinde yavaş yavaş yok olmuştur.
Orhan Kemal’in 1964 yılında yazdığı bu roman, üç yıl sonra Ankara Sanat Tiyatrosu’nun isteği üzerine tiyatro oyunu olarak yeniden kurgulanır ve 1968 yılında aynı tiyatroda Güner Sümer tarafından sahnelenir.
Bugünlerde İstanbul Şehir Tiyatroları Eskici Dükkanı’nı yeniden sahneliyor. Ergün Işıldar’ın yorumu ile sahneye taşınan oyunun dekor tasarımını Rıfkı Demirelli, kostüm tasarımını Gamze Kuş gerçekleştirmiş. Yönetmen Işıldar, oyunu birtakım deneysel atraksiyonlara başvurmadan, doğrudan anlatım yolunu tercih etmiş ve Orhan Kemal’in yazdığı biçim ve üsluba bağlı kalarak öyküyü anlatımcı bir tarzla görselleştirmiş. Dramaturji çalışmasında kimi aksaklıklara ve yanlış oynanışlara rağmen başarılı da olmuş. Yorumunu, ortalama bir gelirle yaşamını namuslu ve dürüstçe idame ettirmenin zorlukları ve sıkıntılarını anlatmak üzerine kuran Işıldar, Anadolu insanının yaşadığı ekonomik kıskaca rağmen namuslu düşünmeyi, vatan ve toprak sevgisini ve dayanışma duygusunu yitirmediğinin altını çiziyor. Yönetmen, Orhan Kemal’den aldığı bu iletiyi hiçbir yoruma gerek duymadan doğrudan seyirci ile paylaşıyor. Yazar, 40 yıl önce, sanki bugünlerde olabilecekleri öngörerek, oyunun finalinde Topal Eskici’ye şu sözleri söyletir; “Bu memleketin kurtuluşuna bacak vermediyseniz anlayamazsınız. Bugün dükkanınızı, yarın toprağınızı, bağınızı, bahçenizi, sonra da karınızı, namusunuzu ve ırzınızı...”
Oyunda, muhafazakar ve aynı zamanda eski ile yeni arasında ikilem yaşayan, sorunlarını şarap tutkusu ile gidermeye çalışan, görüntüde de dini bütün bir adam olan Topal Eskici’yi yorumlayan deneyimli oyuncu Metin Çekmez, sözcüğün en yalın anlamı ile mükemmel bir portre çıkarıyor seyircinin karşısına. Çekmez’in oyunculuğu için en başta söylenmesi gereken nokta şu; gerek devlet tiyatrolarında gerekse de şehir tiyatrolarında özlenen yorumlanan karakteri her yönüyle canlı tutmak ve bu canlılığı oyun boyunca istikrarlı bir biçimde korumak. Metin Çekmez, yorumunda öncelikle bunu başarıyor. Eskici’nin, eskiye dönük özlem ve tutkusu ve yeniye ilişkin tedirginliği ve korkusunu aktarırken her türlü duyguyu sonuna kadar bedenine içselleştirerek seyirciye gönderme becerisini eksiksiz yerine getiriyor. Çekmez, her sahnenin duygusal ve düşünsel alt metnine uygun bir oyunculuk örneği ile sesi ve tavrı ile yer yer fazla dramatik bir anlatıma olanak tanısa da baştan sona başarılı bir grafik çiziyor. Metnin gerçekçi diline uygun bir söylemle bir ailenin tarihsel ve toplumsal dramını abartıya kaçmadan olduğu gibi yansılıyor.
Berber ve 66 Ziya rolünde izlediğimiz Şevket Avşar, hissederek oynamak ve anlayarak anlatmak bağlamında jest ve mimiklerini kullanma ve ayrıntıları fark ettiren oyunculuğu ile göz dolduruyor. Avşar’ın sahneye getirdiği tipler o kadar inandırıcı ve gerçekçi ki izleyenler sanki bu iki insanı o dönemden bulup çıkarmışlar kanısına kapılıyor. 66 Ziya ve Berber tipleri, asalak, dedikoducu, alaycı ve zorda darda kalmazsa çalışmayan, kendi derdine ve toplumuna yabancılaşmış figürler olarak karşımıza çıkartılıyor. Avşar bu tipleri abartıya ve taklide kaçmadan tavır ve davranış olarak ekonomik oyunculuk örneği ile en doğal halleriyle toplumda halen yaşayan iki organizma olarak oyunun önemli figürleri arasına dahil ediyor.
Büyük oğulda Mehmet Avdan’ı baştan sona tekdüze bir oyunculuk ve hep aynı duygu ile dramın içinde statik bir konum edinmiş bir oyuncu olarak izledik. Küçük oğulda izlediğimiz Tolga Yeter’in oyunun açılışından finale kadar neden sürekli agresif bir küçük kardeş duygusu ile kendini var ettiği anlaşılır gibi değildi. Topal’ın karısını yansılayan Ş.Ayşin Atav iyi bir duygu ile oyuna başladı ancak yaptığı şivenin tutarsızlığı ile duygusu uyumsuzlaştı ve başta verdiği duygu zaman içerisinde atmosfere gitti.
Yazının girişinde söylediğimiz dramaturji sorunu en başta, bir kısım oyuncuların yanlış duygu ve sesle oynamasına yol açmış. Eskici’nin kızını oynayan Özgür Kaymak kimi, nasıl hangi duygu ile yansılayacağının ayrımında değil. Öksüz ve kimsesiz büyümüş Ünal’ı oynayan Mert Turak, komedi mi yoksa dram mı oynayacağına bir türlü karar veremiyor. Oyun boyunca davranışları ve sesi, yansıladığı karaktere aykırı olarak farklılık ve değişkenlik gösteriyor.
Oyunun dekoru stilize bir yorumla tasarlanmış fakat buna rağmen hantal bir görüntü oluşturuyor ve estetik nitelikten uzak ve ayrıca işlevsel de değil.
Ancak her şeye rağmen Orhan Kemal’in metninin Şehir Tiyatroları’nca anımsanması ve sahneye taşınması önemli bir sanat olayıdır diye düşünüyoruz. Yaklaşık kırk yıl önce yazılmış olmasına karşın bugün hâlâ her bakımdan geçerliliğini koruyan bir tiyatro yapıtı olarak sahnelenmesi ve seyirciyle buluşturulması önemli bir vefa borcudur da aynı zamanda.
e-posta:
m.boran@mynet.coım
Başa dön
DURUM
..........
Ahmet Yaşaroğlu
Kime emanet?
Geçtiğimiz günlerde Cumhuriyet’in kuruluşunun 83. yılı kutlandı. Cumhuriyet başarılı bir ulusal kurtuluş savaşının ardından kuruldu ve o yıllarda ülkenin bağımsızlığı her şeyin önündeydi. Mustafa Kemal Cumhuriyet’in “en büyük eseri olduğunu” söylüyor ve Cumhuriyet’i “gençliğe emanet ettiğini” ilan ediyordu. Cumhuriyet’in 83. yılında gençliğin içine itildiği durumdan uzun uzun söz etmek gerekmiyor. Gençlik işsizliğe, yoksulluğa, eğitimsizliğe mahkum edilmiş durumda. Kendisi için umutlu ve güzel bir gelecek göremiyor. Kuşkusuz bu sonuca bir günde gelinmedi. Ülkeyi yönetenler adım adım büyük devletlere yeniden yanaştılar ve özellikle 1950 sonrası yönetimlere belirgin bir biçimde damgasını vuran özellik işbirlikçilik oldu. Bu işbirlikçi politikalar ülke halkını ve onun bir parçası olan gençliği acı bir biçimde vurdu.
Ülkenin kurucusu Cumhuriyet’i gençliğe emanet etmişti. Peki, bugün ülkeyi yönetenler ülkenin geleceğini kime emanet etmiş durumdalar? İşbirlikçi yöneticilerin bu soruya açıkça verebilecekleri bir yanıtları yoktur. Ama onların veremediği yanıtları ülkenin içinde bulunduğu durum pratik olarak vermektedir. Bu yanıt geçtiğimiz günlerde bir “ders notlarında” yeniden verildi ve herkese hatırlatıldı. Ancak bu notlar Türkiye’de Harb Okullarında okutulan derslerin notları değildi. Bu notlar Amerikan deniz piyadelerinin eğitim gördüğü enstitü için hazırlanan ders notlarıydı. Irak operasyonunu irdelemek için hazırlanan ders notlarının ‘Türk kartı’ başlıklı bölümünde önce Türk-Amerikan ilişkileri inceleniyor, ardından ‘Türk persfektifinden ABD’nin önemi’ alt başlığında Türkiye’nin ABD’ye ‘bağlı’ olduğu konular sıralanıyordu. ABD’ye göre bu konuların başlıcaları şöyleydi; Ulusal güvenlik garantisi, laikliği korumak için orduya destek verilmesi, Kürtlerin kontrol edilerek Türkiye’nin bölünmesinin engellenmesi.
Yani ABD yöneticileri kendi ordularını eğitmek için hazırlattıkları ders notlarında, Türkiye’nin ulusal güvenliğini ABD’ye havale ettiğini, laikliğin korunması için orduya destek verilmesini beklediğini, Kürtlerin kontrol edilmesini onlardan istediğini açıkça yazıyorlar. Üstelik sadece yazmıyorlar bu notlarla askerlerini eğitiyorlar. Bunlara ‘adamlar işlerine geldiği gibi yazmış, bizi bağlamaz’ denilebilir mi? Denilemez. Çünkü pratikte yaşanan gelişmeler yazılanları doğrulamaktadır. Ülkenin kaderi on yıllardır ABD’nin bölgesel çıkarlarına bağlanmış, buna hizmet edilmiştir. Üstelik bu politikanın iflas ettiği Ağustos ayında ordunun tepesindeki devir teslim töreninde üstü örtülü bir biçimde dile getirilmiş, ancak çare olarak yeniden ve daha güçlü biçimde ABD’ye bağlanma görülmüştür. BOP’a bağlanma, ABD’nin İran politikasına bağlanma, bölgede ABD çıkarlarına hizmet etme bu bağlılık politikasının açık kanıtları durumundadır. Ekonomik vb. bağımlılıkları hatırlatmaya ise hiç gerek yok.
Kürtlerin kontrolüne gelince; ülkenin Kürt Sorunu’nu ABD’ye havale ettiğini bu ülkede yaşayan aklı başında hiç kimse inkar etmeyecektir. Sözde teröre karşı kurulan “koordinatörlüğün”, Kürt Sorunu’na ilişkin koordinatörlük olduğunu herkes bilmektedir. Yani bu ülkenin yöneticileri kendi vatandaşları olan Kürtler ile olan sorununun çözümünü ABD’den bekler duruma gelmiştir. Beklediği çözüm ise Kürtlerin kontrol edilmesidir. Oysa biliniyor ki Kürtleri kontrol etmeyi başaran Türkleri de kontrol etmeyi başarır ve Türkleri kontrol eden Kürtleri de kontrol altına alır. İki halkın büyük patron tarafından kontrol altına alınması, gerektiğinde birbirlerine karşı kullanılması politikasıdır bu. Bu halkları ve ülkeyi emperyalizme bağlama politikasıdır. Kürtlerle eşitlik ve demokrasi içinde yaşamak, iki halkı ABD ve diğer büyük devletlere bağımlılıktan kurtarmak bu sorunun kesin çözümüdür, ancak işbirlikçi egemen sınıflar bu çözümden kaçmakta, ipleri ABD’ye teslim etmeyi çözüm olarak görmektedirler. Açıkçası bu ülkede ders notlarının yalan söylediğini inkar edebilecek aklı başında hiç kimse bulunmamaktadır.
Laiklik meselesi ise bu ülkenin diğer bir yumuşak karnıdır. Laiklik ve irtica kavgasını yürütenlerin başındakiler, kendi aralarındaki ilişki ne durumda olursa olsun sonunda ülkeyi daha fazla ABD’ye bağlamaktadırlar. Bu kavgada durum öyle bir hale gelmiştir ki; ülkede Kemalizmi savunduğunu ileri süren bazı kesimler bile ‘ABD’ye bağımlı olalım ama laik kalalım’ anlayışına kadar gerilemişlerdir. Oysa bu Kemalizmin bağımsızlık ruhuna ihanet etmek demektir. Ama artık gözler bunu da görmez olmuştur. Açıkça görülmektedir ki, paşalar üzerinden ABD’ye bağlanma politikası ülkeyi bağımlılığa, onursuzluğa, uşaklığa sürüklemekte, ülkenin satılmasına varmaktadır. Bu konuda anti-laik cephenin de farklı bir politikası yoktur. Onlar ABD’ye ‘laikliği biraz yumuşatalım, bize destek ol, bölgede uşağın olarak kalmaya devam edelim, her türlü kirli işini birlikte yapalım’ demektedirler.
Öyle anlaşılıyor ki ülkenin kaderinin yeniden çizilmesi ve yeni kaderin belirlenmesinde de bu ülkenin halklarının dümene geçmesi gerekiyor.
Başa dön
GÜNCEL
..........
Kamil Tekin Sürek
Cumhuriyetçilik yarışı
Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi AKP ile kendilerini “laik”ler olarak tanımlayan siyasi güçler arasındaki çekişme her vesile ile değişik boyutlarda sürüyor.
Ramazan ayı boyunca AKP’nin kazandığı puanlara CHP vd. Cumhuriyet Bayramı ile cevap vermeyi planladı. Karşı cephenin taktiğini sezen AKP ise onları kendi silahı ile vurdu. CHP’li belediyeler bir yapacaksa, AKP’li belediyeler beş yaptı.
Anlaşılan, cumhurbaşkanlığı seçimine, hatta genel seçimlere kadar bu yarış sürecek. CHP milliyetçilik mi yapıyor, AKP ondan fazla milliyetçi olacak. Başbakan Tayip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı’nın düzenlediği resepsiyonda söyledikleri de bu taktiğin ifadesi. Erdoğan, 301. maddenin değiştirilmesi konusunda bir çalışmamız yok diyor ve Kıbrıs konusunda da AB’nin çözüm önerilerini benimsemediğini söylüyor.
Askerlerle, medya ile doğrudan çatışmayacak. Onları muhtemelen patron örgütlerine ve AB çevrelerine havale edecek. Onların kozlarını kullanmaya çalışacak. AKP’den demokratik adımlar atmasını bekleyen çevrelere ise, bizim elimizi ayağımızı askerler ve CHP bağlıyor diyecek. Mağdur pozisyonunu korumayı sürdürecek.
CHP ise bugüne kadar sürdürdüğü politika ile AKP’yi güçlendirdi. En azından politikaları AKP’yi zayıflatmadı.
CHP sanki AKP’nin gizli ortağı.
Bir zamanlar, 12 Mart darbesi mağduru “sol Kemalistler” iktidarları “gardrop Atatürkçüsü” olmakla suçlarlar, onların Mustafa Kemal’i sadece belirli günlerde, göstermelik ve şaşalı törenlerle andıklarını, ama onun ilkelerini uygulamadıklarını söylerlerdi. Son zamanlarda, eleştirenler eleştirdikleri gibi davranmaya başlamıştı. Kervana en son AKP de katıldı.
Artık, kimse bir diğerini “tören Atatürkçülüğü” ile suçlayamaz. Çünkü, hepsi törenci oldu.
Ellinci, yetmiş beşinci yıldönümlerinde dahi böyle törenler yapılmamışken seksen üçüncü yıldönümünde böylesine bayrak ve tören yarışını “cumhuriyeti sevmek” olarak kim açıklayabilir.
Böylesine bir hamaset gösterisinin iktidar çekişmesinden kaynaklığını bilmeyenler, olup biteni “mezarlıktan geçerken ıslık çalma” gibi yorumlayabilir. “Cumhuriyet dağılıyor mu?” kuşkusuna kapılanlar bile olabilir.
Hangi saikle yapılırsa yapılsın; bayrak ve hamasi gösterilerin demokrasiye, cumhuriyete, halka hiçbir yararı yoktur. İnsanlar açlık ve işsizlikle boğuşurken bunlara para harcama israftır. AKP’lilerin anlayacağı dilden söylersek; haramdır, günahtır.
e-posta:
ktsurek@hotmail.com
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Bu para memuru bozar
Tamam, biz bu idarenin kamu emekçisini canı gönülden “sevdiğini” biliyorduk zaten!
Bunu en çok da, abi kardeş, amca dayı, enişte yeğen falan ne varsa, yedi zürriyetlerine kadar kamu kurumlarının başına getirmesinden anlıyorduk!
Buna rağmen yine de zaman zaman içimizde “acaba gerçekten mi seviyorlar, yoksa takiye mi yapıyorlar” diye de düşünmüyor değildik.
O da bizim muhalif tarafımızdan kalma bir kuşku alışkanlığıydı netekim!
Fakat idarenin son kararı tüm kuşkuları yerle bir etti.
İdare, memurların fazla mesai ücretlerini beş –rakamla da yazalım yanlış mı yazılmış endişesine mahal olmasın! 5” kuruş arttırdı!
Yani memurların 80 yeni kuruş olan saat başı fazla mesai ücreti bu zamla 85 kuruş olacak!
İyi para!
Tabi kıymetini bilene!
Ev ekonomisinden anlayana!
Parayı idareli kullanana!
Ama memur her gece bardan pavyondan çıkmıyor…
Orada akşam burada sabah vur patlasın çal oynasın eğleniyorsa…
Londra’da İngiliz usulü kahvaltı edip…
Öğlen yemeği için Roma’ya gidiyor, ‘çek bir spagetti soslu olsun’ diyorsa…
Japonya’da Suşi yiyiyor…
Akşam gün batımını Paris’te karşılayıp…
Las Vegas’ta geceliyorsa…
Elbet bu zam da yetmez!
Bu itibarladır ki, zamma burun kıvırıp nankörlük etmek gerekmez!
***
Gerçi idarenin zam uygulamasında hafif bir ayrımcılık yapılmış…
Orman memurları korunup kollanmış gibi!
Onların aylık 18 YTL olan sabit çalışma ücreti bir kalemde 19 YTL’ye yükseliyor!
Yani maaşa 1 YTL zam!
Hem de toplu!
Kabul, anladık, hükümet memuru çok seviyor…
Fakat böyle büyük “popülist zamlar” ekonominin geleceğini tehdit etmiyor mu?
Bu itibarla hükümete sormak istiyoruz:
Siz bu zammı yaparken iyi düşündünüz mü?
Bütçenin denkliği durumuna baktınız mı?
Çünkü bu zamlarla bütçede bozulma…
Uzayıp kısalma…
Boydan çekip enden daraltma falan olmasın!
Çünkü beş kuruşluk zammı kapan memur parayı bol bulunca doğru süper marketlere…
Giyim kuşam mağazalarında koşup enflasyonu azdırmasın!
Ortalıkta ani para bollaşması sonucu memur milleti ne bulursa tüketmeye kalkmasın!
Ama en kötüsü:
Bu kadar bol parayı görünce bizim memur milleti tozutmasın!
Para bu; güzelim memur milletini bozmasın!
Ey Hükümet!
Bütün bunları iyi düşündünüz mü?
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net