www.evrensel.net   | Evrensel Kitap arşiv  |  linkler   | posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



SÖZ OLA, TORBA DOLA ____Üstün Yıldırım
Sıra sıra siniler

SADEDE GELELİM ____Cem Somel
Sermayenin ince hesapları

MERCEK ____A.Cihan Soylu
Çağrıların gereği

KİRVEME MEKTUPLAR ____Mıgırdiç Margosyan
Dıngılafistan meselesi

  SÖZ OLA, TORBA DOLA..........Üstün Yıldırım

Sıra sıra siniler

Zeki Çol, “Spor Kurumu Kanunu Tasarısı’nın Taslağı’nı” ele aldığı “sıra dışı” köşesinde sıra dışı bir söylemde bulunuyor, “...ve en önemlisi aktif sporcu sayısında patlama yaşanacak” diyordu.
Kuşkusuz, “sıra dışı” başlıklı bir köşede sıra dışı konulara dokunulması doğaldır. Ancak, sıra dışılığın kol gezdiği yerde, hiç değilse, söylem sıra dışı olmasaydı diye düşünüyor insan. Çünkü, sözün başında “Spor Kurumu Kanunu Tasarısı Taslağı” diye bir şeyden söz edilmektedir. Yasa olağan da, adı sıra dışı.
Kuşkusuz yasa olacaktır. Ondan önce de tasarısı. Çünkü, bütün yasalar, yasa koyucu kabul etmeden önce tasarıdır. Yani, yasama organında görüşülüp kabul edilen tasarı, tasarı olmaktan çıkar yasalaşır. Bir de Cumhurbaşkanı’nın onayı gerekmektedir; ama asıl iş yasama organındadır.
Bütün bunlardan önce ise bir taslak hazırlanır ve yasama organına gönderilir. İşte o zaman taslak, taslak olmaktan çıkar ve tasarı kılığına girer. Murat Karayalçın’ın sözünü ettiği proje tasarımı gibi bir şey de değildir bu.
Bu nedenle “Spor Kurumu Kanunu Tasarısı’nın Taslağı” başlığı pek doğru olmasa gerek.
Ayrıca, Zeki Çol’un da aktif olarak nitelendirdiği sporcu sayısında patlama olacağını söylemesi de pek anlaşılır değildir. Yani, bir zorluk, bir güçlük, bir engel mi var aktif sporcu olmak için de, bu yasa bunu ortadan kaldıracak olsun ve de bir patlama yaratsın.
Bilindiği gibi ülkemizde ve belki diğer ülkelerde ya da kimi ülkelerde de birilerinin birilerine sporcu diyebilmesi için başka birilerinin o birilerine bir belge vermesi gerekmektedir. Tıpkı, milletin vekili seçilenlere milletvekili olduklarını gösterir bir belgenin verilmesi gibi. Yine bilindiği gibi, ülkemizde yerin altında ya da üstünde iş tutmuş kimi insanlara, askere geç gitmelerini sağlamak için o belgelerden bolca verilmiştir. O belgeyi alan da aktif olsun olmasın sporcu olmuştur ve o sporu yapması gerekmiştir aktif ya da pasif olarak da olsa.
Sözün özü, nedir bu sporcunun önüne eklenen aktif ya da faal sözcüklerinin, sporcunun yaşamındaki ya da spor dünyasındaki enlemesine ve boylamasına; hem de derinlemesine anlamı? Yani nedir?
Nasıl bir sporcu olursa olsun, birinin sporcu olduğunu belgeleyen belgeye dilimizde, ne yazık ki, lisans deniliyor, kimileri diyemese de. Dilek Şanlı, gazetesinin ekinde “İki dil bilen lisanlı dalgıç” başlığıyla Türkiye güzelini tanıtıyordu. Başlığa bakınca lisans olması gereken sözcüğün, bilinen iki dilin etkisiyle lisan olduğunu düşünmek olası aslında iyimser bir yaklaşımla.
Ancak, haberin içinde güzelimizin uğraşlarını sayarken “Karakalem, desen, yağlı boya, ebru ve takı tasarımı yapmak. Aynı zamanda lisanlı dalgıç. Parapiskoloji ile de ilgileniyor” demesi Dilek Şanlı’nın lisansa lisan deme konusunda son derece kararlı olduğunu gösteriyordu. Sanırım Dilek Şanlı, güzelimizin dil bilir dalgıç olmasını vurgulama çabasında değildi bu söylemiyle.
Güzelimizin, parapsikoloji ile değil de parapiskoloji ile ilgilenmesi ise okuyanın ruhsal durumunu etkiliyor, sanki durağanlaştırıyordu insanı durgunlaştırması gerekirken. Aslında bu iki sözcük birbirlerinin yerine çok sık kullanılıyordu. Örneğin, Milliyet gazetesindeki “Kaçana Yanıyor” başlıklı haberde bir yabancı çalıştırıcının sözleri, “Konyaspor karşısında olduğu gibi, bu maçta da durağan bir görünüm ortaya koyduklarını belirten...” biçiminde yansıtılıyordu okura. Çok açık olarak görülmektedir ki buradaki görünümün, sabit anlamına gelen durağan değil, durgun olması gerekmektedir.
Ayaktopu üzerine pek çok dalda iş tutmuş olan Bülent Yavuz da “duran topa” durağan top diyordu bir konuşmasında.
Ercan Güven, “Ters Köşe”sinde itiş kakış arasında nereyle atıldığı belli olmayan bir gol için “O zaman bu gol heybeden” diyordu haybeden demesi gerekirken. Bir yazılım yanlışı mı var; gülmece öğeli bir iğneleme mi yapılmış; yoksa gerçekten golün heybeden çıktığı mı düşünülmüş derken, biraz sonra Güven’in bir harfin oyununa geldiği anlaşılıyordu. “Sen haybeden gol kazandığında...” diye başlıyordu çünkü bir tümcesine. Hoş haybeden de gelse heybeden çıkmış olacak o gol, heybeden de çıksa haybeden gelmiş olacak ya!..
Ne diyelim. Bütün bu yanlışlıklar, yanılgılar lisanlı ya da lisanslı olsun, heybeden de çıksa aktif gazeteciliğin gereği olsa gerek. Durağan olsa da olağan olmaması gereken bir durum. Parasız da olsa piskolojiyi çok bozuyor, çoook!... Eğer bir de sayrıevindeyseniz.
Bendeniz de bir süredir aktif olarak dışarı çıkma zorluğu yaşadığımdan ve en doğal gereksinimimi karşılayamaz olduğumdan sayrıevindeyim. Hem lisanlı; hem de lisanslı hekimlerin elindeyim. Haybeden olan bir heybeden kurtaracaklar belki beni. Atamadığım sıvı durağan olmaktan çıkacak aktif yaşama dönecek. Bu da benim paralı parasız tüm piskolojimi düzeltecek. Hani haftaya olmayabilirim demeye getiriyorum. Ne de olsa“sıra sıra siniler, hasta olan iniler.”

e-posta:
ustunyildirim@yahoo.com

  Başa dön

  SADEDE GELELİM..........Cem Somel

Sermayenin ince hesapları

Merkez kapitalist ülkelerde sermayenin finans kurumları ve uzmanları, dünya ekonomisindeki dengesizlikleri giderek tehlike olarak görmektedir. ABD’nin dolar basarak ithalât fazlasını sürdürmesi ve ürettiğinden daha fazla tüketmesi; sınaî ihracatçısı ve petrol ihracatçısı çevre ülkelerinin ticaret fazlalarından kazandıkları dolarlardan oluşan rezervlerin dağ gibi birikmesi; bu çevre devletlerinin rezervlerinin bir kısmını ABD Hazine bonolarına yatırarak ABD’ye borç vermesi; ABD’de gayrimenkul fiyatlarının spekülasyonla şişmesi vs. sermayenin bazı âkıl uzmanlarına sürdürülemez gibi görünmektedir.
Çevre ülkelerinden merkez ülkelerine mal ve hizmet ihracatı, merkez ülkelerinde hem ücretleri bastırmakta, hem de merkez ülkelerinde imalât sanayiinde ve hizmetlerde istihdamı azaltmakta (ya da artışını kösteklemektedir). Merkez ülkelerinde ücretlerin millî gelirdeki payı azalmaktadır. Buna mukabil çevre ülkelerindeki ucuz üretimden yararlanan merkez ülke şirketlerinin kârları artmaktadır. En büyük 7 merkez ülkesinde şirket kârlarının millî gelire oranı yüzde 15’i aşmıştır.
Şimdiye kadar bunları görmezden gelen uzmanlar, artık bu gelişmelerden rahatsız olmaya ve tartışmaya başladı. Önceleri sermayenin uzmanları, sınaî üretimin çevre ülkelerine kaymasının ucuz ithalât yoluyla merkez ülkelerinde (konfeksiyonda, elektronikte vs.) fiyatları düşürdüğünü ve bundan bu ülkelerde herkesin yararlandığını iddia etmekte idi. Oysa merkez ülkelerinde ücretler azalınca ve işsizler artınca, işçiler ucuz tüketim malı ithalâtının fazla bir faydasını görememektedir.
Bu sebeple merkez ülkelerinde işçi sınıfı şirketlerinin üretimi çevre ülkelere kaydırmasına ve ithalâtına tepki göstermekte ve ithalâtı kısıtlayacak korumacı politikalara talebi şiddetlenmektedir. Sermaye, emekçilerin siyasî baskısıyla şirketlerin uluslar arası üretim, ticaret ve yatırım serbestisini kısıtlayacak politikalara dönüşten korkmaktadır. Bu sebeple örneğin İngiliz Economist dergisi son sayılarından birinde dünya ekonomisi üzerine bir raporda, şirketlerde gerçekleşen kârlardan merkez ülke emekçilerinin de yararlanması gerektiğini öne sürmektedir. Burada sermaye bir çıkmaza düşmektedir. Sermayenin küreselleşme adına otuz yıldır geliştirdiği uluslar arası rekabet ortamında kapitalist devletlerin kâr gelirlerini vergilendirmesi ve sosyal harcamaları artırması mümkün değildir.
Economist dergisindeki rapor, merkez ülkelerinde işçilere, artan kâr payından bizzat hissedar olarak ya da emekli sandıklarının hisse plâsmanları yoluyla küreselleşmenin nimetlerinden yararlandırmaktan bahsetmektedir. Bu üzerinde durulması gereken bir noktadır. Merkez ülkelerinde sermayenin, eski sosyal devleti kurmaksızın, kendi işçi sınıfının küreselleşen kapitalizme desteğini kazanma stratejisi konusunda bir ipucu vermektedir.
Düşünelim: Merkez ülkelerde işçilere mevcut sermaye stokunun yüzde 10 gibi bir kısmını bir şekilde hisse olarak dağıtsalar, ve işçiler de ücret gelirlerindeki zaafı temettülerle telafi etse, bu önemli bir sus payı teşkil edebilir. Böyle bir servet dağıtımından sermayedar sınıf fazla etkilenmez. Çünkü şirketlerin faaliyetleri üzerinde kontrol sermayedar sınıfın elinde kalır; işçi sınıfının siyasî baskısıyla devletin şirket faaliyetlerine müdahalesi ve kazançlarını vergilendirmesi tehlikesi bertaraf edilmiş olur; ve kapitalist sistemin ömrü uzatılmış olur.
Zaten sosyal güvenlik reformları sonucunda emeklilik kurumları devletin bütçesinden transfer almaksızın, sadece primlerden oluşan fonların nemalandırılması ile çevrilmeğe başladığında, işçilerin emekliliği de fonlarla satın alınan şirketlerin kârlarına bağlanmış olmaktadır.
Economist dergisinin önerisi, merkez ülkelerinde işçileri de sermayedar yapıp, çevre ülkelerindeki işçilerin sömürüsüne katmak diye özetlenebilir. Ancak merkez ülkelerinde sermayenin Economist dergisi gibi kurnaz danışmanlarının aklını kullanıp kullanmayacağı belli olmadığı gibi, merkez ülke işçilerinin de bu zokayı o kadar kolay yutmayacağını ümit etmek gerekir.
Merkez ülkelerinde sermayenin uzmanları bizim gibi çevre ülkeleri için ne düşünmektedir? Çevre ülkelerinin de serbest ticaretin sağladığı istihdam ve ihracat imkânlarından yararlandığına, ve bu sayede millî gelirlerini yüksek oranda artırdığına işaretle, bu ülkelerin de küreselleşmede menfaati olduğunu öne sürmektedirler. Bunun dışında, çevre ülkelerindeki emekçilerin çalışma şartları, ücretleri, yoksullaşması dünya ekonomisindeki dengesizliklerin tartışmasında konu olmamaktadır.
Özetle Al-Co’da, Numaş’ta, Nurak’ta, TÜPRAŞ’ta, Türkiye’de onbinlerce fabrika ve atölyede ağır şartlar altında boğaz tokluğuna kayıtlı kayıtsız çalışan işçiler, fındık üreticileri, pamuk toplayan ırgatlar, hâsılada sermayenin payının arttığı, emekçilerin payının azaldığı bir dünya sisteminde çalışmaktadır. Türkiye de merkez ülkelere ihracat yapmaktadır. İşçilerin ve üretici köylülerin maruz kaldığı baskılarla, ücretlerle ve tarımsal fiyatlarla gerçekleşen soygun, bu ihracatın düşük maliyetini ve ucuz fiyatlarını temin etmektedir. Bu ucuz ihracattan sağlanan kârı yerli sermayedar ile yabancı sermayedar kırışmaktadır. Öte yandan sermaye etrafında kümelenen yerli egemenler vergi reformlarıyla, sosyal güvenlik reformlarıyla, tarımsal politika reformlarıyla, kamu yönetimi reformlarıyla yurt içindeki hâsıladan el koydukları payı da artırmağa çalışmaktadır.
Bazı solcular kriz olsun da ‘sol dalga’ yükselsin diye ümitle bekler. Dünyada da Türkiye’de de emekçiler, zaten hâlihazırda korkunç bir bölüşüm ve demokrasi (iktidarsızlık) krizi içindedir. Beklenecek bir şey yoktur. İktisadî buhran patlak verdiğinde emekçiler siyasete ağırlığını koyacak bir siyasî ve sendikal örgütlenmeye ulaşmamış olursa, sermaye iktisadî buhranı emekçilerin ümüğünü daha da çok sıkarak atlatacaktır.

e-posta:
csomel@yahoo.com

  Başa dön

  MERCEK..........A.Cihan Soylu

Çağrıların gereği

PKK’nın “ateşkes kararı”, bu yönde yapılmış çok sayıdaki “çağrı”ya bir tür yanıt da oluşturuyor. Bu karar ile birlikte, Kürt sorunu etrafında yoğunlaşan tartışmalar yeni bir boyut kazanmış bulunuyor. “Ateşkes” kararı, ABD’nin, sorunu kendi çıkarları için kullanma politikası kapsamında ve sözüm ona çözüm için “koordinatör” ataması, bu koordinatör’e Türkiye’nin devlet ve hükümet düzeyindeki “mutabakat” sonucu “muadil koordinatör” belirlemesi, belirlenen bu “muadil kordinatör” generalin, sorunun “askeri mücadele ile çözümü mümkün olsaydı, bu çoktan halledilirdi” mealindeki açıklamaları, AB kurumlarının “devletsiz ulus” olarak Kürtlerden söz etmeleri ve bu yönde bazı talepleri gündeme getirmeleri; bu birkaç gelişme, Kürt sorununun çözümsüzlük politikalarıyla kangrenleştirilmesinin emperyalistler dışında kimseye yarar sağlayamayacağını yeniden göstermiştir.
Kürt sorununun ezilen ulus ve ulusal haklarının tanınması kapsamında ele alınmasını reddeden hakim politika, sorunun uluslararası güç ilişkileri alanına çekilmesinin de başlıca nedenlerinden biridir. Şimdi, bölgede söz sahibi olmak isteyen her büyük güç, “doğal olarak”, başka sorunların ve gelişmelerin yanı sıra, bölgenin ve Türkiye’nin bu sorununu da “pazarlık masaları”na getirmektedir. Sorunun yok sayılması ve 83 yıldır şiddet yöntemleri ve askeri güç kullanımıyla çözülmeye çalışılması, bugün artık herkesin çok açık biçimde görebildiği gibi, herhangi bir çözüm getirmemiş, getirmeye yetmemiştir. Bu yöndeki ısrarın çözüm değil, çözümsüzlüğü sürdürme anlamına geleceği de açıklık kazanmıştır.
İşçi ve emekçilerin ileri kesimleriyle, ilerici aydın çevrelerinin; sendikalarla öteki kitle örgütleri yöneticilerinin, bazı partilerin çeşitli düzeylerdeki yönetici ve temsilcileriyle yazar-sanatçı ve bilim insanlarının “silahların susması, operasyonların durdurulması, Kürtlerin siyasal-kültürel haklarının tanınması” taleplerini dile getiren çeşitli açıklamaları da, çözüm ve çözümsüzlüğün hangi politikaların ürünü olduğunun giderek daha geniş kesimler için anlaşılır hale geldiğini göstermektedir.
Generaller başta olmak üzere, sorunun şiddet ve baskının artırılmasıyla çözümleneceğini söylemeye devam etmekle kalmayan ve sorunu “bölücülük” ve “ihanet” çerçevesinde göstermeye devam ederek şovenizmi güçlendirmeye çalışanlar da, aslında çözümsüzlüklerinin farkındadırlar. Siyasal şiddeti yoğunlaştırma çabalarının bu çözümsüzlük durumu ve bilgisiyle ilişkisi somuttur. Bölgede gerginlik artmakta ve çatışma unsurlarının birikmesi devam etmektedir. Emperyalist müdahale, ABD’nin Irak’taki ve bölgedeki açmazı çok açık görülmüş olmasına karşın, yoğunluk kazanmaktadır. Tüm bölge halkları için tehdit devam etmekte ve büyümektedir.
Bütün bu gelişmeler, Kürt sorununun, bölgenin tüm halklarının çıkarlarına da olacak çözümünü, ertelenemez bir ihtiyaç durumuna getirmiştir. Çözüm yönündeki her önemli adım, emperyalistlerle işbirlikçilerinin sorunu istismar politikasına da önemli bir darbe olacaktır. Türkiye’nin sınıf bilinçli işçileri, ilerici emekçi kesimleri, gençleri ve halkına ve ülkesine değil sadece bölgenin tüm ezilen halklarına karşı da sorumluluk duyan aydınlarıyla bilim insanlarının, sorunun çözümü için mücadeleyi kitleselleştirerek yükseltmelerinin önemi artmıştır. Bu yöndeki çabalar halkın desteğini görmeye devam edecektir. Ulusal tam hak eşitliğinin hizmet edeceği halkların gönüllü ve kardeşçe birliği, her türden emperyalist karışma ve saldırganlığa karşı da büyük bir barikat oluşturacaktır. Bunun bilincindeki herkese şimdi daha büyük sorumluluklar düşmektedir. “Ateşkes kararı” bunun için değerlendirilmeli, baskı politikası son bulmalı, Kürtlerin haklarının tanınması için çabalar artırılmalı, ulusal istemlerinin şiddet politikalarıyla bastırılması çabalarına karşı çıkılmalı, halkın sosyal-iktisadi ve politik taleplerinin karşılanması için kitlesel mücadelenin ülkenin her tarafında yükseltilmesi için çaba gösterilmelidir. Dönemin zorunlu kıldığı acil gereksinme ve sorumluluk budur.


 
Başa dön

  KİRVEME MEKTUPLAR..........Mıgırdiç Margosyan

Dıngılafistan meselesi

Kirvem,
Misak-ı Milli sınırlarını çevreleyen, maazallah fırsat bulduklarında hepsi de anında tepemize binip ümüğümüzü sıkmaya anadan doğma yeminli tüm komşularımız tazı misali aportta beklerken, öte taraftan kafamıza estiği günün birinde; ansızın, hesapsız, kitapsız, plansız, programsız palas pandıras kapılarını çaldığımız Evropa'lı bilumum küffar taifesinin hince, cince, sinsice ve de inceden inceye sil baştan ilmek ilmek örüp başımıza geçirmeye çalıştıkları Sevr adlı eski, kokuşmuş "çorap" yüzünden uykumuz hepten ayvayı yemişken, üstelik tam da bu "ahval ve şerait" içinde milletçe el ele, yürek yüreğe, birlik, beraberlik içinde kum, mıcır, çimento karışımı ne idüğü belli olmayan "mozaik" yerine yekpare bir "mermer" kesilip böylece ezeli düşmanlarımızın bu "kötü emel"lerini bertaraf edip savuşturacağımız sırada, sen şu işe bak ki durduk yere memleket memleket olmaktan çıkıp sanki birden bire "dıngılafistan" diyarlarına dönüştü ka yavrum!
Kirvem senin de bildiğin gibi bizim oralarda, bizim diyarlarda, Diyarbakır dolaylarında daha henüz çocuk parklarının semtlerimize uğramadığı o yıllarda, özellikle ramazan ya da kurban bayramlarında meydanlarda para karşılığında kurulan dönme dolap ve salıncakların yanı sıra keza oynamaya doyamadığımız bir de "dıngılafistan"lar vardı; dıngılafistan, hani iki ucuna karşılıklı oturan çocukların tepinip durdukça dengesi bozulduğu için bir yukarı bir aşağı inip çıkan kalas parçası, namı diğeriyle, sosyetik adıyla tahterevalli…
Nitekim geçtiğimiz şu birkaç gün zarfında memleket sathında hani deyim yerindeyse nerdeyse yoktan var edilmeye çalışılan, halkın zihnini medyatik bombardımanlar sayesinde allak bullak edip, bulandırıp, kendilerince istedikleri mecralara yönlendirmeye çalışırken aynı zamanda da tekrarından gari gına gelen vatan, millet, devlet sevgisini "ilelebet" sadece ve sadece kendi tekellerinde tutmayı bir bakıma "şartlı refleks" haline dönüştürüp bunun cengaverliğine soyunanların karşılıklı "peşrev"leri, eninde sonunda dönüp dolaşıp nihayet bir aşağı, bir yukarı çıkıp inen dıngılafistanları solladı Allahvekil!
"Aman dikkat! Memlekette 'irtica' almış başını, dolu dizgin gidoor!"
"No! Kat'a böyle bir mesele külliyen mafiş!"
"Laiklik…!"
"Laiklik dediğin ne ki, 'tarif'i bile olmayan tarhana çorbası!"
"Kefereler burunlarını işlerimize fazla sokoorlar! Hassas dengelerimiz bozuloor!"
"Hayır paşam! Oyunun kuralları çift kale oynanoor! Üstelik durduk yere 'ordubozan'lıklarla 'demokrasi'mizin lastiği sayenizde zırt pırt patloor! Bu da bizlere hep pahalıya maloor!"
Evet Kirvem ülkenin tepesinde hani affedersin "mil pardon" ama, bir bakıma "kayıkçı kavgası"na dönüşüp "Var!" ilem "Yok!" çizgisinde sürüp giden bu dıgılafistan oyunu bir taraftan sürüp giderken, beri yandan yıllar yılı aynı filmin benzer versiyonlarını izleyip duran halkımız bu arada ne edoor, ne yiyip ne içoor, sıhhatleri hangi alemdedir deyu sorgu sual edersen, sana gönül rahatlığıyla söylemeliyim ki, halkımızın cenahında endişe edilecek en ufak bir yaramazlık yok, istisnasız hepsinin keyfi, tıkırı yerinde, hele hele on bir ayın sultanı mubarek ramazanın gelip bizleri şenlendirdiği şu günlerde, minare şerefelerinden sarkan renkli minik ampullerin süsleyip yazıya dönüştürdüğü ulvi, ilahi söylemlerin gölgesinde kurulan iftar çadırlarında karınlarını tıka basa doyurmanın mutluluğunu yaşayanların sevincine hiç diyecek yok, hatta bu bolluk bereket çadırlarından nasiplerini fazlasıyla alanların yemeyip geride bıraktıkları nimetleri kapmak için gari Allah ne verdiyse ellerine geçirdikleri boş, plastik yoğurt kaplarıyla, su bidonlarıyla, tencere ve sahanlarıyla evlerine heyecanla taşıyanların keyfini görsen, inan ki sen de en az onlar kadar sevinip, aynı safta yer tutup aynı duayı yürekten okursun:
"Allah, bizleri böylesine bolluk, bereket içine gark eden yüce devletimize zeval vermesin, bizlere bu mutlu, müreffeh günleri yaşatan "böyük"lerimizi her zamanki gibi başımızdan hiç eksik etmesin, amin!…"

e-posta:
mmargosyan@hotmail.com

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net