www.evrensel.net  | Evrensel Kitap arşiv  |  linkler  | posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



GÜNLÜK____Yücel Sarpdere
Düğün formatında yağlı güreş

GERÇEK____İ. Sabri Durmaz
Clipper Loyalty’i kim inşa etti?

ÖZGÜRCE____Özgür Müftüoğlu
Bilim ‘emek’ten mi ‘darbe’den mi yana olmalı?

GÖZLEMEVİ____Üstün Akmen
Derhal sahneden kaldırılması gereken bir oyun

 GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Düğün formatında yağlı güreş

Modernizmi, çağdaşlığı salt, kol düğmesi, yüksek ökçeli rugan pabuçla…
Beş yıldızlı otellerde iftar yapıp…
Yemeğin pahalısını ve iyisini mideye indirenlerle açıklamaya kalkanlar halt ediyor!
Yiyeceğin iyisini yemek modernizm olsaydı…
Ayılar en modern yaratık olurlardı!
Ama henüz modern ayı yok!
Ama modernlik kisvesi altında ortalıkta dolanan ayı çok!
Çatal bıçak en pahalısından olunca…
Hela taşları altın kaplanınca modernizm ve çağdaşlık olsaydı…
Ya Abdullah dünyanın modernlerinden sayılırdı!
Ama mafiş!
Eğer, modernlik, aydınlanma dışta bırakılıp salt sanayi ile açıklanabilseydi
Ülkeleri yakıp yıkan…
İnsanları kavuran…
Halkların elinden petrollerini, arpa buğdaylarını, ekmeklerini çalan Bush da modern ve çağdaş kabul edilirdi.
Ama ona canavar deniyor!
***
Bizde de garip bir kategorileştirme moda şu sıralar.
Diyelim, dini bütün ve temiz duygularla iman eden yoksullar örümcek kafalı, gerici ilan edilmeye…
Ama müteahhit, iş bitirici, parayı bulmuş…
Villalarda yaşayan…
Beş yıldızlı otellerde iftar açan “yeşil sermaye” mensupları ise modern, çağdaş gibi gösterilmeye çalışıyor!
Adamlar, bir yandan ata, ecdat, Osmanlı edebiyatı yapıyor…
Bir yandan da istilacılar gibi ne var ne yok yağmalıyor.
Ya da kendi “sınıf atlarken atlayamamış” dünyasını, modernizm kisvesiyle kakalamaya kalkıyor!
Mesela 1.Aspendos Kültür ve Sanat Festivali kapsamında Aspendos Antik Tiyatrosu’nda yağlı güreş yapılacak…
Ama, düğün formatında olacakmış!
Güreş, sanayisiz aletsiz edevatsız, feodal toplum eğlencesi, sporu.
Şimdi mortu çekmiş durumda.
Hani bazen konuşurlar, güreşi kim kurtaracak, diye.
Hiç boşuna kendilerini sıkmasınlar, güreşi kimse kurtaramaz.
Hâlâ sanayinin girmediği…
Tarım ve nispeten kapalı ekonominin sürdüğü köy dışında kimse çocuğunu güreşçi olsun diye göndermez.
Hele yağlısı…
Maksat gelenekleri yaşatmak deniyorsa eğer.
O zaman Roma’da Klozoyum’da insanlar aslanlara atılsın!
Madem öyle Aspendos’ta düğün formatında yağlı güreşlerle kalmayın…
Düğünlere, nişanlara, kına gecelerine kiraya da verin!
İçeride gazoz, çekirdek, kına falan satılsın para da getirsin.
Bunlar, başında “yağlı” kelimesini görünce, yağlı iş deyip her şeye atlıyorlar.
Opera, bale, tiyatroya gelince para bulamayıp…
Tarihi mekanlarda düğün formatında yağlı güreş tutturuyorlar!
Bunların modernliği, “yağlı” modernlik!

e-posta:
sarpdere@gmail.com

  Başa dön

 GERÇEK..........İ. Sabri Durmaz

Clipper Loyalty’i kim inşa etti?

Tuzla’da kurulu Yardımcı Tersanesi’nin inşa ettiği Clipper Loyalty’nin denize indirilmesi törenine davet edilen Prof. Dr. Deniz Gökçe, Akşam gazetesinin 9 Ekim tarihli köşesinde bir yazı döktürmüş! Yazının konusu Tuzla Tersaneleri! Daha doğrusu Gökçe’nin ele aldığı konu, Tuzla Tersaneleri’nin ulaştığı üretim düzeyi.
“Üretim” deyince akla, isterseniz sermayenin rolünü çok önemseyen bir kişi olun; yine de emeğin de burada bir rolü olduğu gelir. Eğer ki, birazcık bilim ahlakına ve vicdana sahipseniz. Ama sayın Gökçe için ekonomi borsa, faiz ve dövizle yaşayanların çıkarlarını savunmaya indirgenmiş olduğundan üretimi de patronların “başarıları”ndan, onların kârların ne kadar artırmış olduğundan ibaret görüyor.
Çünkü, Tuzla Tersaneleri’nde 2002’den 2006’ya kadar üretimin 137 bin DWT’den 774 bin DWT’ye çıkmışsa (Bu rakamları, patronların aldığı bilgi çerçevesinde Gökçe veriyor) bunda tersanelerde çalışan işçilerin teri ve kanı olduğunu görmezden gelmek sadece bir törenle ilgili yazmış olmak ya da işin o yanı “akla gelmemek”le açıklanamazdır. Ancak bir kasıt varsa, Tuzla’daki kölelik koşullarında çalışmaya zorlanma ve vahşi sömürü yöntemlerin en ağır bir biçimde uygulandığı gerçeği atlanabilir.
Örneğin; bizzat Tuzla Tersaneleri’ndeki patronlardın örgütü olan Gemi İnşa Sanayicileri Birliği (GİSBİR) verilerine göre 18 ayda 18 bin 500 iş kazası olmuş; 38 işçi “iş kazalarında” yaşamını yitirmiştir. İş kazalarının 5 bini göze çapak kaçma, 250’si yüksek bir yerden düşerek travma geçirme, diğerleri ise kesik, yanık gibi “kazalar”dır. Bu süre içinde GİSBİR sağlık birimine başvuran işçilerin bin 200’ü çeşitli hastanelere sevk edilmiştir.
Tersane işkolunun en ağır işkollarından birisi olduğunu, ancak bunun resmi olarak kabul edilmesi için bile imza toplamak zorunda kaldıklarını söyleyen tersane işçileri ancak işkolunun “ağır işkolu” olarak kabul edilmesi ve müfettişlerin kontrollerinin sıklaşmasıyla birlikte sigorta primlerinin asgari ücret üzerinden yatırılmaya başladığını belirtiyorlar. Çünkü daha önce, patronlar, işçilerin çalıştığı günleri az göstererek sigortaların ayda 3-5 gün, en fazla 15 gün gösterdiğini dikkat çeken işçiler; “gündelikçi” adı altında istihdam edilen binlerce işçinin ise tümden sigortasız çalıştırıldığı ve bir iş kazası durumunda da bu rezalet ortaya çıkmasın diye “anlaşmalı özel hastanelere” götürüp kazayı ört bas edildiğini belirtiyorlar. Bunca gelişmiş ve Türkiye’ye yılda iki buçuk milyar dolar değer yaratan bu işletmelere sendika sokulmuyor. Patronlar yıllardır işçilerin sendikalı olma girişimlerini işten atmakla, jandarma baskısıyla bastırıyorlar. İşçiler sıkça ücretlerini almak için bile direnmiş yapmak zorunda kalıyor.
Birazcık gerçeği görmeye çalışan herkes için tersanedeki çalışma düzeni kölelikle kıyaslanabilecek koşullardır. İşçiler iliklerine kadar sömürülmekte, çoğu zaman insan yerine bile konmamaktadır. İş Yasası, Sendika Yasası, TİS ve benzeri gibi yasalar ve kurallar burada geçerli değildir. Bunu anlamak için Evrensel’in ya da tersane işçilerinin gazetesi olan “Baret”in birkaç sayısına bakmak bile yeterlidir.
Ve burada şu soru ister istemez akla geliyor: Clipper Loyalty’i kim inşa etmiştir; Yardımcı Tersanesi’nin patronları mı yoksa Gökçe’nin yazısında hiç adları sanları okunmayan işçiler ve mühendisler mi? Yanıtını siz verin!
Ama dünyanın her köşesinden haber alan Prof. Dr. Deniz Gökçe, tersanelerden “bir cennet”miş gibi söz etmektedir. Çünkü bu türden Prof.’lar için dünya patronlar ve onların çıkarlarından ibarettir.
Ama gerçek, Gökçeler’e rağmen saklanamayacak kadar büyümüştür.

(*) Tersanelerdeki vahşi koşullara bir örnek: Torgem Tersanesi’nde geçtiğimiz yıl genç bir işçi işe girdiği ilk gün öğleden sonra ortadan kayboluyor. Kayıt olmadığı için kim ve nereye gittiği bilinmiyor. Herkes iş koşullarından bıktığı için işi bıraktığını düşünüyor. Çünkü bu tür durumlar oldukça yaygın. Ancak 6 ay sonra Anadolu Tersanesi’de başka bir iş kazası oluyor. Kaza geçiren işçi denize düştüğü için denizde araştırma yapılıyor. Bu araştırma sonunda 6 ay önce Torgem’den denize düşen genç işçinin cesedine ulaşılıyor.

e-posta:
durmaz@evrensel.net

  Başa dön

 ÖZGÜRCE..........Özgür Müftüoğlu

Bilim ‘emek’ten mi ‘darbe’den mi yana olmalı?

Bugünlerde özellikle iki üniversite öğretim üyesi ile ilgili haberler gündeme geldi. Bu her iki öğretim üyesinin medyada yer bulmasına neden olan olay ve beyanlar aslında Türkiye’de üniversite - toplum ilişkisinin sorgulanması bakımından son derece önemli örnekler olarak ele alınabilir.
Bu örneklerden birincisi, Prof. Dr. Celal Şengör’ün 4 Ekim tarihli Sabah Gazetesi ve 8 Ekim tarihli Milliyet Gazetesi’nde yer alan beyanlarıdır. Milliyet Gazetesi’nde “Ordu Elbette Darbe Yapacak”, Sabah Gazetesi’nde ise “En Entelektüel Asker” başlığını taşıyan ve bu başlığın yanında asker selamı verirken görüntülenen haberlerde Sayın Profesör ordu, üniversite, siyasetçiler ve halk konusunda düşüncelerini dile getirmiştir. Ordu konusunda; çocukluğundan beri askerliğe hayran olduğunu söyleyen Sayın Profesör, bu hayranlığını ifade ederken “generallerle telefonda dahi ayakta konuştuğunu”, bir süre önce verdiği Harp Akademileri’nin açılış dersine “kendisine verilen emir üzerine” geldiğini söylemiştir. Bunun yanı sıra, “ordunun memleketi koruma görevinin bulunduğunu bu nedenle de darbe yapabileceğini” ifade etmiştir. Bu düşüncesine gerekçe olarak da “üniversitenin üniversiteye benzemediğini”, politikanın ve politikacıların kalitesizliğini ve halkın ülkenin içinde bulunduğu sorunlar (ki bu sorunlar büyük ölçüde irticadan ibarettir) karşısında bir şey yapmadığını göstermiştir.
Bu düşüncelerin sahibi Sayın Şengör’ün bilimsel niteliği konusunda da birkaç bilgi verip diğer örneğimize geçelim. Birçoğumuzun depremle ilişkili haberlerden tanıdığımız Şengör, birçok ulusal ve uluslararası ödüle sahip, “saygın” birçok bilimsel kurumun üyesi olan bir jeologdur. Jeolog olmasının yanı sıra bilim felsefesi ve bilim tarihi konusunda da araştırmaları ve eserleri vardır.
Diğer örneğimiz Prof. Dr. İzge Günal’dır. Sayın Günal’ın eylül ayının son günlerinden bu yana başta Evrensel olmak üzere birçok gazete haberine konu olmasının nedeni: Görev yapmakta olduğu Dokuz Eylül Üniversitesi’nde 213 işçinin işten atılmasını engellemek için yürütmüş olduğu mücadele nedeniyle üniversitedeki görevine son verilmesi yani, işten atılan işçileri savunurken kendisinin de aynı akıbete uğramasıdır.
İzge Günal da bilimsel nitelik bakımından gerek ulusal gerekse uluslararası alanda bir çalışmaları bulunan bir bilim insanıdır. Türkiye’de ortopedi ve travmatoloji alanında uluslararası akademik dergilerde en fazla makalesi yayınlanan bilim insanı olma unvanını taşımaktadır. Uluslararası alanda “Günal Seber Başaran Sendromu” olarak bilinen sendroma adını veren üç hekimden biri olarak tanınmaktadır ve ortopedi alanında yurtdışında kitabı yayınlanan tek bilim insanıdır. Prof.Dr. Günal’ın akademik çalışmalarının yanı sıra üniversitelerde bilimsel niteliğin yükseltilmesi konusunda bir çok çalışması vardır. Bu konuda özellikle bilimin ve üniversitelerin devletten, sermayeden, dinden ve her türlü dogmadan sıyrılıp, bilimin toplum yararına üretilmesi ve kullanılmasını savunmaktadır. Ayrıca, üniversitelerin özgür ve demokratik kurumlar haline dönüşmesini amaçlayan Üniversite Konseyleri’nin de başkanıdır.
Son günlerde gündemde olan iki bilim insanının ortak yönü, bilimsel alanda başarılı olmalarıdır. Ancak, bilimsel özgürlük ve bilimin toplumsal işlevi konusunda bu iki bilim insanı taban tabana zıttır. Zengin ve aristokrat bir aileden gelen Şengör, son derece elitist bir tavırla halkı küçümsemekte ve bir bilim adamı olarak emir almaktan hiç rahatsız olmadığı ordunun darbe yapmasını meşru kabul etmektedir. Tam bu noktada da bilim insanı olma kimliğini sorgulanır hale getirmektedir. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi, emirlerle hareket eden birinin bilimsel ilkelere uygun objektif bir bakış açısı olamaz. Bu nedenle de bir bilim insanının (nereden ya da kimden olursa olsun) emirle hareket etmesi düşünülemez. İkincisi, Şengör’ün darbe gerekçesi olarak göstermiş olduğu siyasetteki yozlaşma, halkın tepkisizliği ve üniversitenin niteliksizleşmesi konusunda savunduğu darbelerin rolünü sorgulamamaktadır. Oysa bilim, tüm bilimsel araçları kullanarak neden sonuç ilişkisini sorgulamakla mükelleftir. Bu yapılmadan söylenenler kahve sohbetinin ciddiyetinden daha öteye geçemez.
Sayın Şengör’ün bu bilimden ve toplumsal duyarlılıktan uzak yaklaşımının yanı sıra İzge Günal, bilimsel alandaki başarılı çalışmaları ile birlikte bir bilim insanının sahip olması gereken toplumsal duyarlılığı da sadece sözle değil fiilen mücadele ederek de göstermiştir. Bunun karşılığı olarak da İzge Günal, Şengör’ün nedenlerini sorgulamadan sadece eleştirdiği üniversite tarafından, öğretim üyeliğinden atılmıştır. Ancak, 12 Eylül darbesi ve onun ürünü olan YÖK tarafından 25 yıldır sürdürülen üniversiteyi çürütme, toplumdan uzaklaştırma gayretlerine rağmen, Türkiye’nin birçok üniversitesinden binlerce öğretim elemanı, öğrenci, emekçi ve çok sayıda demokratik kitle örgütü İzge Günal’a destek vermektedir.
Sözün özü: Üniversite, bilim ve bilim insanları için genellemeler yapmak yanlıştır. Türkiye’de toplumdan kopmuş, kendini sermayenin ya da diğer bir takım güç merkezlerinin hizmetine adamış “bilim” insanları vardır. Ama buna karşılık, toplumdan, emekten, emekçiden yana olan bilim insanları da vardır. Toplumsal sorumluluğa sahip bilim insanlarının artması ve cesaretle mücadele edebilmesi, başta emekçiler olmak üzere toplumun geniş kesimlerinin bu ayrımı fark etmesi ve üniversiteye, bilime sahip çıkmaları ile gerçekleşecektir.

e-posta:
ozmuftuoglu@gmail.com

  Başa dön

 GÖZLEMEVİ..........Üstün Akmen

Derhal sahneden kaldırılması gereken bir oyun

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın 2 Ekim akşamı açtığı yeni sahne, “Kerem Yılmazer Sahnesi” adını taşıyordu. Duygulandık, duygulandım. Hatta Gül Sunal’ın gözyaşlarını tutamadığına tanık oldum. Yılmazer’in eşi Göksel Kortay’ın omuzları daha bir çökmüştü, daha bir mahzundu. Onlarca sinema filminde, televizyon dizisinde, tiyatro oyununda onlarca karaktere can veren; canlar verirken 22 Kasım 2003 günü İstanbul’da meydana gelen bombalı saldırıda canını veren Kerem Yılmazer’in adının bir sahnede yaşatılması düşüncesi, mutlaka övülecek bir vefa örneğiydi. Hepimizin içinde pamuklara sararak beslediği mutlu, rahat bir gelecek beklentisinden, sanatı ile yeryüzüne mutlu yaşama umudu saçan Kerem Yılmazer’in teröristlerce engellenmesi, açılışa katılan tüm dostlarının, tiyatroseverlerin bir kez daha gözlerinin önünden yaş oldu geçti.

Yahu, sizce Kerem Yılmazer’e yatağında mı öldü?
Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni M. Nurullah Tuncer’in ön konuşmasını, Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın konuşması ile kurdelenin Göksel Kortay, İzzet Günay ve M. Nurullah Tuncer tarafından kesilmesi izledi. Kadir Topbaş, kurdeleyi kesmedi, sadece bir ucundan tutmakla yetindi. Topbaş’ın, kesik kurdele parçasını ve Göksel Kortay’ın elindeki altın sarısı makası alarak: “Kurdelenin kesiliş fotoğrafını lütfen çerçeveletin ve bu kurdele parçasıyla, bu makası da altına yerleştirerek fuayede bir yerde muhafaza edin” demesinden doğrusu etkilendim, ama gerek Tuncer’in, gerekse Topbaş’ın Kerem Yılmazer’in teröre kurban gittiğinden söz etmemelerini de fevkalade ayıpladım.

Koskoca kurum bu kadar mı aciz olur?
Sonrasında topluca salona girdik, yerlerimizi aldık. Sevimli bir salon. Yapanların elleri dert görmesin. Tam da, keşke adı verilen şu salonun kapısına bir de Kerem Yılmazer büstü koysalardı, keşke fuayedeki Kerem Yılmazer portresi biraz daha büyük olsaydı, keşke Kerem Yılmazer portresinin altında Kerem Yılmazer’in özgeçmişi ve oynadığı oyunlarla ilgili bilgiler yer alsaydı diye düşünürken, kadife perdenin kıvrımları üstüne Kerem Yılmazer’in kendi görüntüsü ve kendi sesiyle yaşam öyküsü düştü. O güzelim ses tonuyla okuduğu şiir filan…
Görüntü hayal meyal sezildi, ses geldi, ama perde kıvrımlarından görüntüleri tam olarak izlemek olanaksızdı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Yönetim Kurulu’nun bu kadar mı aciz olduğunu, barkovizyon gösterisi için sahneye ayaklı bir beyaz perde bile getiremediklerini düşünürken, Yönetim Kurulu Üyesi Hülya Karakaş sahneye gelerek, aynı görüntüleri perde arasında fuayede izleme olanağımız olduğunu seyircilere muştuladı(!). Neyse ki, barkovizyon gösterisi fiyaskosunu yarıda kestiler, oyun başladı.

“Allah beterinden saklasın” dedirten oyun
Arslan Kacar’ın yazdığı ve yönettiği “Düş ve Klarnet” başlıklı oyundu o akşam izlediğimiz. Bireyin yalnızlığını kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışanları konu edinmişti. Klarnet çalmak tutkusuyla hayal dünyasında yaşayan işsiz Hıdır Bahtıkara ve çevresinde gelişen olaylar, hangi türe sığdığını anlayamadığım bir biçem içinde anlatılıyor, finalde “yaşamak güzeldir” iletisi verilmek isteniyordu.
Şimdi, Arslan Kacar’ın oyununu kestirmeden “çok kötü” diye değerlendirsem, benim açımdan ucuza kaçmak olur. Esasen, genç tiyatro yazarı adaylarına, genç tiyatroculara, genç sahne tasarımcılarına bu oyunu salık vermem, hatta birlikte izlemem ve bu oyunu kendilerine seyrettirdikten sonra: “Bakın çocuklar, işte bu oyundan daha kötüsü yazılamaz, sahneye konulamaz, oynanamaz, olamaz” demem gerekiyor. Ama onu da yapmayacağım. Yazacağım.

Oynanamaz, sahnelenemez, seyredilemez bir oyun metni
Herkese göre değişebilen değer yargıları vardır. Bilir misiniz ki ben o “herkese göre değişen değer yargılarını” hiç mi hiç umursamam. Her zaman olduğu gibi, bu oyun metnine de dramatik yazarlığın “olmazsa olmazları” açısından yaklaşacağım. Bana ne “iyi”, “kötü”, “çirkin”, “güzel”, “berbat” tanımlarından? Bana ne!
Hiç duraksamadan söyleyebilirim ki, Arslan Kacar’ın yazdığı metin “oynanabilir”, “sahnelenebilir”, dolayısıyla “izlenebilir” nitelikte değildir. Dolayısıyla, bir eleştirmen olarak oyuncu açısından nasıl yorumlandığını; tiyatral oluşuma uygunluğunu; seyircinin bu oluşumda yer alabilirliğini değerlendirmeme olanak yok. Oysa oyun metni, yazarın tiyatral oluşum için sunduğu ve bir bütünlüğü tanımlayan öngörüler toplamından başka nedir ki? Bu üç niteliğe de hizmet etmiyorsa, yazdıkların neye yarar Eyyy Arslan Kaçar? Bu bilgicikten dahi yoksunsanız, o masada ne işiniz vardır Eyyy, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Repertuar Kurulu’nun “Mümtaz” üyeleri?
Hiç kuşkum yok ki, Arslan Kacar bu satırları okuyunca üzülecek. Varsın üzülsün. Oyun yazarlığı öncelikle eleştirilmeye dayanıklılığı, içtenliği ve bilimselliği gerektirir. Kacar, mademki mektup yazmaktan aciz bir toplumda oyun yazarlığı gibi çok güç bir işe soyunmuştur, sonucuna katlanacaktır. Katlanacaktır, ama katlanırken eminim oyunu yazarken “içtenlikli” davrandığını söyleyecektir. Gel gelelim, tek başına “içtenlik” neye yarar ki? Sen içtenliğini kukumav kuşu gibi gerekli donanımdan yoksun bırakırsan at sepete o içtenliği. Gördük işte, “Düş ve Klarnet”te kof kabuklara dönüşüvermiş içtenliğin. Bilimsel ölçütleri kullanmadığından ve gerekçelerle donatamadığından olsa gerek, duygusal tuhaflık sere serpe etrafa yayılmış, başlamış sahnede kokuşmaya.

Repertuar Kurulu’nun alnını neden karışlarım
Neden? Çünkü Arslan Kacar, düşüncede başlayan bir eyleme kendini zerre kadar hazırlamamış. Yazdığı oyunun, tiyatro olarak belli bir kitleye seslenecek olmasını hiç düşünmemiş. Bu oyundan ne anladığını bana anlatabilecek Repertuar Kurulu Üyesi’nin anında alnını karışlarım ben. Konuşmalarla sayfalar dolmuş, ütopik bir dünya içinde kalarak başka dünyalardan kaçılmış, sorular sürekli olarak abuk sabuk bir gözlemle sorulmuş, doğal olarak yanıtlar da giderek saçmalaşmış. Hepsi bu!

Bu bir ihanettir!
Haluk Işık’tan öğrenmiştim, bir düşünürümüz: “Bu kadar cehalet, ancak bu kadar eğitimle mümkün olabilir” demiş. Ne doğru söz! Ben, Repertuar Kurulu Üyelerini de işe dâhil ederek, bu oyun için Arslan Kacar’ı “tiyatroya ihanet”le suçluyorum. Hatta suçlamamı daha da genişletip: “92 yıllık kurum eliyle tiyatroya ihanet” olarak tanımlıyorum.

Genel Sanat Yönetmeni’ne sorular
Serkan Çağrı’nın müziğini geçip, Rıfkı Demirelli’nin dekor tasarımına gelirsem, onun da suça “taammüden” ortak olduğunu görüyorum. Ortada, birbiriyle öpüştürülmüş iki masanın sağ ve sol yanındaki iki, arka tarafındaki üç iskemle ne öyle? Seyirci, perde açılır açılmaz “panel” başlayacak havasına kapılıyor. Lütfü Bey’in evine ya da apartman dairesine ait olan ve de oyun içinde sadece iki kez kullanılan sokak kapısına ne gerek var? Ama Demirelli kullanmış. Ya odanın kolonlarının üstündeki yapma dallar? Tanrı aşkına, biri bana o dalların ne halta yaradığını anlatsın, n’olur. Hatta daha iyisi, esasında usta bir sahne tasarımcısı olan Genel Sanat Yönetmeni M. Nurullah Tuncer anlatsın. İkinci bölümde döndürüleceği daha perde açılır açılmaz belli olan portmantonun tekerleklerini kapatmak bu kadar mı zor be Demirelli? Masaları ayırıp, duvara bir bez pano asarak, aynayı ters çevirip afiş haline getirerek, portmantoyu döndürüp içki dolabına dönüştürerek mekân değiştirdiğini sanan başka sahne tasarımcısı var mı bu dünyada? Bilemem. Belki de vardır. Onu da Genel Sanat Yönetmenine sormalı derim ben.

Zuhal Soy’un kostümleri, İlhan Ören’in “aydınlatması”
Beğendiğim, kimi zaman övgüyle söz ettiğim Zuhal Soy’un kostüm tasarımı da bir başka olay. Haydi diyelim, Derya Ateş karakterine sandalet içine çorabı rüküşlük aşaması olarak giydirdi. Diğerleri ne? Birbiriyle, zamanla, düşle ilişkisi, ilintisi olmayan o kostümleri de anlamak olası değil. Şefik Okuroğlu ile Lütfü Bey karakterlerinin giysileri pek zevkli de, Maya’nın ki ne? Ya da neden? İlhan Ören’in ışık tasarımını da, kusura bakmasın hiç çekinmeden “evlere şenlik” olarak değerlendireceğim. Mum yanıyor, holün atmosferi değişmiyor, pencerede zaman (seyirciye bitmeyecekmiş gibi gelen) oyun boyunca aynı. İlhan Ören’in ışık tasarımı, ne yazık, ne yazıktır ki sadece sahneyi aydınlatmaya yarıyor.

“Olamaz” dedirken mizansenli oyun
Oyunu, yazarı Arslan Kacar yönetmiş. Daha doğrusu yönetmemiş. Mizansen, tam anlamıyla “saldım çayıra, Mevlâm kayıra” anlayışında. Böyle bir sahneleme anlayışını, orta eğitim kurumlarının yılsonu “müsamere”lerinde bile bulmanız olanaksız. İddia ediyorum, bulamazsınız. Hıdır Bahtıkara’nın (Ali Berge) sahneye girmesi, elektrik düğmesini çevirmesi, elektriklerin kesik olduğunu anlayarak masanın üstündeki mumu yakmak için cebinden kibritini çıkarması veee… kibriti havaya kaldırıp, havaya bakarak mumu araması… “Olamaz” dedirten mizansen örnekleri var bu oyunda. “Olamaz”ların oyunu bu oyun.

Oyunun kadersiz oyuncuları
Şimdi biliyorum, oynanışı, oyuncuları soracaksınız. Ne diyeyim? “Böyle bir oyunda oyuncu yorumunu kullanamaz” mı diyeyim, “oyuncu neye yoğunlaşacak ki” mi diyeyim, “oynayabildiklerine şükür” mü diyeyim, ne diyeyim bilmem ki? Diyeceklerim, yılların usta oyuncusu Ayşegül Devrim’e yazık olduğuyla, yetenekli oyuncu Süeda Çil’in mizansen kurbanı olarak harcandığıyla, Orhan Hızlı’nın oyunu kurtarma çabalarının heba olduğuyla sınırlı kalacak. Derya Kurtuluş’u, M. Derya Kılıç’ı, Betül Kızılok Bavli’yi, Ali Berge’yi, bunca yıl sonra dahi hâlâ “mankensel kasılma”dan kurtulamayan Ali Karagöz’ü, Turgut Arseven’i, Ümran İnceoğlu’nu, Hüsnü Demiralay’ı, Erhan Özçelik’i, Samet Hafızoğlu’nu saymayacağım bile.
Lütfü Bey rolünde Arslan Kacar nasıl mı? Yahu, kendi etmiş, kendi bulmuş. Bana ne!

e-posta:
uakmen@superonline.com

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net