www.evrensel.net
|
Evrensel Kitap
|
arşiv
|
linkler
|
posta
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Aynen bizim devlet
GÜNCEL
____
Kamil Tekin Sürek
AKP samimi mi?
DURUM
____
Ahmet Yaşaroğlu
Dağ ve ova
kentyazıları
____
Necati Uyar
Başka bir Türkiye mümkün
DÖNÜŞÜM
____
Serdar Derventli
Açık cezaevi metotları
RAMP IŞIKLARI
____
Metin Boran
Repertuvar tartışmasına devam
GÖZLEMEVİ
____
Üstün Akmen
Işığa kavuştuktan sonra, kanatlar neye yarar?
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Aynen bizim devlet
Beyefendi buyurmuşlar ki; devlette, demokratik, laik, sosyal ve hukuk hepsi olmalıymış...
Aynen bizim devlet gibi yani!
Amma ve lakin bunlardan birisi olmayınca olmazmış!
Bizim devlet de öyle zaten ya!
Eksiksiz ve tam!
Bakıyorsunuz devlete tarife ne kadar uyuyor, diye...
Demokratiklik mesela;
Bu memlekette “demokrasiye” en az inanan...
Pratik uygulamalarıyla gösteriyor ki “demokrasiyi” yalnızca halkı ezmek, ülkeyi kafasına göre yönetmek için isteyen bir şahıs sureti var karşımızda...
En basitinden, şu yakın örnek bile ne kadar çarpıcıdır aslında:
Türkiye halkının yüzde 90’ı Amerika’yı sevmiyor...
Onu dünyanın baş belası olarak görüyor.
Oysa beyefendi Beyaz Saray’da bir fotoğraf çektirebilmek için memleketi feda ediyor!
O zaman o, Amerika’da kimi temsil ediyor?
Yine örnektir, Lübnan’a asker gönderilmesi.
Halk gitmesin diyor.
Ama Amerika istediği için asker gidiyor!
Amma demokrasi ha!
301. maddeyi ele alalım.
Ve sadece oradan bu memlekette ne kadar demokrasi var anlayalım!
Laiklik meselesi apayrı bir komedi zaten!
Bilimin fiili biçimde devre dışı bırakılmaya çalışıldığı...
İmamların hastanelere yönetici yapıldığı bir ülkedeyiz.
***
Ders kitapları değiştiriliyor...
İçine hurafeler, gerçekdışılıklar yerleştiriliyor.
Aptes suyunun alyuvar sayısını artırdığı bile yazılıyor.
Memleket Cumhuriyet tarihinin en karanlık diplerine doğru sürükleniyor!
Sosyal durum evlere şenlik.
Emeklilik mezara havale edildi.
Hastaneler paralı.
İlaç paralı.
Eğitim paralı.
Uçandan uçmayandan...
Kaçandan kaçmayandan vergi alıyorsun.
Sonra vergiden KDV kesiyorsun.
Her yeri taşeronlaştırıyor, çalışma yaşamında kural bırakamıyorsun...
Sonra da sosyal devlet diyorsun!
Hukuk guguk olmuş.
Susurluk, Şemdinli falan filan içeride kimse yok...
Hepsi aklanmış, paklanmış...
Kimi hamamda yıkanmış, kimi saunada ter atmış...
Yan yatmış çamura batmış, kabak dönmüş bizim kafamıza patlamış!
Yine ne olacakmış?
Devlet dediğin, demokratik, laik, hukuk ve sosyal olacakmış.
Bunlardan bir tanesi olmazsa olmazmış.
Olsun tabii de, icra mevkiinde kendisi, ahkam kesen ve yapamayan yine kendisi!
Uleynn bunlardan birisi bizde olsun, memlekette bayram ilan ederiz be!
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
GÜNCEL
..........
Kamil Tekin Sürek
AKP samimi mi?
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, dün, Hürriyet Gazetesi’nde Fatih Çekirge ile yaptığı söyleşide, PKK’nin ateşkes ilan etmesine gönderme yaparak, “Çatışma olmazsa hızla reform ve kalkınma hareketi başlatacağız. Her türlü hazırlığımız tamam” diyor. Böylece, Genelkurmay Başkanı Büyükanıt ile “ateşkes konusu”nda farklı politikaları olduğunu da vurguluyor. Ateşkes ilanının arkasından Başbakan Tayyip Erdoğan da benzer sözler etmişti.
Acaba, Dışişleri Bakanı ve AKP samimi mi?
AKP’nin samimiyetinden kuşku duymak için ciddi nedenler var.
AKP, TBMM’ye Seçim Yasası’nda yapılacak değişiklikle ilgili bir tasarı getirdi. Tasarı, basında tartışıldı. Biliniyor. AKP seçim yasasında yapacağı değişikliklerle, DTP ya da DTP’nin de içinde olduğu bir ittifakı TBMM’ye sokmamak için düzenlemeler getiriyor. Yüzde on seçim barajını koruyarak ya da en fazla bir iki puan indirerek, demokratik güçleri engellemeye çalışırken, bağımsız adaylarla girme olasılığına karşı da yeni tedbirler alıyor.
Bağımsız adayları engellemek için daha önce bağımsız adayın Türkiye çapında toplam oyların yüzde bilmem kaçını alma koşulunu getirmeye çalışıyorlardı. Böyle bir düzenleme yapıldığında bir bağımsız aday, örneğin Tunceli’deki bütün oyları alsa bile Türkiye yüzdesini tutturamadığı için seçilemeyecekti. Bunun ne kadar saçma ve uygulanmasının pratik olarak olanaksız olduğunu birileri söylemiş olacak ki vazgeçer göründüler. Şimdi, bağımsız adayların da seçmen listesine isimlerinin yazılması düzenlemesini getirmeye çalışıyorlar. Böylece, Doğu Anadolu’da bağımsız adaylara oy verecek seçmenin, seçmen listesinde bağımsız adaylara oy verirken hata yapacaklarını hesaplıyorlar.
AKP’nin sözünü ettiği reform bu mudur?
Halkın iradesinin Meclis’ e yansımasını engellemek. Bunun için tuzaklar kurmak, hileler yapmak mı reformdur?
AKP’nin hazırladığı reformlar içinde Seçim Yasası da var mıdır?
AB’nin yılmaz savunucuları AKP’nin seçim dalavereleri hakkında ne düşünüyor? AB ülkelerinin hiçbirinde yüzde on seçim barajı yok. Bir iki tanesinde yüzde beş, birkaç tanesinde yüzde üç baraj, bazılarında ise hiç yok. AB’nin seçim barajları konusunda suskunluğu ise ayrı bir konu.
AKP, ateşkes sürecinde gerçekten reformlar yapmayı düşünüyorsa, yapacağı ilk iş Seçim Kanunu’ndaki yüzde on barajını kaldırmak olmalıdır. Siyasi bir genel af ile seçim barajlarının kaldırılması ve seçimlere hile karıştırılmaması AKP’nin yapacağı en hayırlı işlerin başında gelmektedir.
AKP bunları yapmadıktan sonra, Abdullah Gül’ün sözleri, başta Başbakan olmak üzere AKP yöneticilerinin daha önce söylediği boş vaatlere bir yenisinin eklenmesinden başka bir anlam ifade etmez.
TBMM’ye gelen Seçim Yasası Değişikliği Tasarısı’nı değiştirmeden AKP’nin ve Gül’ün samimiyetine inanmak mümkün değildir.
e-posta:
ktsurek@hotmail.com
Başa dön
DURUM
..........
Ahmet Yaşaroğlu
Dağ ve ova
“Şeref Aydın’ın anısına”
Kürt sorununda savaşı da barışı da biz yaparız havasında olan DYP lideri Mehmet Ağar, zaman zaman bu sorun ile ilgili ilginç açıklamalar yapıyor. Ağar, bu sorun ile ilgili yaptığı son açıklamalardan birinde, örneğin şunları söylüyor; “Bir kere ortamın stabil hale gelmesi gerekir, sonra kalıcı çözümler üretilir... Halk huzur istiyor. Artık herkes bölünme korkusunu aşmalı... Bunların dağdan inmelerini sağlamalı... Mesele bir daha silahların patlamamasını sağlamaktır... Devlet husumet yeri olamaz. Ha babam dağda silah sesleri olacağına, düz ovada siyaset yapsın.” Kuşkusuz bu ve benzeri şeyleri söyleyen sadece Mehmet Ağar değil. Bazı politikacı ve çeşitli çevreler de zaman zaman benzer açıklamalar yapıyorlar, bunlarla birlikte af isteğini de dile getiriyorlar. Konunun önemini ve güncelliğini dikkate aldığımızda, bu söylenenlere yakından bakmamız gerekiyor.
Öncelikle vurgulamak gerekiyor ki söylenenlerde Kürt sorununun çözümü için somut bir öneri bulunmuyor. Daha önce de ateşkes ilan edildi -dağlarda silahlar sustu-, parlamentoya -orası ova oluyor- girildi ve barışçıl politikalar yapılmak istendi. Devleti yönetenlerin bunlara yanıtı Kürt milletvekillerini tutuklamak ve cezalandırmak, ateşkesi zayıflık sayıp sorunu küllemeye çalışmak oldu. Buna rağmen Kürtlerin yasal bir partileri var ve her türlü baskı ve teröre rağmen politik arenada mücadele etmeye çalışıyor. Bu arada AB’ye uyum adına dilin sınırlı kullanımı, çok kısıtlı radyo ve televizyon yayını gibi bazı düzenlemeler yapıldı. Ancak bunların çözüm olmadığı, Kürt halkının beklentilerini karşılamaktan çok uzak olduğu da açıkça görüldü.
Ağar, “Artık herkes bölünme korkusunu aşmalı” diyor. Peki ama bölünme korkusu nasıl aşılacak? Ağar ve Ağar gibilerin buna yanıtı yok. Ama bölünmeye karşı ne pahasına olursa olsun Kürtleri mevcut devlet bünyesi içerisinde tutmak gibi bir çözümleri var. Onlar için bölünme korkusunu aşmak, mutlak birliği ne pahasına olursa olsun korumak anlamına geliyor. Kürtlere ufak tefek bazı haklar tanıyalım ve onları bugünkü yapı içerisinde tutalım “çözümü” onlar için yeterli ve ötesini duymak bile istemiyorlar. Oysa bu inkar ve şiddet politikası tam tersi sonuçların ortaya çıkmasına doğru işliyor ve pratik olarak korka korka bölünmek yönünde etkide bulunuyor.
Oysa Kürtlerin son ateşkeste bir kez daha dile getirdikleri talepler son derece makul ve sınırlı. Onlar eşitlik, demokrasi istiyor,şiddetin durmasını istiyor. Talepleri içerisinde ayrılmak olarak yorumlanabilecek herhangi bir istek bulunmuyor. Bu talepler Kürt halkının talepleri ve PKK’nın varlığı veya yokluğu bu talepleri ortadan kaldırmıyor. Açıkçası Kürtlerin ne istediği belli. Peki Türkler ne istiyor? İşte burada işler çatallaşıyor ve sarpa sarıyor. Türkler de her sınıflı toplumda olduğu gibi yönetenler ve yönetilenlere bölünmüş durumda ve yönetenlerle yönetilenlerin bu sorundaki çözümleri de farklılaşmış durumda. Ama biz Türkler nitelemesiyle bugünkü devlet yapısında egemen olan, bu yanıyla imtiyaz sahibi olan Türk ulusunu kastediyoruz.
Ulusal sorunlarda tarihsel tecrübelerin kanıtladığı bir gerçek bulunuyor. O gerçek de şu; egemen uluslar bölünmeyi göze almadan birliği sağlayamıyorlar. Bu şu anlama geliyor; egemen ulus, yönettiği ulusun dile, kültüre yönelik tüm haklarını tanıyor ve ezilen ulus bu koşullarda birlikte yaşamayı tercih ediyorsa - kendisi hakkında karar vermek sadece ezilen ulusa aittir- oturuluyor ve bu birlikte yaşamın nasıl örgütleneceği, hangi biçimler altında süreceği kararlaştırılıyor. Bu durumda hakları tanımak, genellikle birlikte yaşamanın daha güçlü örülmesi ile sonuçlanıyor. Bugün dünyada tek devlet içerisinde birden fazla ulusun ve dilin resmen tanındığı örnekler var ve bu örnekler giderek çoğalıyor. Bütün bunlara rağmen eğer ayrılma olacaksa da bu her iki ulus için onurlu ve saygın bir ayrılma olur, gelecekteki birleşmelerin kapılarını açık tutar.
Kürt sorunu da benzer bir yöne doğru gitmektedir ve her türlü karşı koyma yenilmeye ve sahneden çekilmeye mahkumdur. Kürtler, eşitlik ve demokrasi istiyor. Birlikte yaşamak da bunların sağlanmasına bağlı. Türkler, şimdi daha fazla gündeme gireceği belli olan iki çözümle karşı karşıya, ya korkarak, katlederek bölünmek, ya da kardeşimizin onuru bizim de onurumuzdur, özgürce yaşamalıdır deyip, birlik için kapıları açık tutmak, onurlu ve sağlam bir birlik için çaba göstermek. Başka yol arayanlara ise tarihsel tecrübelerin yanıtı hep olumsuz oldu!
Başa dön
kentyazıları
..........
Necati Uyar
Başka bir Türkiye mümkün
TMMOB, geçtiğimiz yıl ekim ayında olduğu gibi bu yıl da tüm kentlerden katılacak üyeleriyle cumartesi günü Ankara’da meydanlara çıkıyor. 12 Eylül sonrasında uzunca bir dönem, yapılan mitinglerde pankartların arkasını dolduramaz duruma gelen ve kendisini sorgulayan TMMOB ve odalar, geçtiğimiz yıl 8 Ekim’de gerçekleştirdiği ve katılım açısından oldukça başarılı geçen “Demokratik Türkiye, İnsanca Yaşam” mitingindeki katılım düzeyini aşmak ve daha gür bir sesle haykırmak için günlerdir tüm güçleriyle çabalıyorlar.
Geçtiğimiz yıl yapılan mitinge katılamayan, “sen yoksan bir eksik kalırız” çağrısına yanıt veremeyenlerin de katılımıyla bu yıl daha da coşkulu geçeceğine inandığım TMMOB mitinginde, Mühendisler, mimarlar ve şehir plancıları “Emeğe, İnsana, Yaşama, Mesleğe ve Ülkesine” sahip çıkmak için 14 Ekim’de yeniden ve bıkmadan, yorulmadan meydanlara koşacaklar.
Mühendisler, mimarlar ve şehir plancıları, bunca yıldır tekrarladıklarını, söylediklerini duymayanlara, duymazdan gelenlere inat, Anayasa’dan kaynaklanan görevini yerine getirmek, halkı bilgilendirmek ve halk adına sözünü söylemek için, doğruları bir kez daha ve daha gür tekrarlamak için 14 Ekim’da Ankara’da meydanlarda olacak.
Küresel dayatmalarla gerçekleştirilen özelleştirmelerin daha çok yoksulluk, daha çok işsizlik demek olduğunu bildikleri için; “Özelleştirmeye karşı kamusal üretim ve kamusal denetimi savunmak için; yaşamın piyasanın kirli ellerine bırakılmasına karşı, eşitlik, adalet ve özgürlük talebiyle yaşama ve geleceğe sahip çıkmak için” mühendisler, mimarlar ve şehir plancıları 14 Ekim’de Ankara’da meydanlarda olacak.
Mühendisler, mimarlar ve şehir plancıları, “Özelleştirmeler basit bir mülkiyet devri değildir, yoksulluğun, işsizliğin, savaşların hüküm sürdüğü bugünkü dünya düzeninin derinleşmesinden ve devamından yana bir hamledir. Özelleştirmelere karşı durmak da temelde bu dünya düzenine karşı olmak ve başka bir dünya ve Türkiye istemektir.” “Başka bir dünya, özelleştirmelere, yoksulluğa, işsizliğe, iş güvencesinin ortadan kaldırılmasına, esnek çalışma yöntemlerine, kadın emeğinin sömürüsüne, paralı eğitime ve sağlığa karşı olan tüm emek kesimlerinin ortak ve birlikte mücadelesiyle kurulacaktır” demek için 14 Ekim’de Ankara’da meydanlarda olacak.
Kamu arazileri geleceğimizdir, gelecek satılamaz demek için; kentlerde yaşanan yağmanın başlıca sorumlusu sermayenin kurguladığı rant düzenidir, bu düzen değişmelidir demek için;
madenlerin gerçek sahibi halkımızdır, peşkeşe son verilsin demek için; her yer Bergama, hepimiz Bergamalıyız demek için; Altıncı Filo ve onun yerli uşaklarına defol demek için;
nükleer çöplükte yaşamak istemiyoruz, nükleer tek seçenek değildir demek için; enerji üretimi ve sanayileşmenin çevreyi ve doğayı katletmek demek olmadığını bir kez daha hatırlatmak için;
tarım topraklarını, doğal ve kültürel varlıklarımızı yok eden talan politikalarına karşı durmak için; kıyı ve orman yağmasına karşı çıkmak için, mühendisler, mimarlar ve şehir plancıları 14 Ekim’de Ankara’da meydanlarda olacak.
Başta düşünce ve örgütlenme özgürlüğü olmak üzere, tüm demokratik hak ve özgürlüklerin önündeki engelleri yıkmak için; mühendisler, mimarlar ve şehir plancıları 14 Ekim’de Ankara’da meydanlarda olacak.
TMMOB’nin gücünü oluşturan mühendisler, mimarlar ve şehir plancıları, kendi ülkelerinde yabancı konumuna düşmemek, yurttaşlık haklarını yitirmemek, mesleğine ve ülkesine sahip çıkmak için tüm illerden gelerek 14 Ekim’de Ankara’da Sıhhiye Meydanı’nda olacaklar.
Bu cumartesi Sıhhiye Meydanı’na gelenler, üreterek büyüyen ve paylaşarak gelişen bir ülkede insanca ve barış içinde yaşamak istediklerini; dünyanın her yerinde işgallere ve saldırılara karşı mazlum halkların yanında yer alacaklarını ve savaşa karşı barışı savunacaklarını bir kez daha ilan edecekler.
İster ücretli çalışan konumunda ister işveren konumunda olsun, ister emekli ister kamu çalışanı olsun, ister işsiz isterse henüz öğrenci olsun, tüm mühendisler, mimarlar ve şehir plancıları “Sen yoksan bir eksiğiz” diye seslenen çağrının tarafıdır. 14 Ekim Cumartesi günü Ankara’da meydanlarda olmak; alınan eğitimin, üstlenilen sorumluluğun, sahip olunan ve halk adına üstlenilen yetkinin, ülkeye karşı sorumluluğun gereğidir.
Daha güçlü biçimde “Başka bir Türkiye mümkündür” diye seslenmenin, ülkeye ve mesleğe sahip çıkmanın yolu, bu cumartesi TMMOB bayrağını daha yukarı yükseltmekten, Sıhhiye Meydanı’nı tek kişilik boş yer bırakmayacak biçimde doldurmaktan, Yaşasın Devrimci TMMOB diye haykırmaktan geçiyor.
e-posta:
nuyar@mail.com
Başa dön
DÖNÜŞÜM
..........
Serdar Derventli
Açık cezaevi metotları
Almanya’da işsizlere ve dolaylı olarak işçilere baskı uygulama işlevi gören Hartz IV yasaları 2005’in başından beri yürürlükte. Hartz IV yasalarının neyi içerdiğini hatırlatmak için şunlara dikkat çekmek yeterli olacak. İşsiz sayısının 3,5 milyon ile 4 milyon arası gidip geldiği bir dönemde, Volkswagen personel müdürü Peter Hartz’ın başkanlığında kurulan “Hartz Komisyonu”, çalışma yasalarına ilişkin Hartz I, II, III ve en son olarak 2005 yılında yürürlüğe giren Hartz IV yasalarının taslağını hazırladılar.
İşsizliği iki yıl içinde yarıya indirme vaadi ile çıkartılan bu yasaların, parlamento dışı ve ağırlığını sermaye güçlerinin oluşturduğu bir komisyon tarafından hazırlanması zaten yasaların asıl çıkış amacını ortaya koyuyordu.
Hartz yasalarının sonuncusu olan Hartz IV, yürürlüğe girdikten bir yıl sonra yasa iki kez sertleştirildi. Daha önce işsizlik yardımı ile geçinenler varsa evlerini satmak, varsa bankadaki birikimlerini harcamak zorundaydılar. Yasaya göre işsizlik yardımı alanlar “makul bir evde” oturabilecek ve “makul bir otomobile” sahip olabileceklerdi. İşsiz bir insanın nasıl otomobili olur demeyin, bu yasal olarak gerekli. Nitekim işsizlerin, kendilerine Almanya çapında verilebilecek bütün işleri yapabilmeleri için yasal olarak mobil olmaları gerekiyor. Bazılarına ehliyet almaları için özel kredi bile veriliyor.
Ağustos ayında hükümet bu yasaları ikinci kez sertleştirmişti. Buna göre kendine verilen bir işi veya kursu üç kez kabul etmeyen işsizin yardımı üç boyunca kesilebilecekti.
Büyük koalisyonun “büyük” ortağı CDU/CSU, yasayı yeniden sertleştirmeyi tartışmaya açtı. Herhangi bir hükümet iki ay önce bir yasayı değiştirdiyse, normal koşullarda, bunun etkisini bekler ve ona göre fazla mı yoksa az mı değişiklik yapmış, karar verir. Ama daha yasa tam yürürlüğe bile girmiş değilken yasanın yeterli olmadığını tartışmaya açıyorsa, burada niyetin farklı olduğu anlaşılmaktadır.
Yeni öneride (siz saldırıda anlayın) bir işsizin, kendine verilen işi veya kursu kabul etmemesi durumunda parasının yüzde 60’ı derhal kesilecek. Bu uygulamadan sonra işsiz, kendine verilen işi veya kursu hâlâ kabul etmezse bütün işsizlik yardımını ve ev kirası, yakıt parası, giysi yardımı gibi diğer ödemelerin derhal kesilmesi gündeme gelecek! Saldırı bununla sınırlı kalmıyor.
En orijinal yönü ise artık işsize ödeme yapılıp yapılmayacağına iş ve işçi bulma kurumunda muhatap olduğu memur değil, bilgisayarlar karar verecek! Anlaşılan artık devlet memurlarına güvenmiyor, onların yeterince gaddar olamayacaklarını, hatta “yufka yürekli” olduklarını düşünüp, işsizlerin paralarını kesme işini de bilgisayarlara yüklüyor!
Bilgisayar bu; acıma duygusu yok, işsizin gerekçelerini dinleyip ikna olma durumu yok vb. Sadece kendine yüklenen bilgiler dahilinde çalışıyor. “Şu işsize şu iş (veya kurs) verilmiş, o da kabul etmemiş. Bankaya havale edilen para şu oranda kesilecek! Hâlâ kabul etmiyor, bütün yardımlar kesilecek!” Adam aç, susuz, elektriksiz kalmış kim dinler!
Yasada yeni değişikliklerin tartışıldığının basına yansımasıyla birlikte muhalefet politikacıları ve birçok sosyal inisiyatif, “Bu uygulamalar açık cezaevi metotlarını hatırlatıyor” diye tepki verdiler. Yani Almanya’nın bu uygulamalarla giderek açık cezaevine dönüştürüldüğünü söylüyorlar.
Nasıl açık cezaevinde mahkûm “topluma yeniden kazandırılmak” için dışarıya kiralanıyorsa benzeri bir uygulama işsizlere reva görülmekte. İşsiz işi kabul etmiyorsa parası kesilerek cezalandırılıyor, cezaevindeki mahkûm ise böyle bir durumda bir daha dışarı salınmıyor veya infazı yanıyor. Benzetme belki ilk anda abartı gibi gelebilir. Ama uygulamalara bakıldığında paralellikler kurmak mümkün! Ayrıca burada söz konusu olan kesim birkaç bin mahkûm değil, 8 milyonun üzerinde bir işsizler ordusu!
Alman Sendikalar Birliği DGB, yüzlerce sosyal inisiyatif ve örgüt, 21 Ekim günü Almanya’nın beş ayrı merkezinde kitlesel gösterilere çağrı yaptı. Bu eylemler, sermayenin emrinde çalışan hükümetin bu planlarını geri püskürtme ve yeni haklar elde etmek için iyi bir başlangıç olacak.
e-posta:
serdar@evrensel.de
Başa dön
RAMP IŞIKLARI
..........
Metin Boran
Repertuvar tartışmasına devam
Geçen hafta bu köşede yayınlanan “Devlet Tiyatrolarında Repertuvar” başlıklı, kurumdaki sorun ve sıkıntı olarak gördüğümüz ve tiyatrosal pratiğe ilişkin bazı gözlemlerimizi aktardığımız yazı üzerine Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Sayın Mine Acar aradı ve gözlemlerimiz konusunda yanıldığımızı belirtti. Genel Müdür Acar, yazının üslubuna ilişkin de itirazlarını bildirdi. Yazıda, yeni sezona hazırlanan Devlet Tiyatroları’nın, repertuvar, turneler, oyun gösterimi ve seyirci sayısı, sahneye çıkmadan maaş alan oyuncuların durumu gibi konularda yorumlarda bulunulmuş ve bu yılın repertuvar seçimine eleştiri yöneltilmişti. Yanı sıra da kurumun, yönetsel ve sanatsal anlamda özerk bir yapıya kavuşması durumunda, kimi sorunların kendiliğinden ortadan kalkacağı ve siyasal iktidarla arasına mesafe koyabileceği gibi konulara değiniliyordu.
Genel Müdür Sayın Mine Acar, geçtiğimiz sezon Devlet Tiyatroları’nın en verimli sezonunu yaşadığını belirterek gerek oyun sayısındaki çeşitlilik ve gösterim sayının fazlalılığı, buna bağlı olarak yükselen seyirci sayısındaki artış gibi konularda yanıldığımızı bildirdi. Haklı olabilirler, ellerinde, kimi sayısal verileri oluşturan dokümanlar vardır, nicelik olarak da doğru olabilir söyledikleri. Sayın Genel Müdür ile polemik yapmak niyetinde değilim, sanırım kendileri de buna gerek duymaz: Ancak benim yazıda yönelttiğim eleştirilerden bir tanesi de nitelik sorunu ve oyunlardaki oynanış ve prodüksiyonun düzeyi idi. Diğer yandan Sayın Acar, sahneye çıkmadan kurumdan geçinen birtakım ‘oyuncu’ların çoğunun (isimleri ben de mevcut) kurumla ilişkilerinin bir şekilde kesildiğini bildirdi.
Oyunların turne dağılımı ve yurt genelindeki seyirciye eşit bir sunum gerçekleştirmeye çalıştıklarını belirten Acar, geçtiğimiz sezonda 100’den fazla oyunla seyirci karşısına çıktıklarını ve bu oyunların, yerli ve yabancı yazarların en önemli yapıtları olduğunu belirtti ve bu repertuvar ile Devlet Tiyatroları’nın, seyirciye her türden ve tarzdan oyun izleme olanağı tanıdıklarını söyledi.
Sayın genel müdür repertuvar oluşturma ve oyun seçimine ilişkin ise herhangi bir kayırmaca ve torpilin söz konusu olamayacağını, repertuvara alınan oyunların edebi kurulun yetkin üyelerince tercih edildiğini belirterek burada herhangi bir tasarrufunun mümkün olmadığının altını çizdi. Repertuvara alınan oyunların istikrarlı, verimli ve üretken prova aşamasına müdahalesinin olamayacağını, ancak gösterimin niteliksizliği ve düzeyi düşük olduğu ve seyirciden ve eleştirmenlerden olumsuz izlenim edindiği zaman oyunu kaldırdığını, İstanbul’da bir oyunun gösterimini örnek vererek açıklıyor. Ama Sayın Genel Müdür Mine Acar’ın da fark edeceği gibi bizim de önceki yazının bir yerinde söylediğimiz bundan farklı değildi. Bizim olumsuz olarak gördüğümüz, oyunların gösterim açısından özensiz, üzerinde fazla düşünülmeden yalap şalap kotarılmış yapımlardı.
Mine Hanım bu eleştirilere de şöyle yanıt veriyor; ben onca yıl oyunculuk ve rejisörlük yapmış bir sanatçımıza yönetmenlik veriyorum ve bazıları bu üretimlerinde başarısız olabiliyorlar. Bunun önüne geçmemiz mümkün olabilir tabii, ancak oyunu gördükten sonra ya provalara devam kararı alıyoruz ya da gösterimden sonra kaldırıyoruz. Bir yılda 100 ile 120 arasında oyun üretiyoruz arada böyle niteliksiz yapımlar da çıkabiliyor. Sayın genel müdüre şöyle sorulabilir: Oyunculuğu bile tartışmalı bir kişiye rejisörlük payesi verilir; ona bir oyunun görsel ve düşünsel yorumunun sorumluluğu verilirken biraz daha özenli davranılamaz mı?
Çünkü esas olan, bir üretim aşamasında onca emek ve bütçe harcamasından sonra oyunu kaldırmak ve üretimde bulunan insanların çabalarını hiçlemek değil, tedbiren sağlam, aklı ve yeteneğine düşünsel yorumda derinlikli sanatçılara görev tahsis etmek, kabul etmeyenleri ise yaptırım uygulayarak üretime koşullamaktır.
Bütün bu iyi niyetli öneri ve düşüncelerimizi, üretimi için kolektif bir anlayış ve bir dayanışmayı zorunlu olarak içinde barındıran tiyatro sanatının daha nitelikli üretilmesi ve aynı kalite ile yaygınlaşması adına yapıyoruz. Kişi olarak, hiç kimsenin ya da bir grubun veya bir kliğin temsilcisi ya da sözcüsü değilim. Amacım insanın uygarlaşma ve özgürleşme mücadelesi ile yaşıt olan (bence) kutsal tiyatro sanatının tarihsel ve toplumsal misyonunu tam ve eksiksiz yerine getirmesi ve bu doğrultuda insanlar, ülkeler ve toplumlar arasında yüceltilmesidir. Biliyoruz ki sanat, doğrunun ve gerçeğin sözcüsü olduğu zaman ayrıştırıcı değil birleştiricidir, insanların barış içinde yaşaması ve demokratik bir ortamda gelişmesi için sanatın misyonu tartışılmaz bir biçimde önemlidir ve misyonu büyüktür.
Sayın genel müdürün eleştirdiği ve itiraz ettiği yazı bu saiklerle yazılmış ve arkasında hiçbir art niyet barındırmayan bir niyetle kaleme alınmıştır. Kendilerini tanıyorum ve bütün tartışmalı atamalarına rağmen tiyatro sanatı adına başarılı olmasını isteyenlerdenim. Evet Evrensel gazetesi ve şahsım taraftır, bu taraflılığımız doğrunun ve gerçeğin yanında yer alarak emeğin ve alın terinin yüceltilmesi ve sömürü ve yolsuzluğun ya da her türden kültürel yozlaşmanın karşısında yer alan bir anlayışı ve taraflılığı içerir. Yoksa amacımız ve duruşumuz hiçbir bürokratın yönetimini yok yere karalamak ve anlayışlarını beyhude bir çaba olarak ilan etmek değildir.
e-posta:
m.boran@mynet.com
Başa dön
GÖZLEMEVİ
..........
Üstün Akmen
Işığa kavuştuktan sonra, kanatlar neye yarar?
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, Kâğıthane Sadabat ve Üsküdar Kerem Yılmazer sahnelerini ekim ayının ilk iki akşamında ayrı ayrı hizmete açtı. Elbette fevkalade sevindirici iki olaydı, kalkıp her iki açılış törenine de katıldım, böylelikle iki sahnenin ilk oyunlarını izlemiş oldum.
"Karanlığı arayan karanlığı bulur, aydınlığı arayan aydınlığı…"
Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, birinci akşam, Sadabat'ın açılış kurdelesini kesmezden önce yaptığı konuşmada, Şehir Tiyatrolarındaki koltuk sayısının % 50 artışla 3547'e ulaştığını söylediğinde, doğrusu yüreğimde sevinç kuşlarının uçuştuğunu duyumsadım. Sonrasında: "Yetmez" dedi Topbaş. Dediği gerçekten doğruydu, yetmezdi, 14 milyonluk kentte 3527 koltuk da neydi ki! "Ama olsun" dedim içimden, 3527'yi veren belediye, günü gelir belki 13527'yi de verir. Ne demişler: "Umut Mehmet'in ekmeği, ye Mehmet ye…"
“Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol...”
Topbaş konuşmasında, Kâğıthane ve çevresinin, Sadabad bahçe ve mesirelerine yeniden kavuşturulacağını; Osmanlı-Türk toplumundan doğan bütünlenme özelliklerini kısa bir süreç içinde göreceğimizi; Kâğıthane'nin yakın süreçte halkın kullanacağı geniş mesire çayırlıklarıyla birbirinden güzel peyzajları içeren bir bahçe ve su kenti olacağını; Kâğıthane'nin planlı bir biçimde ve kısa bir zaman süresinde rekreasyon (eğlendinlen) amacıyla geliştirileceğini; Cendere Deresi'nin ıslah edileceğini falan söyledi de, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin Şehir Tiyatroları'nın "katma bütçeli özelliği"nin 15.09.2005 tarihinde 1927 sayılı Meclis Kararı ile 01.01.2006 tarihinden geçerli olmak üzere sessiz sedasız yürürlükten kaldırılmış olmasına değinmedi. Şehir Tiyatroları’nın Katma Bütçeli Müdürlük statüsünün kaldırılmasıyla, belediye bütçesi içinde faaliyetlerini sürdürmekte oluşuna hiç mi hiç dokunmadı. "Yahu, elimizde olmayan nedenlerle 92 yıllık şu kurumun silikleşmesine neden olacağız" da demedi. İstanbul Şehir Tiyatroları'nı öve öve bitiremedi de, koskoca kurumun beş paraya yitip giden hukuki kimliğinden dem vurmadı. Genel Sanat Yönetmeni’nin de, yardımcılarının da, oyuncuların da, rejisörlerin de, dekoratörlerin de, kostümcülerin de önünde yakarma kuyruğu oluşturmalarından sanki memnun gibiydi. Yoksa bana mı öyle geldi ne!
“Suyun rengi bulunduğu kabın rengidir...”
Kulağıma fısıldanan ve bana ikide bir "olamaz" dedirten eksikliklerine karşın Sadabat Sahnesi, fuayesiyle, salonuyla mükemmel görünümdeydi. Emeği geçenlere elbette birey olarak da teşekkür borçluyum. Sahne, Turgay Nar'ın "Can Ateşinde Kanatlar" oyunuyla açılıyordu ve ben, 2004-2005, 2005-2006 sezonlarında ilgiyle izlenen, yurtdışı turnelere giden, 14. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nde de yer alan bu oyunu, ne yazık ki izlememiştim. Salona geçildi. Kadir Topbaş, başka bir yerdeki programı nedeniyle seyircileri selamlayarak salonu ekibiyle birlikte terk etti. Bu arada, üçüncü zil de verildi. Aaa, o da ne! Bir de bakıldı ve görüldü ki, Kâğıthane Belediye Başkanı’nın, salonda kalan Büyükşehir Belediyesi etkili ve yetkililerinin, türbanlı eşlerinin ve de şürekâlarının oturdukları en ön sıranın önüne, beyaz yemek masasıyla örtülü koskocaman dikdörtgen bir sehpa getirildi, üstüne de bardaklar, su şişeleri dizildi. Böylece, siyasilerimizin su içmeden oyun seyredemedikleri de, muhterem halkımız tarafından öğrenilmiş oldu, pek sevindim.
“Kendine ulaşmak, aşka ulaşmaktır”
"Can Ateşinde Kanatlar"ın yazarı Turgay Nar, bilindiği gibi eserlerinde simgesel anlatımı yeğlemiş bir yazarımızdır. Bu oyun olmayan şiirsel metninde, seyirciyi iki anlatıcı ya da eseri seyirciye okuyan güzel ses tonlu, tonlamaları mükemmel, diksiyonları kusursuz iki oyuncu sayesinde, Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin düşünsel dünyasında oldukça geniş düzlemde felsefi bir geziye çıkarmayı amaçlamış. Bu geziyi imgelerle, çağrışımlarla donatmış. Mevlana'nın bütün dünyayı kucaklayan hümanist anlayışı, S. Bora Seçkin tarafından fantastik bir öykü içinde, yaşanmış olağanüstü deneyimlerin öyküleri olarak seyirciye aktarılmak üzere hazırlanmış. Evet, seyirciye aktarılmış, ama metin, tüm iyi niyetli çabalara karşın bir türlü tiyatro olamamış.
“Kalbin içindeki göz”
"Can Ateşinde Kanatlar"ın konusu, Şems-i Tebrizi'nin kuşkulu kayboluşunun ardından, Mevlâna'nın bu "ezeli" dostunu arayışından kaynaklanıyor. Dağınık haldeki mitos parçalarını ve tarihsel karakterleri evrensel bir tema etrafında bir araya getiren Turgay Nar, Mevlâna'nın yolculuğu ile Simurg'a ulaşmak isteyen otuz kuşun yolculuğu arasında paralellikler kurmuş. Bana sorarsanız (şiirsel anlamda) çok da iyi etmiş.
“Bir sonsuzluk kervanıdır ölüm”
Turgay Nar, şiirsel metninde paralellikler kurmaya çalışırken, Mevlâna'yı, çile vadilerini aşarak sürdürdüğü yolculuğunda, dergâhlardan kovulup, ömrünü yollarla sınayan Divane Derviş ile; diğer sûfîlerin halkla paylaşmayı uygun bulmadığı sûfî öğretilerini halkın önünde ve yazılarında açıkça ifade etmekten çekinmeyen, bu tavrıyla düşmanlar kazanan ve yöneticiler tarafından, varlığı tehdit olarak algılanıp, katledilen Hallac-ı Mansur ile; matematik, fizik, astronomi, şiir, tıp, müzik ilimleriyle ilgilenen, Horasan'ın yıldızı; İran'ın ve "Irak-ı Acemi" ve "Irak-ı Arabi" olmak üzere her iki Irak'ın dahisi, filozofların prensi olarak tanımlanan Ömer Hayyam ile; Doğunun büyük klasiklerinde yer alan, tarih biliminin kayıt bulamadığı çağların büyülü kuşu, kanatları mücevherden değerli, uçuşu rüzgârdan hızlı, kendi kendini yakıp sonra külleri arasından çırpınıp uçan Zümrüdüanka ile; ünlü şair ve mutasavvıf, hekim ve eczacı, "Kuşdili" olarak da bilinen mesnevî tarzı eserinde, tasavvufun "Vahdet-i Vücut" anlayışını anlatan Feridüddin Attar ile; kurduğu tek tanrılı inanç sistemi "Ahura Mazda" ya da günümüzdeki adıyla "Mecusi"lerin lideri Zerdüşt ile; Hititli bir yontucu ile; İtalya'nın bir dağ köyünde yaşarken koskoca Engizisyon'a meydan okuyan, eline geçen, halk diline çevrilmiş, içlerinde Kuran'ın da bulunduğu bütün kitapları okuyan, o karanlık çağda kendi evren kuramını yaratan yoksul köylü Değirmenci Menocchio ile; sevgi yoluyla dünyada yaşayan tüm insanların, hem kendileriyle hem evrenle kaynaşmaları ve sonsuz yaşamda ebedi hayata doğmalarını amaçlayan şair Yunus Emre ile; can kıyıcı ile; Halep'te Hallac-ı Mansur'un düşüncelerinin iz sürücüsü olduğu için kafir sayılıp, derisi yüzülerek öldürülen Seyyid Nesimi ile birer birer karşılaştırmış, onlarla birlikte gizlerini çözmesi amacıyla, varlık perdelerini aralamasını sağlamış.
“Dinle, bu ney nasıl şikayet ediyor,
ayrılıkları nasıl anlatıyor”
Oyunu sahneye taşıyan S. Bora Seçkin'in Turgay Nar'ın şiirsel metniyle uzun süre boğuştuğu bir gerçek. Seçkin, bizzat arayıp: "Değil" dese de inanmam, böyle olduğu buram buram kokuyor. Metin, şiirsel olarak güzel olabilir, bu konuda Turgay Nar'ı övebilirim, ama sahneye uyarlanması zor ötesi bir metin bu. Metinde çatışma yok, gerilim hak getire… 12 karakteri tek oyuncuya yükleyip, 12 karakterde tek oyuncuyla çeşitlilik yaratmak kolay mı? Hiç değil. Fevkalade iyi niyetle, tiyatronun tüm etmenlerini bir araya getirmeye, onları bir arada tutmaya özen göstermiş. Şiirsel metni tiyatro metnine dönüştüreceğim diye gereksiz abartılardan kaçınmış. Gene de, metin tiyatro olamamış.
“Mum giderek azalmakta”
S. Bora Seçkin, şiirsel metnin Mevlâna'ya ilişkin bölümlerini de başarıyla okuyor. Güzel ve etkili bir konuşma biçimi var Seçkin'in. Sesini mükemmel kullanıyor. Sesinin çıkışı ile nefesinin kullanımı arasında gelişen başarılı uyum, sürekli dikkat çekici boyutta kalmakta. Türkçe diline gösterdiği özen ise gerçekten "takdire şayan".
“Bunun adı aşk”
12 karaktere can veren Yiğit Sertdemir'e gelince, Sertdemir benim 2005 yılından bu yana mercek altında tuttuğum oyunculardan biri. Genç oyuncu, "Can Ateşinde Kanatlar"da sesiyle, tonlamasıyla, kusursuz seslendirmesiyle, harflerin doğru telaffuzu, yutmadığı hecelerle, dingin ses organıyla yarattığı tüm karakterler, tam anlamıyla karakterlerin eylemlerinin öznesi oluyor. 2005 yılında Altıdan Sonra Tiyatro'nun "O.B.E.B"ini değerlendirirken söylediğim gibi, Sertdemir'in sesinde yaratılan öz, "Can Ateşinde Kanatlar"da da dramatik eylemi yaratırken, dramatik eylem karakterin diğer ilişkilerini de düzenliyor.
“Olgunlar gider, hamlar kalır”
M. Nurullah Tuncer, bu bir buçuk saatlik performans için, olabildiğince yalın bir dekor tasarlamış. Tasarlamış diyorum, ama 2005 Afife Ödülleri'nde "En İyi Işık Tasarımı"na aday gösterilen Mahmut Özdemir'in ışık tasarımı sayesinde, Mevlâna'nın Değirmenci Menocchio ile olan tablosu hariç, dekor görünmüyor. Haydi dekor bir tarafa, Yiğit Sertdemir'in yüzü, seyirciyle hiç mi hiç yüzleşmiyor. İki soffitto spotuna rağmen ne yerden kaldırılan taş, ne testi seyirci tarafından algılanmakta. Yani şiirler, genel anlamda karanlıkta okunmakta. Mahmut Özdemir, mistik derken, tutmuş diskotek atmosferi yaratmış. Olur mu öyle şey? Olmuş!
“Kollarını açıp onu kucakladı, aşk gibi gönlüne aldı”
Ersin Aşar'in efektleri, etkileme açısından ciddi anlamda iyi. Tomris Kuzu'nun kostümlerine de diyeceğim yok, eline sağlık. Söylediklerimin özü olarak, "Can Ateşinde Kanatlar", iyi kotarılmış bir "Şiir Resitali"dir diyeceğim. Bu açıdan, Mevlâna'yı, felsefesini sevenlere hararetle önerirken, diğer taraftan tiyatro görmek isteyenlere tüm özgüvenimle herhalde "sakın gitmeyin, görmeyin" demek hakkına da sahibimdir.
Öyle değil mi ama?
e-posta:
uakmen@superonline.com
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net