www.evrensel.net
|
Evrensel Kitap
|
arşiv
|
linkler
|
posta
GERÇEK
____
İ. Sabri Durmaz
Asgari ücret düşmanları yine sahnede
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Deprem burada vergiler nerede
GÖZLEMEVİ
____
Üstün Akmen
Tiyatro-Z perde açtı
DURUM
____
Ahmet Yaşaroğlu
Politika ve gençlik
GÜNCEL
____
Kamil Tekin Sürek
Yol savaşları
ÖZGÜRCE
____
Özgür Müftüoğlu
AB masalı nereye kadar?
GERÇEK
..........
İ. Sabri Durmaz
Asgari ücret düşmanları yine sahnede
Kasım ayında Asgari Ücret Tespit Komisyonu toplanacak ve 2007’de geçerli olacak asgari ücreti belirleyecek. Bu doğrultuda talepler gelmeye de başladı. Örneğin Türk-İş, asgari ücretin “en düşük memur maaşı” olan 683 YTL’ye çıkarılmasını ve asgari ücretten vergi alınmamasını istedi. Ancak öyle görünmektedir ki; asgari ücretin yeniden belirlenmesine ilişkin pazarlıklar IMF ve holdinglerin “ekonomistleri” tarafından baskılanacaktır.
Asgari ücret denince elbette akla hemen IMF’nin, “asgari ücretin düşürülmesi ve bölgelere göre farklı asgari ücret uygulanması” dayatmaları gelse de; en çılgın liberallerin hayali, asgari ücretin tümden kaldırılması isteği, Koç Finansal Hizmetler Başekonomisti Cevdet Akçay’dan geldi. Asgari ücretin tümden kaldırılmasını, yabancı sermayenin Türkiye’ye akmasını, “cari açık” başta olmak üzere her derde deva gören Akçay bu konuda; “Asgari ücret çok aptalcadır ve iktisadi bakımdan tamamen anlamsızdır. Asgari ücreti 500 YTL yapsanız bile, eğer 400 YTL’ye çalışmak isteyen varsa patron 400 YTL’ye çalışacak işçiyi işe alacaktır. Bunu önleyemezsiniz. Ama kayıt dışına kaçar... ” gibi neoliberal(*) iktisatçıların en pespaye görüşlerini yineliyor.
Masa başında ve kuru bir ekonomist mantıkla bakınca Akçay doğru söylüyor görünebilir. Ya da; çalışan işçiler arasında asgari ücretin altında çalıştırılan çok sayıda işçinin olduğu da gerçektir. Yani asgari ücretin var olması bunları engellememektedir. Ama yine burada önemli ve belirleyici olan asgari ücretin var olmasıdır. Düşük olması, devletin asgari ücretin altında işçi çalıştıran kapitalistlere karşı yasaları uygulamaması vardır. Ama bütün bu sorunlara rağmen asgari ücretle belirlenen kriterler; 11 milyon işçi tarafından olduğu kadar, emeklilerden, kamu emekçilerine, sendikalı işçilerin yaptığı TİS’lere kadar ücret ve maaşla bağlantılı bütün işlerde, önemli olmaktadır. Bu yüzdendir ki asgari ücret, sadece asgari ücretle çalışanları ilgilendiren bir sorun değildir.
Mevcut koşullar göz önüne alındığında, asgari ücret pazarlığı; 11 milyon işçiyi ve bir o kadar da diğer emekçileri ilgilendirmesi nedeniyle “en büyük toplusözleşme görüşmesi”dir.
Burada sorun ise; asgari ücretin işçilerin en asgari ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak; Akçay’ın sözünü ettiği artan işsizliğin baskısı ve IMF’nin zorlamaları ile en büyük patronlar ve onların hükümetlerinin müdahaleleri altında şekilleniyor olmasıdır. Bu yüzdendir ki; önümüzdeki ay başlayacak olan asgari ücret görüşmeleri, en başta bu görüşmelere “işçi tarafı” olarak katılacak olan Türk-İş’in tutumu önemlidir. Ve Türk-İş, bu görüşmeleri gerçek bir toplusözleşme olarak görür; işçileri, emekçileri bu görüşmelerin gidişatı ve önemi konusunda uyarırsa, kuşkusuz ki, patronlar ve hükümetlerin asgari ücreti kendi istedikleri sınırda tutma girişimleri püskürtülebilir. Aksi halde asgari ücret, geçmiş yıllarda olduğu gibi, “hedeflenen enflasyon-var olan enflasyon” tartışmaları arasında biraz daha erimeye mahkum olur.
Patron sözcülerinin en ar damarı çatlamış olanlarının sahneye çıkması; “asgari ücret olması daha iyi” propagandasını başlatmaları bu görüşmelere müdahale çağrısıdır. Emek cephesi kendi açısından soruna sahip çıkarsa, daha iyi bir asgari ücret için koşular elverişlidir. Bunun için çeşitli işçi çevrelerinin ve sınıf partisinin asgari ücret talebi temelinde son bir yıldır yürüttüğü, zaman zaman gazetemize de yansıyan çalışmalarının hedefleri ve araçlarının yenilenerek canlandırılması kuşkusuz ki süreci etkileyebilecek bir çalışmadır.
(*) Asgari ücret söz konusu olunca böyle aşırı liberal olan Akçay, söz IMF konusuna gelince; “Aman IMF başımızdan eksik olmasın. Bir süre daha tepemizde birilerinin sopasının durması gerekiyor” diyor.
e-posta:
durmaz@evrensel.net
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Deprem burada vergiler nerede
Gemlik Körfez merkezli sarsıntılar sallamaya başlayınca üzerinde barındığımız zemini, biz o büyük yıkım zamanları anımsadık yeniden.
Kulaklarımızı enkaz altından yükselen çığlıklar…
Yeraltından gelen uğultular kapladı.
Gözümüzün önünde o dehşet manzaraları.
Yıkılan evler…
Kağıt gibi katlanan binalar…
Bir vuruşta dağılan kumdan kaleler.
Kaç bin insanımızı yitirmiştik…
Kaç insanımız gömülmüştü sığındıkları evlerin enkazlarına?
Ve sonunda ne oldu?
Yalova’da bir müteahhidin sırtına yüklendi her şey…
Diğerleri aklandı…
Tek aklanamayanlar o binalarda oturan vatandaşlar olmuştu.
Depreme dayanaklı olmayan binalarda oturursunuz ha!
Oysa kim vermişti o izinleri…
Kim dikmişti o kâğıttan kuleleri…
Kim imara açmıştı o çürük zeminleri?
Bunların hepsi ağızlarda sakız edilmiş…
Sulandırılmış, cıvıklaştırılmış, zamana bırakılıp geçiştirilmişti.
Sonra…
Eski tas eski hamam…
Düzen aynı istikamette dönmeye devam etti.
***
Bir tek değişiklik vardı.
Halktan “deprem vergisi” kesilmeye başlanmıştı!
İnce geçici deniyordu.
Her zamanki gibi kalıcı hale dönüştü.
Dünyada insanlardan deprem vergisi alınan tek ülkedir burası.
Deprem oluyor.
Evler yıkılıyor.
İnsanlar ölüyor.
Ve bunun karşılığında biz vergi ödüyoruz!
Ceza keser gibi…
Depremin suçunu bizlere yükler gibi.
Sanki depremi biz yarattık!
Sanki belediye başkanlıklarını biz yapıp, çürük arazileri imara açıp…
Kağıttan binalara “uygundur” raporlarını biz verdik!
Kaç milyarlarca liralar toplandı o fonlarda?
Kaç trilyonların birikmesi lazımdı o kasalarda?
Peki, o paralar şimdi nerede?
Bizlerden deprem vergisi adı altında toplanan paralar şimdi kimlerin ceplerinde?
Dolar, euro faizlerine mi gitti?
Ballı kaymaklı ihalelerde mi yendi?
Kimler o paralarla semirdi, yedi içti?
Bilin adamlarının yıllardır bağırdıkları, haykırdıkları deprem adım adım geliyor.
Göstere göstere geliyor.
Tepedekiler ise hala sakız çiğniyor.
Ve biz soruyoruz:
Deprem burada, vergiler nerede?
Evet. Nerede, kimlerin cebinde?
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
GÖZLEMEVİ
..........
Üstün Akmen
Tiyatro-Z perde açtı
Bunlar üç tiyatrocu. Cem Kenar, Beyti Engin ve yargısız infaza ya da ‘’başka türlü bir yargı sisteminin(!) infazına’’ kurban ettiğimiz kulakları çınlayası Savcı Doğan Öz’ün kızı Bengi Heval Öz. Bunlar, tiyatro kökenli olup da tiyatroya sırt çeviren Cem Davran, Uğur Yücel gibigillerin aksine tiyatro yapmayı sürdürmekteler. Bu üç genç, tiyatro yapmakla da yetinmeyip, geçen yıl İstanbul’un Galata semtine Tiyatro-Z adını verdikleri yepyeni bir tiyatro mekanı kazandırmışlar. Eski bir demir atölyesini alıp restore ederek, İstanbullulara küçük bir salon, sergi alanı, yetmezmiş gibi bir de “café” armağan etmişler. Ödenekli tiyatroların aksine, özgür irade ile ortaya çıkan yaratının ön plana geçmesini amaçlıyorlar, pek de iyi ediyorlar. Şimdilerde, artık herkesten ilgi bekliyorlar.
Fuayesinde Aylin Özmete’nin sergisi var
Geçenlerde “Camda Duran Kadın, Yoldan Geçen Adam” başlıklı oyunlarına gittim. 2006–2007 sezonuna üç oyunla birden girmişlerdi ve fuayede çok özel bir fotoğraf sergisine ev sahipliği yapıyorlardı. Sergi de tiyatroyla ilgiliydi. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın düzenlediği festivallerin görsel arşiv fotoğrafçısı Aylin Özmete’nin “Tiyatroda An” adını verdiği ilk kişisel sergisinin fotoğrafları süslüyordu dört bir yanı.
“Camda Duran Kadın, Yoldan Geçen Adam”ı Cem Kenar yazmış ve yönetmiş. Konuyu, bir gece yarısında sokaklardan birinde ve de bir sokak lambası altından, evlerden birinin içine doğru yapılan yolculuk olarak özetleyebilirim. Avare bir adamın öyküsü bu. Gecenin karanlığında santimantal, ama yorgun bir adam vardır sahnede izlediğimiz. Her şeyi elinden avucundan sürekli kaçırmış bir adam. Gel gelelim kaçırdıkları sonradan hep geri döner. Dairesel bir evrimdir bu. Kadın (Nurcan Yanık) gelir ve gider, Adam (Özgür Atkın) beynin gri kıvrımlarında dolaşır.
Kolları sıvayalım, eleştirmeye başlayalım
Cem Kenar’ın dramatik yazarlığın olmazsa olmazlarını es geçtiğini söyleyerek eleştirmeye başlayacağım. Eee, n’apalım bizim de işimiz bu. Onlar üretecek biz eleştireceğiz. Cem Kenar, bir uzun öykü yazmış. Yani oynanabilir değil, sahnelenmesi “meşkûk”, izlenebilirliği tartışılır bir öykü. Tiyatral oluşuma da pek uygun değil bence. İzleyici tiyatral oluşum içinde yerini alamıyor.
Oyunun kahramanı Adam’dır. Orta noktadaki bu ana figür, sorunlarla (ikilemlerle) karşı karşıya. Çözümsüz problem, giderek karmaşaya dönüşüyor ve doruk noktasında bu karmaşa, bu düğüm yazar tarafından çözüme kavuşturulmuyor/kavuşturulamıyor. Kavuşturulup kavuşturulmaması elbette yazarın tercihi. Ama ben oldum olası sahnede “kitabi” replik sevmem. Edebiyat arenası mı sahne? Değil elbette. Yaşamın ta kendisi. O halde? Sonra, rasgele yaşanan bir yaşamı rasgeleymişçesine oynayabilirsiniz de, rasgeleymişçesine yazamazsınız. Rasgeleymişçesine yazmak ayrı bir denklem gerektirir. Teknik saklanmalı, ilk tablodaki sıradan bir tümce ya da sözcük birkaç sahne sonraki başka bir sözcük veya tümceyle bağlantılı olmalıdır. Bütün şifreler oyunun bütününe birbirlerini tamamlayacak uzaklıkta serpiştirilmelidir. Bu arada, ufacık bir ileti kaygısı, oyunu yerle bir eder. Mizansenler göz ardı edilmemeli, süreye dikkat gösterilmelidir. “Yemek soğuyor”, “Ya soğuyan duygularımız, onları mikrodalga fırında mı ısıtalım” gibi repliklere ya da duyguların “kılıç-kalkan ekibi gibi saldırması” ve benzeri benzetmelere yer verilmemelidir.
Aylin Ominç’in tasarımları olmamış
Aylin Ominç, iki tahta masa, dört iskemle ve banktan oluşan bir dekor tasarlamış. Tasarımını kim yaptıysa bilmiyorum, projeksiyon makinesinden gelen buz beyazı ışık, beyaz tüllerle kotarılan çevre dekorunu daha da soğutmuş. Kadın, repliğinde çalıştığı yerden geldiğini söylüyor, yani bir iş kadını, o halde gene Aylin Ominç’in tasarladığı o kostüm ne öyle! Ya Adam’ın fötr şapkası? Genç Adam neden şapka giyer ki?
Cem Kenar’ın sahneleme anlayışı
Cem Kenar, oyununu sahneye taşırken nedendir bilemem olamazcasına ağır bir tempo tutturmuş. Erich Segal’in romanından 1970 yılında Arthur Hiller’ın sinemaya uyarladığı Ali Mc Graw’ın Jennifer Cavalieri, Ryan O’Neal’ın Oliver Barrett karakterini canlandırdıkları ünlü “Love Story” filminin Oliver’in Jennifer’i arama sekansını sahnedeki tablo üstüne bindirmiş tamam da, Kadın ile Adam’ın film izlemeleri uzamış da uzamış. Kadın’da Nurcan Yanık’ı kırılgan çizmiş, Yanık da o karaktere edilgenlik ekleyince oyun çökme noktasına gelmiş. Murat’ın Adam’a Gürdal’ın ölüm haberini verdiği tabloda Adam’ın cebinden sigara tabakasını çıkartması, tabakayı açması, tabakadan sigarayı alması, sigarayı ağzına koyması, çakmağını bulması, çakmağı çakması, sigarayı yakması, ilk nefesi alması çiklet gibi uzamış.
Cem Kenar bundan böyle ne yapmalı?
Bu söylediklerimin yıkıcı eleştiri olarak algılanmamasını dileyerek, “Camda Duran Kadın, Yoldan Geçen Adam”ın, genel anlamda düzen anlayışından, plandan yoksun bir anlayışla sahnelendiğini açık yüreklilikle söyleyeceğim. Bir oyunu sahneye koymak, hiç kuşkum yok ki belirli olmayan bir işbirliği ürünüdür. “Camda Duran Kadın, Yoldan Geçen Adam”, ne yazık ki birbiriyle ilgisiz bir çeşit sürekli yanılsamaları aşamamış. Cem Kenar, bundan böyle “yanılsamaları” bıkıp usanmadan kovuşturmalı. O zaman, her yeni oyunu daha çok elde etmek çabasında olduğu belirli deneysel bir düzen anlayışından doğacaktır, buna adım gibi eminim. Oynanışa ve oyunculara bu kerelik değinmeyeceğim.
Tiyatro Z’ye mutlaka gidin
Tiyatro Z, Kuledibi’nde Hacı Mimi Mahallesi’nde, Dibek Çıkmazı 10 numarada sizleri bekliyor. Telefonları 0212 249 16 65. Evet, bekleniyorsunuz efendim. Gidin, café’sinde “cappucino”nuzu yudumlayın, Aylin Özmete’nin mükemmel fotoğraflarını görün. Oyunu da izleyin. “Camda Duran Kadın, Yoldan Geçen Adam” için benim söylediklerime katılırsanız amenna, değilse arayın beni, bir cumartesi öğleden sonrasında Tiyatro Z’de buluşup hep birlikte tartışalım. Israr ediyorum, mutlaka gidin Tiyatro Z’ye. Gidin ve genç tiyatrocuların heyecanlarını paylaşın.
Onları değerlendirin.
Onlar bize bizden daha fazla değer veriyor, bilin. (28 Ekim’de Saat 15.00 ve 20.00; 29–30 Ekim Saat 20.00’da)
e-posta:
uakmen@superonline.com
Başa dön
DURUM
..........
Ahmet Yaşaroğlu
Politika ve gençlik
Milliyet gazetesinde dün yayınlanan üniversite gençliğine ilişkin bir araştırma, üniversite gençliğinin eğilimlerini anlamak açısından ciddi veriler sunuyordu. Yapılan araştırma “üniversite gençliğinin dini, siyasi, ailevi ve sosyal durumlarını belirlemek” amacıyla, Metropoll Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi tarafından, 30 üniversitede okuyan 4 bin 449 öğrenciyle yüz yüze görüşülerek gerçekleştirilmiş. Gazete, araştırmayı “üniversiteli seçim olsa boş oy verecek” başlığı ile okurlarına duyuruyor.
Genel bir fikir edinebilmek için araştırmadan bazı bölümleri aktarmakta yarar var; “Siyasi kimlik: Gençlerin yüzde 31.4’ü AKP’ye, yüzde 31.2’si CHP’ye oy verdiğini söyledi. ‘Bu pazar seçim olsa oyunuzu kime verirdiniz?’ sorusuna gençlerin yüzde 29.8’i ‘Hiçbiri’ yanıtını verdi. AKP ve CHP’nin oyları ise düştü.
Gençlerin yüzde 64.4’ü kendisini ‘Atatürkçü’, yüzde 48.6’sı ise ‘milliyetçi’ olarak tanımladı. ‘Dindar’ diyenlerin oranı ise yüzde 23.4’ü buldu.... Din ve aile ilişkileri: ‘Beş vakit namaz kılar mısınız?’ sorusuna yüzde 80.6 ‘Hayır’ derken, cuma namazına gidenlerin oranı yüzde 64’ü buldu. Öğrencilerin yüzde 76.9’u oruç tuttuğunu ifade ederken, yüzde 61.5’i ‘dini ibadetleri yerine getirmenin önemli olduğunu’ belirtti...”
“Gençlerin, Türkiye’de acil olarak çözülmesini istediği konular sırasıyla eğitimde fırsat eşitsizliği, işsizlik, terör, rüşvet ve yolsuzluk oldu.
Gençlerin yüzde 34.5’i AB üyeliğine karşı olduğunu söylerken, Türkiye’nin AB üyeliğine hazır olmadığını söyleyenlerin oranı ise yüzde 73.9 çıktı. Öğrenciler müzakereler sonucunda Türkiye’nin üye olamayacağını da düşünüyor (Yüzde 61.5). Gençlerin yüzde 36.5’i düşman olarak ‘ABD’yi gösteriyor. Yaşayan ve en beğenilen Türk siyasetçi sıralamasında Recep Tayyip Erdoğan yüzde 11.4, Ahmet Necdet Sezer yüzde 7.1, Süleyman Demirel yüzde 3.8 oran aldı... Dünya çapında en çok beğenilen lider sıralamasında ise başı Fidel Castro ve Vladimir Putin çekti.”
Bu tür araştırmalardaki hata paylarını ve sorulan soruların nasıl yöneltildiğine ilişkin sorunları bir yana bırakacak olursak, yukarıdaki rakamların üniversite gençliğinin eğilimlerini ve içinde bulunduğu durumu genel olarak yansıttığını kabul edebiliriz. Diğer taraftan üniversite gençliği, gençliğin en çabuk tepki veren, en duyarlı kesimi olduğu için, araştırmanın ülke gençliğinin durumunu anlamak bakımından da genel bir fikir verdiğini kabul etmemiz gerekir. Demek ki beğensek de, beğenmesek de gençliğimizin durumu aşağı yukarı yukarıda resmedildiği gibidir.
Artık burada şu soruyu sorabiliriz. Yukarıdaki tablo gençliğin durumuna ilişkin karanlık bir resim mi çizmektedir, yoksa umutlanmak için pek çok şey var mı? Bu soruyu lafı dolandırmadan şöyle yanıtlayabiliriz; politikaya ilgi duyan, ülke ve dünya sorunlarını takip eden, içinde bulunduğu durumun farkında olan bir gençliğimiz var ve bu da gençliğimize güvenmek ve ondan umut duymak için yeterli bir nedendir. Bunun nedenlerini kısaca da olsa irdelemeye çalışalım; gençlerin bir önceki seçimlerde oy verdikleri partilerin gençlikten aldıkları oy oranları düşmüş durumda ve yüzde 29.8 hiçbir partiye oy vermeyeceğini söylüyor. Bu apolitikleşmenin değil, politik bilinçteki ilerlemenin göstergesidir.
Verilen yanıtlar göstermektedir ki; gençler hem hükümetin sorunlara çözüm getiremediğinin, hem de “ana muhalefet” partisi CHP’nin zavallılığının farkındadırlar. Gençler çözülmesini istedikleri sorunların başına eğitimde fırsat eşitliğini ve işsizliği koyarak bu tutumlarını açıkça ortaya koymuşlardır. Keza AB’ye karşıtlık yüzde 34.5, ABD’yi düşman olarak görme oranı 36.5’tir ve bu ülkenin yönü ve içinde bulunduğu durum konusunda gençlerin açık bir fikre sahip olduklarını göstermektedir. Gençlerin yüzde 65’e yakını kendisini Atatürkçü, yüzde 50’ye yakını da milliyetçi olarak tanımlamaktadır. Bu terimlere yükledikleri anlamların yanılsamalı nitelikleri ve bu konular üzerinde estirilen rüzgarlar göz önüne alındığında bu durum normal sayılabilir ve gençlerin özünde duygu olarak anti-emperyalist ve yurtsever olduğunu ileri sürebiliriz. Açıkça bu bilince ulaşmaları için herhangi bir neden bulunmamaktadır. Dünya çapında beğenilen liderlerin ortak özelliği ise ya kesinlikle ABD karşıtı olmaları ya da ona kafa tutma potansiyeli taşıyor olmalarıdır. Bu da gençlerin bir düşünce bütünlüğüne ulaşmakta olduklarını işaret etmektedir.
Gençlerin dine ilişkin tutumları, toplumun içinde bulunduğu genel durumu aşağı yukarı yansıtmaktadır. Bazı dinsel görevleri yerine getirmekteki yüksek oran, “dindarlık” söz konusu olduğunda normale düşmektedir. Bütün bunları göz önüne alarak yazımızı şu saptama ile bitirebiliriz; gençliğin içinde bulunduğu durumdan karanlık tablolar çıkaranlar yanılmaktadır. Olayları ve gelişmeleri takip eden, el yordamı ile yönünü bulmaya çalışan bir gençliğimiz var. Gelişmeler gençliğimizi eğitmekte ve onlar, bu gelişmelerden doğru sonuçlar çıkarmaktadırlar. Daha fazla aydınlanmak için çaba gösteren, olgun ve ağırbaşlı yardımlara açık bir gençlik kuşağı var.
Başa dön
GÜNCEL
..........
Kamil Tekin Sürek
Yol savaşları
Ramazan Bayramı yol savaşı sona erdi. Bu savaşta yüz şehit, beş yüz de gazi verdik.
İki ay sonraki Kurban Bayramı savaşında daha az kayıp vermek üzere hükümetimiz gereken tedbirleri kuşkusuz alacaktır. Ramazan Bayramı savaşında da bütün tedbirlerin alındığını söyleyen hükümetin aldığı tedbirlerin yeterli olmadığı görüldü.
Her otuz kilometreye trafik polisi koyacağını söyleyen yetkili belli ki yalan söylemişti. Çarşamba günü, dört yüz kilometrelik yol boyunca dört yerde trafik polisi otomobili gördük. Onların da gerçek otomobil mi yoksa kartondan otomobil ve polisler mi olduğunu anlayamadık. Çünkü, polisler otomobilin içinde hareketsiz oturuyor, önlerinden yüz kırk kilometre hızla otomobiller geçiyordu. Kartondan seyirciden sonra, kartondan trafik polisi uygulamasına geçildiğini sandık.
Anlaşılan, Ramazan Bayramı savaşı boyunca bütün trafik kuralları iptal edilmişti. Çünkü, kimse bu kurallara uymuyordu. Uymaya çalışanlar ise, çoğunluk tarafından kınanıyor ve taciz ediliyordu.
Hükümet, ölümleri önlemek için haber bültenlerinde ölü ve yaralı sayısını anons etmekle yetiniyordu. Herhalde, uzmanları, Hükümet yetkililerine ölü ve yaralı sayılarını sık sık tekrarlarsanız sürücüler ölmekten vazgeçer diye akıl vermişti. Ama, her alanda uzmanlığı karısının başının örtülü ve imam hatip mezunu olmak olarak anlayan AKP Hükümeti’ni bu kez de uzmanları yanıltmıştı.
Her haber bülteninde artan ölü ve yaralı sayısı sürücülerde ters etki yaratmıştı. Sürücüler ya “yeterince ölü ve yaralı olmuş, artık bana bir şey olmaz” diye düşündü ya da “bu kadar kayıp verdik, bu kadar kayıp karşısında canımızın derdine düşmek bize yaraşmaz” diye düşündü ki, can vermeğe sanki daha istekli koşuyordu.
Yerleşim yerlerinden geçen yollara iki tane trafik polisi konmadığı için, altmış saniye yanan kırmızı ışıklara takılan otomobiller kilometrelerce kuyruk oluşturuyordu.
Bütün bir yıl boyunca, yolun sağından yirmi kilometre ile gitmiş kamyon sürücüleri, yasaklanmış olmalarına rağmen, otomobil sürücüleri ile yarışmak için piste çıkmıştı.
Yollarda yangın söndürmeye koşan itfaiye ya da can kurtarmaya giden ambulans telaşı ile araçlarını süren sürücüleri yitirecek beş dakikaları olmayan meşgul insanlar sanırdınız. Oysa, onlar evlerine kavuştuğunda televizyonun başına oturup, yorgunluktan yarı baygın bakışlarla dizi izlemeye oturuyordu.
Bilmem kaçıncı yol savaşından da sağ salim, alnının akıyla çıkmış savaşçılar, muzaffer bir yorgunlukla televizyonlarının başında uykuya dalarken, bir sonraki savaşta daha başarılı olmak için günün kritiğini yapmışlardır mutlaka. Bunca ölümün birinci derecede sorumlusu Hükümet ve emniyet yetkilileri ise ölü ve yaralı sayısının bir önceki bayramdan daha az olduğunun hesabını yaparak gönül rahatlığı içinde ertesi gün işlerine dönmek üzere günlerini bitirmiştir herhalde.
e-posta:
ktsurek@hotmail.com
Başa dön
ÖZGÜRCE
..........
Özgür Müftüoğlu
AB masalı nereye kadar?
A&G araştırma şirketi tarafından gerçekleştirilen ve Türkiye’de halkın AB’ye bakışını içeren çalışmanın sonuçları salı günü Milliyet gazetesinde yayınlandı. Sonuçlar, bizim 15 Eylül tarihinde bu köşede yer verdiğimiz aynı yöndeki çalışmaları doğrular nitelikte. Toplumun AB’ye güveni ve desteği belki de Türkiye-AB ilişkilerinin başlangıcından bu yana en alt düzeyine inmiş durumda (yüzde 32.2). Çeşitli araştırma kuruluşlarının yapmış olduğu çalışmalarla karşılaştırıldığında Türkiye’nin AB üyeliğine destek, son iki yılda yarıdan daha fazla azalmış.
17 Aralık 2004 tarihini hatırlar mısınız? Üzerinden henüz iki yıl bile geçmedi, sanırım unutmamışınızdır ama biz yine de küçük bir hatırlatma yapalım. Hani, AB Devlet ve Hükümet Başkanları Konseyi, bu tarihte Brüksel’de bir zirve yapıyordu. Zirvenin konularından biri de Türkiye ile üyelik müzakerelerinin başlaması için bir tarih verilmesiydi. Başbakan ve Dışişleri Bakanımız da Brüksel’e gitmiş ve müzakere tarihini “söke söke” almışlardı. Sonra da yüce medyanın da şişirmesiyle Başbakan, “Avrupa Fatihi, Türkiye Seninle Gurur Duyuyor” nidalarıyla karşılanmıştı. Hatırladınız mı?
İşte, alınması neredeyse bir “fetih” gibi nitelenen müzakerenin tarihi 3 Ekim 2005’di. 3 Ekim 2005’te müzakereler yine, hükümete yakın çevreler ile sağ ve sol liberal kesimin büyük zafer çığlıklarıyla başladı. Kendisini emeğin temsilcisi sayan kimi sendikalarımızın da dahil olduğu birçok örgüt ve kurum da bu müzakere sürecinin içerisinde yer alabilmek için (ya da bu vesile ile kimi AB fonlarından sebeplenebilmek için ) canhıraş bir çabanın içine girdi.
3 Ekim 2005 tarihinin üzerinden bir yılı aşkın süre geçti. Bildiğimiz kadarıyla müzakereler de planlandığı gibi devam ediyor. Yani, AB ile işler, 2004’ten bu yana Türkiyeli AB’cilerin tam da istediği gibi gidiyor. Peki o zaman halk neden bu süreçte hızla AB’ye inancını kaybetti ve desteğini AB’den esirgemeye başladı?
A&G’nin araştırmasının yayınlanmasının ardından çok satan gazetelerin köşelerinde bu konuya ilişkin yorumlarda ortaklaşılan konu, özellikle AB tarafından Türkiye’ye yönelen (Kıbrıs, patrikane, limanların Rum gemilerine açılması vb.) bir takım talepler ve Türkiye’nin üyeliği konusunda olumsuz yöndeki söylemlerdi. Ayrıca, son zamanlarda giderek yoğunlaşan Türklüğü ve İslamı rencide edici karar ve davranışlar da halkın AB’den uzaklaşmasına neden olmuştu.
Elbette ki tüm bunlar, Türkiye’de halkın milli ve dini duygularının kabarmasına neden olmuş ve AB’ye güveni önemli ölçüde sarsmıştır. Ancak, halkın AB’ye güveninin sarsılmasında önemli olan başka etkenler yok mudur? Örneğin, 2005 yılında gerçekleştirilen ve benim de içinde yer aldığım bir araştırmada, AB üyeliğini destekleyenlerin yüzde 92.5’i demokrasi ve insan hakları için, yüzde 92’si sosyal haklar için, yüzde 63.5 ise işsizliği önleyeceği, yoksulluğu azaltacağı beklentisinde oldukları için bu desteği verdiklerini söylemişlerdi(*). Acaba, AB ülkelerinde giderek artan demokrasi ve insan hakları ihlalleri, giderek gerileyen çalışma standartları ve sosyal haklar ile giderek yoğunlaşan işsizlik ve yoksulluğun da AB’den beklentileri boşa çıkartmada ve dolayısı ile bu sonuçta hiç mi katkısı yoktur?
AB ülkelerindeki ekonomik, demokratik ve sosyal gerilemenin Türkiye’de de AB’den beklentileri olumsuz yönde etkilediğine kuşku yoktur. Ancak, çok satan gazeteler ve onların köşe yazarları bu konulara asla girmezler. Zira, şunu çok iyi bilirler ki, bu konulara girdiklerinde AB’nin uyguladığı yeni liberal ekonomi politikaları ve onun sosyal sonuçları da ortaya çıkacaktır. Yani, AB’nin maskesinin ardındaki gerçek yüz ortaya çıkacaktır. O zaman da Türkiye’de yıllardır toplumu oyalayan AB masalı bitecek, yerine henüz bir başka masal da bulunamadığı için toplumun uyanma ve sistemi sorgulama tehlikesi ortaya çıkacaktır.
(*)DİSK Gıda İş Sendikası ve Rosa Lüksemburg Vakfı’nın desteklediği bu çalışmaya www.sendikanet.org adresinden ulaşılabilir.
e-posta:
ozmuftuoglu@gmail.com
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net