www.evrensel.net
|
Evrensel Kitap
|
arşiv
|
linkler
|
posta
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Paşan niçin konuşur
ROJEV
____
Ender İmrek
Şeref Aydın’ın ardından...
UFUK
____
Fatih Polat
Geleceği kazanmak
GERÇEK
____
İ. Sabri Durmaz
Metal sözleşmelerinde uyuşmazlığa doğru
AVRUPA GERÇEĞİ
____
Yücel Özdemir
Merkel Türkiye için ne yapabilir?
İNSAN VE SPOR
____
Hakan Keysan
Haddini Bilmek Üzerine
bilgiişlem
____
İsmail Gökhan Bayram
Total Commander
UZUN MESAFE
____
Dr. Zeki Gül
Vergilendirilmiş sezaryan
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Paşan niçin konuşur
Üç şeyi eksik diyor bu memleketin, sayın köşe yazarı;
Demokrasi.
Hukuk.
Ve siz.
Bunlar olmayınca “paşam da” mecburen konuşur diyor!
Yani demokrasi olsa… Hukuk işlese…
Ve sizler görevlerini yapsanız “paşam” konuşmayacak!
Paşanınki, bir nevi mecburiyetten doğan bir yük!
Ama, “demokrasi” bu millete bol geldi deyip darbeler yapan “paşandır!”
On binlerce insan işkenceden geçmiş… Binlerce insan sakat kalmış…
Kayıplar… Faili meçhuller…17 yaşında asılan çocuklar!
Yani bunlar “paşamın” demokrasiye olan aşırı tutkusundan oldu mu?
Öyleyse paşan, “demokrasi” yok diye darbeyi yaptı…
Sonra da “demokrasinin gereği” insanları astı!
İşçi sendikalarının kapatılması…
Kitle örgütlenmelerinin kapısına kilit vurulması…
Basının tepeden tırnağa sansüre tabii tutulması…
Belli yayınlar dışında tüm yayınların yasaklanması “demokrasi miydi” yani?
Öyleyse baktık, darbe olmuş…
İnsanlar içerlere doldurulmuş…
İşkenceler… idamlar… yakılan kitaplar… yasaklanan yayınlar…
Anlayacağız ki, “paşan” demokrasi getirmiş!
***
İrtica konusu mesela; doğrudur şu andaki idare, gericiliğin, yobazlığın temsilcisidir; memleketi yüz yıl geriye sürüklemektedir.
Ama bunlara ne zaman yol verilmiş…
En çok imam hatip ne zaman açılmış…
Meydanlarda “hutbe” niyetine konuşmaları, “ayet alıntılarını” kim yapmıştır…
12 Eylül olabilir mi acaba?
Boş ver onu bunu, Amerika’nın “yeşil kuşak projesini” bölgede kim savunmuş, kim uygulamıştır?
Bunları yapan, “miting meydanlarında” hutbe okuyan paşan, şimdi niçin “irtica tehdidi” diye konuşur?
Hukuk yokluğuysa “paşanın” konuşmasına sebep…
Susurluk’tan içeride kim vardır?
Kocaeli, Gebze, Sapanca üçgeninde faili meçhuller hangi paşanın döneminde olmuş…
Şemdinli’de “hukuk” adına neler yaşanmış…
“Paşanın iyi çocukları” neler yapmıştır?
Bak paşan eğitim amaçlı bombalar attığını anlatmıştır?
Hukuk ne olmuştur?
Hadi bir de işi tersten alalım… Niçin konuştuğuna değil, biraz da niçin konuşmadığına bakalım.
Lübnan’a asker gönderme konusunda paşan niçin konuşmamıştır?
Ya da memleketin telefon idaresi, tekeli, petro kimyası, bankaları bir bir yabancılara satılırken…
Hep konuşan “paşan niçin konuşmaz?”
Örneğin şimdilerde Fransa gündemdedir.
Paşanın şirketi Fransızlarla ortaktır!
Paşan niçin susar?
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
ROJEV
..........
Ender İmrek
Şeref Aydın’ın ardından...
Geçen günlerde emek ve demokrasi mücadelesi büyük bir kayba uğradı. Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkı büyük bir dava adamını yitirdi.
Şeref Aydın’ı yitirdik.
Zor dönemlerin adamı artık aramızda değil! Emekçilerin sevgi ve şefkat dolu, yoldaşlarının ışık saçanı, burjuvazi için çetin ceviz olan Aydın, dünya işçi sınıfı ve emekçi halklarına, arkasında büyük bir birikim, değerli bir miras bırakarak ayrıldı.
Karanlık zamanların gülen yüzü, ışık saçan beyni, sevgi ve şefkat dolu yüreği hastalığa yenik düştü.
Türkiye işçi sınıfı, Türkiye halkları onun için ne kadar çok üzülse, ne kadar çok ağlasa yeridir.
Baskı ve şiddetin yoğunlaştığı, sendikaların, derneklerin, örgütlerin, dayanışma birliklerinin dağıtıldığı, sınıf örgütlerinin ve sınıfın partisinin darbe yediği, tahribata uğradığı her dönemeçte Şeref Aydın’ın çelik iradesi önem kazanmış, yol ve yordam göstermiştir.
Burjuva diktatörlüğüne karşı her koşulda dimdik duran, sınıfın ve emekçi halkın örgütlerinin, sınıfın partisinin karşılaştığı badireleri atlatmasında kararlı bir tutum sergileyen Şeref Aydın, çağımızın devrimci komünist karakterini sembolize eder.
Lenin’in ve Bolşevik partinin, dünya sosyalist hareketinin ve devrimci birikiminin Türkiye işçi sınıfına sunulmasında ve yeni dönemin kılavuzu edinilmesinde önemli rol oynayan Şeref Aydın, sadece Türkiye işçi sınıfı, Türk, Kürt Türkiye halklarının kurtuluş davasında değil, uluslararası, işçi ve emekçi hareketinde de saygın ve öğretici bir yer edindi.
Türkiye devrimci hareketinin sınıf dışı tutum ve eğilimlerden arınması, burjuva akımlarla arasına kalın çizgiler çekmesi, gelenekçi “sol” ve sekter anlayışlardan uzaklaşması, yeni devrimci tipin karakter bulmasında onun gösterdiği çaba, özen ve verdiği emekler karşılıksız kalmamıştır.
Hem 70’li yılların, hem de 80’li yılların zorlu günlerinde ısrarla üzerinde durduğu sınıfın örgütlü gücüdür. Fabrikanın, işletmenin, semtin, üniversitenin örgütlü olması onun temel kaygısı olmuştur.
Sınıfın örgütlü gücünü yola sokmada gösterdiği ustalıkla anılan Şeref Aydın, tüm enerjisini, burjuva kapitalist sistemin karşısına sınıfın donanımlı örgütünü dikmek için harcamıştır. Kapitalizmle girdiği kavgada uzlaşmaz bir proletarya temsilcisiydi. Kapitalizmden, onun ‘nimetlerinden’ ve koşullarından bir dirhem olsun etkilenmemişti. Kapitalist sistemin yıkılması, işçi iktidarının kurulması mücadelesini, devrim ve sosyalizm davasını, varlığının tek nedeni olarak kabul etmiş olan Şeref Aydın, bu tutumunu bireysel bir maharet olmaktan çıkarıp, kolektif bir tutum haline getirmiştir.
Şeref Aydın’dan öğrenilecek çok şey var. İşçi ve emekçiler ve sınıfın devrimci partisi onunun yaşamından büyük dersler çıkaracaktır. Buna inancım tamdır. Ancak, Şeref Aydın’ın cenazesine katılarak oradaki atmosfere tanık olan birisi olarak, eşi, akrabaları ve Almanya’daki işçilerin anlattıklarını dinleyince bu yazıyı yazma ve bazı yanlarına da dikkat çekme ihtiyacı duydum.
Şeref Aydın, Kürt sorunu, Türkiye’nin demokrasi sorunları, işçi sınıfı ve emekçilerin birliği, sendikal hareketin birliği gibi sorunlarda büyük bir çaba gösteren bir önder. Aydın, Kürt halkının ulusal hak eşitliğinin kararlı savunucusu. Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını kayıtsız koşulsuz savunan bir lider olmakla kalmamış, her yeni gelişme ve dönemeçte devrimci bir tutumun egemen olması için çaba sarf etmiş olmakla anılıyor. Kürt halkının karşılaştığı zorluklarda, ulusal Kürt hareketinin ve onun temsilcilerinin uğradığı saldırılarda ve her zorlu dönemeçte, küçük burjuva, ‘sol’ ve diğer akımlardan farklı bir tutumun sergilenmesinde ve bunun egemen olmasında özel bir role sahip. Türk ve Kürt proletaryasının devrimci partisinin imkanlarını değerlendirmede hep yol gösterici olmuştur.
Türkiye işçi sınıfının ve emekçi halkın birikimini birleştirmesini önemseyen Aydın, Emek, Barış ve Demokrasi Bloku ve Demokratik Güç Birliği gibi güç ve ittifakları desteklemiş, bunu devrimci mücadelenin bir sorumluluğu olarak görmüştür.
Ancak Birgün gazetesi ve birçok çevre ve gazete Şeref Aydın’ı ve onun sahiplenilmesini görmezden geldi. İşçilerin, halkın ve emekçilerin gözyaşı dökerek uğurladığı bir sosyalistin sürgünde ölümü karşısında gösterilen bu duyarsızlık, böylesi bir zamanda, emek, barış ve demokrasi güçlerinin birliğe ihtiyaç duyduğu bir zamanda daha da üzüntü verici.
Şeref Aydın Türkiye işçi ve emekçileri tarafından gözyaşları, sevgi ve saygı atmosferi içinde anısına yakışır bir törenle uğurlandı.
Karacaahmet Mezarlığı’nda bir araya gelen 6-7 bin işçi ve emekçi onu demokrasi, özgürlük ve sosyalizm yolunda yaşatacağını da gösterdi.
e-posta:
enderimrek@hotmail.com
Başa dön
UFUK
..........
Fatih Polat
Geleceği kazanmak
Bazen bir olay, kendisinden başka bir dizi temel olayı da açıklayan bir olguya dönüşür. Ermeni sorunu bugün tam da böyle bir olguya dönüşmüştür.
Yarın, Fransa Ulusal Meclisi’nde görüşülecek olan ‘Ermeni soykırımının inkarını suç sayan yasa tasarısı’na ilişkin olarak gösterilen tepkilerden bazılarını alt alta sıralamak bile bu açıdan ilginç bir tabloyu açığa çıkacaktır.
- Başbakan Erdoğan: “Ayın 12’sinde atılacak yanlış adım, Türkiye için hiçbir şeyi değiştirmez ama Fransa için çok şeyi değiştirir”
- TBMM Başkanı Bülent Arınç: “Fransa’nın tutumu hasmane bir davranıştır, esefle ve üzüntüyle karşılıyoruz. TBMM, ülkesine yönelik alınacak her karara gereken karşılığı vermekte gecikmeyecektir.”
- Birinci Dünya Harbinde Ermeni Çetelerinin Katliamına Uğramış Mağdurlar Derneği Federasyonu, ‘Soykırım iddialarını reddediyorum beni de mahkum et Fransa’ kampanyası başlatılacağını bildirdi.
-TBMM AB Uyum Komisyonu Başkanı AKP’li Yaşar Yakış: “Türkiye’deki 70 bin kaçak Ermeni işçisini ülkelerine geri gönderelim.”
-Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Ermeni soykırımı iddialarına karşı AİHM nezdinde devlet başvurusu yapmamaktan, 2001 yılından bu yana görev yapmış Başbakan ve Dışişleri Bakanları aleyhine, ‘görevi kötüye kullanma’ ve ‘Türklüğü aşağılama’ suçlamasını işleme aldı.
-Türk-İş Başkanı Kılıç, ETUC ve Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu genel sekreterlerine birer mektup göndererek, Ermeni soykırımının inkarını suç sayan yasa tasarısından ötürü Fransa’yı kınadığını bildirdi.
-Ankara Sanayi Odası Başkanı Zafer Çağlayan, ‘Ermeni soykırımını reddetmek için’ 12 Ekim günü Fransa’ya gideceğini açıklayarak, ‘Geri dönmezsem hakkınızı helal edin’ dedi.
- Saadet Partisi, “Fransız Mallarını Almayalım” kampanyası başlattı.
Bunlar sadece tepkilerden bazıları. Türkiye’de ‘milli mutabakat’ anlayışını her şeyin önüne koyan bir zihniyet, iktidar partisinden muhalefet partilerine, patron örgütlerinden en büyük işçi konfederasyonuna kadar uzanan bu ortak tepkiyi ‘milli hassasiyetlerin’ örnek bir tarzda dışa vurumu olarak görecektir. Fransa’ya ‘tarihi tarihçilere bırak’ diyen bu tepkilerin sahipleri, eleştiri özgürlüğü gibi gerekçeleri de tepkilerinin nedeni olarak ifade ediyorlar.
70 bin Ermeniyi Türkiye’den ülkelerine göndermeyi öneren AKP’li Yakış’ın aklına, -önerdiğimiz tabii ki bu da değil- neden acaba 70 tane Fransızı göndermek gelmiyor? Ya da eğer, sorun milli hassasiyet ise, Türkiye’de milletin yüzde doksanından fazlası Lübnan’a asker göndermeye karşı olduğu halde, ABD’ye tepkili olduğu halde, neden acaba bir Ermeni karşısında durulduğu kadar bir Amerikalı karşısında -örneğin Bush- o kadar delikanlı durulamıyor?
Aklı başında hiç kimse bunu sadece bir ‘milli hassasiyet’ olarak açıklayamaz. Bu tepkileri okuyan tarafsız bir gözlemci, ‘soykırım’ eleştirilerini haklı bulmaz mı?
Türkiye hükümeti neden çıkıp “Biz eğer tarihte yapılmış bir hata varsa onunla yüzleşmeye hazırız. Ancak bunun Fransa tarafından bir iç politika malzemesi haline getirilmesini etik bulmuyoruz” diyemiyor. Aslında tepkiler, ‘Ermenileri aradan çıkaralım. Biz AB’nin iki dost müttefik ülkesi olalım’ mealinden tepkilerdir.
Fransa’daki oylamanın iç politika ihtiyaçlarından bağımsız bir anlam taşımadığı biliniyor.
Ancak, ona karşı çıkma yönteminin, Türkiye’de 301’inci madde konusunda olduğu gibi, demokrasi düşmanlığını, gericiliği güçlendirecek bir içerikte olduğu gözlerden kaçırılmamalıdır.
Hele işçi konfederasyonlarının, ‘halkların kardeşliği’, ‘dünya emekçilerinin birliği’ gibi ilkeleri es geçip, resmi politikalara dolgu olmaları asla kabul edilemez.
Fransız parlamenterlerinin siyasi hesapları ile hesaplaşma adına, şizofrenik bir koroya dönüşmeyi aklı başında hiçbir Türkün, içine sindirmesi beklenmemelidir.
Bu ruh halini bir an önce terk edip, Ermeni yurttaşlarımızla ve komşumuz Ermenistan ile ilişkilerde, açık, samimi ve dayanışmacı bir politikayı benimsemek, en azından geleceği kazanabilmek açısından daha anlamlı olacaktır.
e-posta:
fpolat69@yahoo.com
Başa dön
GERÇEK
..........
İ. Sabri Durmaz
Metal sözleşmelerinde uyuşmazlığa doğru
Yakın tarih emek mücadelesi kapsamında yapılan eylemlere bakıldığında, Türkiye’de işçilerin, emekçilerin eylemlere itibar etmemesinin iki nedeni vardır. Bunlardan birincisi sendikaların ve eylemi örgütleyen Emek Platformu ve bezeri örgütlerin, eylemin amaçlarını yeterince açık ve yaygın bir biçimde işçi kitlelerine duyurmamasıdır. Nitekim Türk-İş Genel Merkezi’nin aldığı birçok eylem kararından, (yerinden, saatinden, eylemin nasıl yapılacağından...) sendika temsilcilerinin bile haberinin olmadığını az çok, olanları izleyenler biliyor. Kaldı ki; bir eyleme geniş kitleler katılacaksa, sadece “duyurmak” da yetmez, eylemin örgütlenmesi, amaçları ve atılacak adımın gerekliliği konusunda da kitlenin mümkün olduğu kadar çok bilgilendirilmesi gerekir.
Yakın tarihin eylemlerindeki ikinci sorun ise; varılmak istenen amaçla yapılmak istenen eylemin çelişmesi ve bu eylemle bu amaca varılacağına dair işçi ve emekçi yığınlarının ikna olmamasıdır. Bir kaleyi kuşatan ordunun askerlerini, ortada top ya da başka kale surlarını yıkacak silahlar olmadan, ok atarak kaleyi ele geçiremeyeceğine askerin ikna edilemeyeceği gibi.
Türk Metal’in dün gazetemizde duyurulan Oyak Renault Fabrikaları’nda yaptırdığı eylem bu iki özelliği de tipik bir biçimde göstermektedir.
Haberde de belirtildiği gibi, Türk Metal Sendikası cuma ve cumartesi günleri işçilerden, yemekhanede toplanarak masalara vurma biçiminde eylem yapmasını istemiştir. Cuma günü eyleme katılım az olmasına karşın cumartesi günü hayli yüksek bir katılım olmuştur.
İşçilerin “tak tak eylemi” adını verdikleri bu eylemle ilgili olarak işçiler; eylemin sendika temsilcileri tarafından yeterince duyurulmadığını, birçok bölümde işçilerin haberi olmadığı için cuma günkü eyleme katılmadığını belirtmektedirler. Bunun da ötesinde işçiler TİS’in gidişatı, sendikanın teklifi ve patronla olan görüşmelerle ilgili olarak işçilerin bilgilendirilmediğini de belirtmektedirler. İkincisi ise, işçiler, MESS patronlarının “tak tak eylemleriyle” geri adım atmayacaklarını bunun için daha ciddi eylemlere hazırlanmak gerektiğini söylemekte; bunda da sendikaya önemli görev düştüğünü, bunun en başında da işçilerin görüşmeler hakkında tam ve zamanında bilgilendirilmesi gerektiğine dikkat çekmektedirler.
Elbette ki, MESS görüşmelerinde sorun bunlardan ibaret değildir. Türk Metal’in işkolundaki Birleşik Metal-İş ve Çelik-İş’le iş ve güç birliğine soğuk bakması, hatta onları “rakip sendikalar” olarak görmesi gibi, işçi sınıfının çıkarları açısından kabul edilmez tutumu vardır. Ancak bütün bunlara karşın işçiler birlik ve bütünlük istiyorlar. Çünkü işçilerin, dolayısıyla sendikaların boşa harcanacak enerjisi yoktur; olmamalıdır.
Şu açıkça görülmektedir ki, metal patronları; işçileri daha çok sömürmek, kârlarını daha da artırmak için tarihsel bir fırsat yakaladıklarını (hükümetin işçi düşmanlığında sınır tanımayan tutumu, sendikal rekabet ve işsizlik baskısıyla işçilerin iş kaygısını birinci sıraya çıkarmak gibi) düşünmektedirler. Patronlar buradan aldıkları cesaret ve özgüvenle ücretlere, resmi enflasyonun yüzde 12’lerde seyrettiği bir dönemde, yüzde 4.7 gibi komik zamlar önerirken, yeni esnek çalışma yöntemlerini de sözleşmelere geçirerek, esnek çalışmaya karşı mücadeleyi “TİS suçu” haline getirmeye çalışmaktadır. Patronların bu amacını engelleyecek güç ise; işçilerin talepler etrafında birliğidir; sendikaların bu birliği oluşturması için harekete geçmesidir. Patronların niyeti belli olduktan sonra bu hazırlıkta duraksamak, patronları saldırılarını sürdürmekte cesaretlendirecektir ki; bu, bırakın başka erdemleri, sendikacı sıfatını taşımakla bile bağdaşmaz.
Oyak Renault işçilerinin söyledikleri uyarıcıdır ve 2006 TİS’lerinin işçinin sahneye çıkmadan bitirileceğini sananlar ve savunanlar ya gaflet ve dalalet ya da hıyanet içinde olanlardır. Öyleyse; mücadeleye hazırlanmak için herkes elindeki her imkanı kullanmak durumundadır.
e-posta:
durmaz@evrensel.net
Başa dön
AVRUPA GERÇEĞİ
..........
Yücel Özdemir
Merkel Türkiye için ne yapabilir?
Almanya Başbakanı Angela Merkel’in geçen hafta Türkiye’ye yaptığı ziyaret, Alman politikacılar arasında Türkiye’nin AB üyeliği ile ilgili tartışmaları yeniden alevlendi.
Türkiye’nin üyeliğine destek veren Avrupa Parlamentosu Sosyal Demokrat Partiler Grubu Başkanı Martin Schulz (SPD) bu kez farklı çıkış yaparak, ”Türkiye’nin AB üyeliği şu an mümkün değil” dedi ve böylece sosyal demokratlar cephesinden aykırı bir tutum sergiledi.
Gerçi Türkiye konusunda Alman sosyal demokratların genel tutumu destek yönünde. 17 Aralık sürecinde Gerhard Schröder’in en büyük destekçi olduğu biliniyor. Keza, yine SPD üyesi AB Ekonomi Komiseri Günther Verheugen, partidaşı Schulz’un aksine Türkiye’ye olumsuz mesajlar gönderenleri eleştirdi.
İki sosyal demokrat politikacının taban tabana zıt gibi görünen bu açıklamaları yan yana konulduğunda, Türkiye’ye karşı yeni bir baskı sürecinin başlatıldığı anlaşılıyor. Bir kanat, Kıbrıs meselesi başta olmak üzere çeşitli konularda ilerleme sağlanmadığı takdirde Türkiye’nin yüzüne kapıların kapatılmasını dillendirerek yeniden korkuları pekiştirirken, diğer kanat AB’nin stratejik çıkarlarına bağlı olarak tam üyeliğin önünün her zaman açık, yapılan eleştirilerin de abartılı olduğunu ifade ediyor. Bu politikayla Türkiye, istenilen rotaya oturtulmak isteniyor.
Başbakan Merkel’in Türkiye’de verdiği mesajların toplamında da bu tutum bulunuyor. Bir yıldır işbaşında olan koalisyon hükümetinin büyük ortağı Hıristiyan Demokratlar’ın Türkiye’nin AB üyeliğine soğuk baktığı, karşı çıktığı biliniyor. Daha dün Merkel’in kardeş partisi CSU, başlayan tartışmalar çerçevesinde, “kültürel nedenlerden ötürü” Türkiye’nin AB üyesi olmasına kesin karşı olduğunu bir kez daha ilan etti.
Merkel, muhalefet lideri olarak 2004’te gittiği Türkiye’de soğuk karşılanırken, başbakan sıfatıyla yaptığı son ziyarette normalin üzerinde sıcak bir ilgiyle karşılandı. Katıldığı toplantılarda hükümet ve patronlar tarafından, Alman basınını da şaşırtan tarzda, abartılı alkışlandı, pohpohlandı.
Kendi ülkesinde prestiji dibe vurmuş bir başbakanın Türkiye tarafından “krallar gibi” karşılanması yeni değil. İki yıl önce Köln’de Türk-Alman Sanayi ve Ticaret Odası’nın (TD-IHK) açılışında benzer bir durum yaşanmıştı. Türkiye’den getirilen 500 kadar işveren, kürsüye davet edilen Schröder’i hep birlikte uzun sayılabilecek bir süre alkışlayınca, Schröder kendisini tutamayarak, “Bizim işverenler birliği başkanı Rogowski’den kısa zamanda böyle karşılanacağım bir toplantı düzenlemesini isteyeceğim” demişti.
Türkiye’ye gitmeden önce gece geç saatlere kadar Sağlık Reformu konusunda koalisyon ortağı SPD ile pazarlık yapmak durumunda kalan Merkel’e hem partisi içinden hem de koalisyon ortağından tepkilerin geldiği sırada Türkiye’de gördüğü yoğun ilgi, sıkıntılarını bir an da olsa unutturmuş olmalı...
Merkel, karşılaştığı bu ilgiyi dağıtmamak için, gezi boyunca, savunduğu “İmtiyazlı Ortaklık” kavramını kullanmamaya özen gösterdi. Ne var ki, Kıbrıs konusundaki tutumuyla sert yüzünü göstermeyi de ihmal etmedi.
Daha bir yıl önce seçim kampanyası sırasında başbakan olduğunda “Türkiye’nin tam üyeliğini engelleyeceğini” söyleyerek dönemin başbakanı Schröder’i köşeye sıkıştırmaya çalışan, hatta bir ara sokakta Türkiye’ye karşı imza kampanyası açmaya bile yeltenen Merkel’in, Türkiye ziyareti sırasında verdiği sıcak mesajların altında elbette “reel politika” bulunuyor.
Merkel, şimdi ”Başbakan olarak AB’nin Türkiye’ye ne kadar bağlı olduğunu gördüm. İmzalanan anlaşmalara uyulacak” diyerek, Türkiye açısından korkulacak bir durumun olmadığını söylüyor.
Bu tutumun arkasında Türkiye’nin jeostratejik konum itibariyle, AB’nin zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarına yakınlığı bulunuyor. Bundan da önemlisi, Türkiye giderek Hazar Havzası’ndaki petrol ve doğalgazın batıya ulaştırılmasında “AB’nin enerji koridoru” haline geliyor. Bu bakımdan, “Hangi nedenle olursa olsun, Merkel, istese de düşündüğünü öyle basit bir şekilde hayata geçiremeyecektir.” (Süddeutsche Zeitung, 7/8.10)
Bu bakımdan, muhalefette popülist politika izleyerek muhafazakâr seçmenlerin gönlünü okşama ve Türkiye karşıtlığı üzerinden oy toplama hesabı yapmanın gerçekçi olmadığı, son Ankara gezisiyle bir kez daha görülmüştür.
Hem SPD’li politikacıların, hem de Merkel’in mesajlarına bakıldığında, bütün çabanın Türkiye üzerinde baskı kurarak ABD yörüngesinden çıkarmaya dair olduğu anlaşılıyor. Kıbrıs ve Ermeni vesilesiyle şu günlerde yapılan ve bundan sonra yoğunlaşacak baskılar da, bu çabanın bir yansıması olarak görülmeli.
Önümüzdeki yılın ilk yarısında AB Dönem Başkanlığı’nı Almanya, dolayısıyla Merkel, Finlandiya’dan devralacak. Merkel’in Türkiye için neler yapabileceği, nasıl bir politika izleyeceği de asıl olarak o zaman kendisini daha açık bir şekilde gösterecek.
Ama gelişmeler, AB ile müzakerelere başlamış bir Türkiye’nin ödevlerinin, değişen dünya koşulları ve AB’nin içinde bulunduğu yapısal sorunlardan ötürü, diğer üye ülkelerden çok daha zor ve karmaşık olduğunu gösteriyor.
e-posta:
yucel@evrensel.de
Başa dön
İNSAN VE SPOR
..........
Hakan Keysan
Haddini Bilmek Üzerine
Haddini aşmanın en önemli hastalığı ukalalık olsa gerek.
İnsan davranışlarını ortaya çıkaran bütün ilişkilerin altında bireyin bilgi, kültür ve eğitim düzeyi yer almaktadır. Aile ve çevrenin de buna direk katkısı söz konusudur. Özellikle sosyal yaşam içinde kitlesel bir ilgi alanında etkinlik gösteriyorsanız, o güne dek getirdiğiniz birikimlerin sonucu olarak davranış ortaya çıkaracaksınız.
Kesin olan şu; ancak düzeyiniz kadar davranabilirsiniz ve gerçek kişiliğiniz, birikiminiz mutlak düzeyde dışa yansır. Dışavuran tavrınız, sizin hakkınızda yeterli bilgileri de verecektir. Bundan kaçış olamaz.
Futbolun içinde yer alan ve bir şekilde bu alanda belli misyonlar üstlenen kişilerin davranışlarını sentezleme olanağı bulmuşsunuzdur. Ben egosunun belirgin olarak yaşandığı, başarının herkes tarafından bencilce üstlenildiği, herkesin futbol konusunda yeterli düzeyde psikolojik ve teknik birikime sahip olduğu bu alanda bir türlü alçak gönüllü olmayı oldum olası başaramamışızdır. İşte ulusal futbolumuzun şarklı hastalığıdır bu durum. Haddini bilememe olgusu da bu noktadan sonra başlamaktadır.
Futbolda iyi yönetici, iyi antrenör ve iyi sporcu kimliklerindeki temel davranış kodu haline gelen ukalalık durumu da haddini bilmemeyle ilintilidir. Oysa ortada görünüp duran bazı gerçeklikler varken, iş şarlatanlık boyutunda ‘ben en iyisiyim’ havasına bürünülmektedir. Kendinizi en iyi gördüğünüz andan itibaren de gelişim durmakta, ahkam kesmeler başlamaktadır. Giderek konu üzerinde kendinizi otorite olarak görmeye başlarsınız. Hele yetki de alırsanız, başka yerde başarılı olmuş bazı sporcular, ‘sizin’ talebeniz olur; yetişmesinde katkı koyduğunuz çalıştırıcılar da ‘sizin’ cenderenizden geçiverir. Başkalarının kazancında bile kendi payınızı bulup çıkarma yeteneği sergilemeye başlarsınız. Taktir etmek sizin erdeminiz olmaktan çoktan çıkmıştır artık. Yani haddinizi bilmemeye başlamışsınızdır…
Bu durum en çok futbolcularda sentezlenir. Birazcık topa iyi vurmaya başladın mı, kasılmalar ve rahatlık başlar. Artık başrol oyuncusu devrededir. Gelişme düşüncesi bitmiş, iyi insan olma olgusu iyi futbolcu olmakla yer değiştirmiş, otobüsün arka koltuğundaki ağır topların arasında yerinizi kapmışsınızdır. Artık statü ve yetenek, kişiliğin önünde ilerlemektedir. Ne acı ki, sportmen olmadan futbolcu olan nice yetenekli top vuran insan, kalan ömründe ya bu spordan kopup gitmekte ya da amatörlükten bir adım ötesini göremeden halı sahalara kadar düşmektedir.
Böyle olmasa daha iyi değil mi? Düşünsel ve kondüsyonel bilinçli çabalarla daha da yetkinleşip insan unsurundaki kaliteyi öne alarak yaptığımız işlere odaklansak ne ürünler ortaya çıkarırdık. O zaman futbolumuz da bir kimlik kazanır, başarı ölçekli bir sıçrama yapardık.
Bugün içinde bulunduğumuz şiddet toplumunda futbol da bu damardan beslenmekte ve biçimi ne olursa olsun sadece kazanan ekmek yemektedir. Haddini bilmezliğin en üst formunda yaşıyoruz dünyanın. Böyle olmasaydı bu oyunu bırakması gereken nice futbol insanı olmazdı aramızda!...
e-posta:
hakankey@msn.com
Başa dön
bilgiişlem
..........
İsmail Gökhan Bayram
Total Commander
DOS kullanılan yıllarda bilgisayarla haşır neşir olanlar Norton Commander’ı(NC) hatırlayacaktır. Kullanım kolaylığı, pratiklik gibi pek çok sebeple dos kullanıcılarının en sevdiği programlardan biriydi. Windows’un yaygınlaşmasının ardından önce Windows Commander adıyla daha sonra da Total Commander adıyla shareware olarak kullanıcılara sunulan program NC’nin Windows’la uyumlu çalışan gelişmiş versiyonu. İki adet explorer penceresini yan yana koyun. Bunların arasında kopyalama, taşıma vb. işlemleri sadece klavyeyi kullanarak kolaylıkla ve hızla yapabildiğinizi, FTP’ye bağlanabildiğinizi, Birden fazla dosyayı istediğiniz şekilde hızla yeniden adlandırabildiğinizi düşünün. İşte Total Commander aşağı yukarı böyle bir şey.
Programın shareware versiyonu ile tam versiyonu arasında özellikler açısından hiç bir fark bulunmuyor. Aralarındaki tek fark shareware versiyonu çalıştırdığınız zaman size programın shareware olduğunu hatırlatan bir uyarı çıkması.
Program penceresinin en alt kısmında temel komutlar ve kısayol tuşları(F5: Kopyala, F6: Taşı vs.) yer alıyor. “Files” menüsünden dosyaları sıkıştırma ve açma, çoklu yeniden adlandırma, CRC kontrolü gibi işlemleri yapabilirsiniz. “Mark” menüsünde dosyaları daha kolay seçebilmek için kısayolları görebilirsiniz. “Commands” da dizinleri karşılaştırma, arama benzeri kısayollara bulunuyor. “Net” menüsü ise Ağ ve FTP bağlantıları için. “Configuration>options” kısayolunu kullanarak Commander’ın kısayollarından renk ayarlarına kadar her şeyini değiştirebilir ve kişiselleştirebilirsiniz.
Eğer Windows dosya yöneticisini sıklıkla kullanıyorsanız biraz el alışkanlığı kazandığınızda Total Commander bütün işlerinizi daha hızlı bir şekilde halledebilirsiniz.
e-posta:
bilisim@evrensel.net
Başa dön
UZUN MESAFE
..........
Dr. Zeki Gül
Vergilendirilmiş sezaryan
Son haftalarda muhtemelen oluşan ürkütücü yıllık istatistikler ışığında, sezaryenle doğum konusunda Sağlık Bakanlığı’ndan özelleştirmeci kalemlere öylesine mahcup bir dil oluştu ki sormayın! Kısmen Sağlıkta Dönüşüm Programı’ndan da örtülü ödeneklerin aşinası olduğumuz ülkemizde örtülü söylemin devamını birlikte izledik.
Sağlık Bakanlığı bir taşla iki kuş misali; bir taraftan kamusal sağlık hizmetlerinde işletmeci mantığın foyasını açığa çıkaran sezaryenle doğum oranındaki artışla bilimsel dibe vuruşu önümüzdeki yılların hastane istatistiklerinde baskılamak isterken, öte yandan sosyal güvenlik kurumlarının kapsayıcılığını daraltmayı hedefleyen GSS’a katkı sunuyor. Böylece konuyu tereyağından kıl çeker misali toplumun gözünden kaçırarak gündeme taşımış oldu. Bilim karşıtı sonuçların sorumlusuyken, bilimden kırıntılarla sezaryenle doğumlarda anne ölüm oranlarının sanılandan yüksek olduğundan demle artık sınırlandırılacağını söylüyor.
Sonrasında bazı basın organlarının haberlerinde İngiltere’de yüzde 10 iken ülkemizde yüzde 40’a tırmanan ve Brezilya, Şili gibi ülkelerde bir dönem yüzde 80’leri bulan sezaryen oranları yer alırken, bu artışların sağlıkta özelleştirme yaşayan ülkelerin kaderi olduğu bilgisini paylaşmaktan adeta imtina ediyorlardı.
Gözlerimizin içine baka baka konuyu örterek gündeme taşıyan Sağlık Bakanlığı’na insanın sorası geliyor: Kuruluş amacı olan verem hastalarına ayrılan yatakların azaltıldığı Göğüs Hastalıkları Hastaneleri’ne olmayan Kadın-Doğum uzmanlık kadroları açarak ameliyathanelerini sezaryen yapılabilir hale kimler getirdi?
Ya da soruyu anne adayları kendilerine en yakın Doğumevlerine soracaklardır “Bilgi edinme yasası gereği S. B.’a bağlı hastanenizde sağlıkta dönüşüm programının bir parçası olan performans uygulamasına geçildikten sonra 2002 yılına oranla yıllık sezaryen artış oranınızı öğrenmek istiyorum.”
Soğuk algınlığı & grip
Grip ve soğuk algınlığı toplum tarafından en çok bilinen ve bir o kadar da karıştırılan iki hastalık. Grip aşısı yaptırdıktan sonra koruyuculuğunun olmadığı soğuk algınlığına atfen “aşı olmama karşın nezle olmaktan kurtulamıyorum” yaygın paylaşım cümlesi bunun kanıtlarından olsa gerek.
Her ikisi de solunum yollarını tutan viral kökenli hastalıklar olup bulaşma yolları da benzerlik arz ediyor. Hasta bireylerin aksırık öksürüğü ile havaya saçtıkları virüslerin solunması ya da tokalaşma, öpüşme gibi yakın temasla bulaşabiliyorlar.Aralarındaki en önemli fark soğuk algınlığında yüksek ateş ve genel durum bozukluğu görülmezken, gripte 39-40 dereceye ulaşabilen ateş, genel durum bozukluğu, yaygın kas ağrısı yanı sıra vücut direncinin düşmesine bağlı ikincil bakteriyel enfeksiyonların daha sık eklenmesidir. Soğuk algınlığı genelde ayakta geçirilmesine karşın gripte yatak istirahatı gerekir. Yine gripte özellikle ateş düştükten sonra ikinci kez yükselmesi akla sinüzit, orta kulak iltihabı, zatüre gibi araya giren ikincil bakteri enfeksiyonlarını getirmeli ve vakit geçirmeden hekime başvurulmalıdır. Yine soluk alıp vermede güçlük, 38.5 dereceye çıkıp inmeyen ateş varlığı, göğüs ağrısı, kulak ağrısı ya da akıntısı, ense sertliği, ciddi derecede hasta olunduğuna dair kaygı dğer ertelenmemesi gereken hekim başvuru nedenleri.
Hastalıktan korunmanın temel yolu ise hastalığı iyi tanımaktan geçiyor. 65 Yaş ve üstü, çocuklar, kronik kalp damar hastalığı, Astım,Şeker Hastalığı, kronik böbrek hastalığı, kanser, hastalığı olanlar yanı sıra bağışıklık sistemini baskılayan ilaç alanlar ve gebeler grip için riskli grubu oluşturuyorlar. Grip aşısı ile kısmen de olsa korunmak mümkün olduğundan özellikle eylül-kasım ayları arası riskli grubun aşılanmak üzere hekimlerine danışmaları uygun olacaktır.
Tedavi boyutunda ise hekim tarafından önerilmedikçe gerek grip, gerekse soğuk algınlığında antibiyotiklerin yerinin olmadığını vurgulamakta yarar var.
Hasta dalağını arıyor!
Eğitim hastanelerinde hasta eğitimi yanı sıra ekip olmanın gerekliliği olan toplu hekim viziteleri kimi zaman renkli sahnelere tanıklık eder. Üniversite hastanelerinde stajyer tıp öğrencilerinin de eşlik ettiği bu yarı törensel hekimlik uygulamasında, hiyerarşik bir üslupla
Klinik şefi başkanlığında o birimde görev yapan tüm uzman, asistan ve hemşireler yer alırlar.
Ekip toplu olarak hastaları tek tek dolaşır, tanı-tedavi süreçleri hasta yanında güncellenir. Hal böyle olunca anılar da eksik olmuyor. Yıllar öncesinde bir toplu vizite asistan arkadaşımız hastasını sunarken dalağın büyük olduğu vurgusu yapmıştı. Tesadüf bu ya, klinik şefinin hastayı muayerne edesi tutmuş ve dalağı hissedemeyince sormuştu;
-Osman hani dalak?
-Hocam daha dün ele geliyordu, kaybolmuş herhalde.
Gayrı ihtiyari gelişen bu cevabı şef ‘‘Dalak hiç kendi kendine bu kadar hızlı kaybolur mu’’ diye savuşturmuştu.
Diyaloğu dikkatle dinleyen hasta viziten sonra klinik şefinin yanına gider. ‘‘Dalağımı neden kaybettiniz’’ sorusuna şefin yanıtı tebessüm eşliğinde ‘‘Dr. Osman Bey yemiş herhalde’’olur. Soluğu bu kez asistan odasında alan yaşlı hasta hışımla sorar ‘‘Dalağımı neden yedin?’’
Gerçekliği şaka olmayan bu anı, toplu vizitelerin yararlı olduğu kadar hastalar üzerindeki olumsuz yansımalarını da irdelemeyi zorunlu kılıyor artık. Sevgili klinik şefleri ve hekimler ne dersiniz, toplu hasta vizitelerini kendimizden başlayarak tartışmaya açmaya hazır mıyız?
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net