www.evrensel.net  | Evrensel Kitap arşiv  |  linkler  | posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



KÜÇÜKKUYU GRUBU VE ÜRETTİKLERİ
   Yapıcılar türkü söylüyor...

Küçükkuyu Grubu’nun bu dört yıllık çabasının meyvesi 3. yıl sunuşlarını içeren 5 ciltlik bir kitap dizisi olarak yayınlandı. “Yapıcılar Türkü Söylüyor” başlıkıl dizinin ilk üç kitabı; “Kapitalizmi Anlamak”, “Kapitalizm, Küreselleşme, Azgelişmişlik” ve “Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi” başlıklarını taşıyor.

Bir derdimiz var: ŞECEREMİZ KAYIP..!
”Diyarbakırlı, avukat ve aynı zamanda bir kalem erbabı olan Muharrem Erbey de var olan derdini öykü yazarak anlatmayı tercih edenlerden… Öykü aracılığıyla derdini anlatabileceğine olan inançla masalsı bir dile (konuşma dili demek daha doğru galiba) yaslanıp yazıyor Erbey.

Ankara Üniversitesi’nde
   çocuk kitapları sempozyumu

Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nde 4-6 Ekim tarihleri arasında ‘Ulusal Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Sempozyumu’ düzenlenecek. Sempozyuma Fazıl Hüsnü Dağlarca ‘Onur Konuğu’, Gülten Dayıoğlu ise ‘Onur Yazarı’ olarak katılacak.


KÜÇÜKKUYU GRUBU VE ÜRETTİKLERİ
   Yapıcılar türkü söylüyor...
Prof. Dr. Fuat Ercan *
Küçükkuyu Çalışma Ortamı, her geçen gün sistemin bir parçası haline getirilen bilimsel bilgi üretiminde marjinalleştirilen yalnızlaştırılan kesimler arasında diyalog ve buluşma ortamı sağlamaya yönelik bir çabayı içeriyor.
Mekansal ve akademik hiyerarşinin sınırlamalarından kurtulmayı amaçlayan çalışma ortamı, bu anlamda paylaşım ve tartışmayı içeriyor. Deneyimli olanların yeni deneyimlerle yüzleştiği, yeni deneyimlerin ise eski donanımlarla yüz yüze geldiği bir ortamı hazırlamak bu toplantıların temel amacını oluşturuyor.
Dördüncüsü geçtiğimiz hafta Kerpe’de düzenlenen “Küçükkuyu Çalışma Ortamı” sınıf perspektifine sahip birçok sosyal bilimciyi bir araya getiriyor. Her yıl yeni yüzler ekleniyor. Heyecan hiç bitmiyor. Beş gün süren buluşmada sabahtan akşama kadar herkes hazırladığı bildirileri sunuyor ve bazen tartışmalar sabahın ilk saatlerine kadar sürüyor. Tabii ki bu hararetli tartışmalara halaylar, oyunlar ve türküler de eşlik ediyor.
Küçükkuyu Grubu’nun bu dört yıllık çabası ilk meyvesini verdi. 3. yıl sunuşlarını içeren 5 ciltlik “Yapıcılar Türkü Söylüyor” kitap dizisinin ilk 3 kitabı Dipnot Yayınları’ndan çıktı. “Kapitalizmi Anlamak”, “Kapitalizm, Küreselleşme, Azgelişmişlik” ve “Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi” başlıklarını taşıyan kitaplar hem Marksizm üzerine tartışmalara hem de sınıf araştırmacılarına tarihsel perspektifte bir yol sunuyor.
Küçükkuyu Grubu önümüzdeki yıl için ise Türkiye’de emek hareketinin oluşumu, kentleşme, sermaye birikiminin oluşumu süreçlerini sınıfsal gözle dönemlendirecek bir çalışma hedefliyor. Yani sözün özü; yükseliyor, yükseliyor, yükseliyor yapı kan ter içinde...
Belleklerimiz
güçsüz düşürülürken...
“Türkü söyler gibi yapılmıyor yapı.
Bu iş biraz daha zor.
Zor mor ama
yapı yükseliyor, yükseliyor”
Nâzım Hikmet’in usta işi şiiri, yazıldığı dönemin referanslarının ötesinde bugün bizim için emek ve birlikteliğin heyecanını, dahası bu heyecanın bir yapıya dönüşmesinin gerekli olduğunu işaret etmesi açısından özel bir anlam taşıyor. “Türkü söyler gibi yapılmıyor yapı.” Ve “bu iş biraz daha zor” değil, bu gün bu iş çok ama çok daha zor. Ama tüm bu zorluğa rağmen yapı yükselmeli. Emek, paylaşım ve kurucu özneler olmaya çağrı, yaşama içkin olan çelişkileri, bir o kadar yaşamamızın kaynağı olan çelişkileri anlamamızı/hissetmemizi sağlıyor. Ama şiirin yazım tarihi olan 1955’le günümüzü karşılaştırdığımızda, emeğe elveda denmiş, emeğe elveda dendiği ölçüde paylaşım ve ortaklaşa duygular da yerini rekabete bırakmış ve kurucu özne olma hali ise artık kapitalizmin yapısal mantığı içinde neredeyse dile getirilmez hale gelmiş durumda. Tüm bu gelişmelerle birlikte yabancılaşma, yalnızlaşma ve “ana” ve “şimdiye” sıkı sıkıya bağlanma yolu ile kapitalizmin yapısal mantığının basit yeniden üreten öznelerine dönüşme hali daha da belirleyici olmaya başlamıştır.
Yalnızlaşarak yabancılaşıyoruz
Verimlilik, etkinlik, performans gibi kriterler sadece orada, uzakta olan bir şey için değil, burada bizim içimizde kendini kur(durt)an ve böylece sistemin yapısal mantığını günbegün üreten bir hal almıştır. Böyle bir günübirlik varoluş ya da sistemin yeniden üretilmesinin diğer bileşenleri ise; “kuşku”, “inanmama”, “belirsizlik”, “risk” ve sürekli bir güvensizlik ile biçimleniyor. Kapitalizmin yapısal belirlemeleri daha bir bütünselleştiği ölçüde, yapıyı oluşturan tüm bileşenler hızla kendi içinde parçalanıyor, sanki atomlarına ayrılıyor. Yalnızlaşarak yabancılaşıyoruz birbirimize ve yabancılaştığımız ölçüde de günlük yaşamın “anlık belirlemelerini” ve “anın mutlak egemenliğini” üstleniyoruz. Tüm bu değişiklikler, üstüne üstlük daha önceki toplumsal değişimlerden farklı olarak muazzam bir hızla gerçekleşiyor. Değişimin bileşenleri ile değişimin hızı eşzamanlı hareket ettiği oranda, belleklerimiz üzerinden buldozer gibi geçiyor. Belleklerimizin güçsüz düşmesine neden olan bir diğer şey ise tam bir iletişim bombardımanı altında kalmamız. Dışarıdan gelen iletilerin hangisi önemli ya da önemsiz gibi yargılarda bulunmadan yenileri, yenileri ile karşılaşıyoruz.
İletişim teknolojileri malumat edinmenin hızını arttırdığı ölçüde “akışkan ve uçuşkan” (Anderson) bir takılma ruh hali içine girdik.Kapitalizmi tanımlayan özelliklerin ağırlığını günlük yaşam üzerinde daha bir hissettirdiği bu zamanlar, aynı zamanda bu ağırlığı insanların üzerinden alacak bir mekanizmayı da geliştiriyor. Bu mekanizmanın mimarları, bu ağırlık altında ezilmek istemeyen insanların bizzat kendileri oluyor. Ağırlığın altında ağırlığın yükünü azaltacak bir dil yaratmaya çabalıyor ya da böyle bir karşı duruş ruh halini yaratan mekanizmalara omuz veriyorlar. Bu omuz verme hali sadece ve sadece “sokaktaki insana” özgü değil. Belki de bu tarz bir omuz verme haline daha fazla “academia”da rastlar olduk.
Akademi popüler kültüre yenik
Bugünlerde medya bilmem hangi pop sanatçısının sahnedeki hangi beden hareketini özel karelere içine alarak hayatımıza sokuyorsa, aynı şekilde bu gün akademinin üzerinde yoğunlaştığı konularda da bu tarzda bir yönelim var.
Akademi artık günlük yaşamın ve anın bilgisi üzerinde duruyor, ama bu durma hali, T.Eagleton alaycı bir şekilde ifade ettiği gibi; “Entelektüel meseleler artık malum fildişi kulelere hapsedilmiyor, tam tersine medyayı ve alışveriş merkezlerini, yatak odalarını ve genelevleri de kapsayan geniş bir dünyayı kucaklıyor. Gündelik hayatın tam göbeğine eklenmiş durumdalar ama onu eleştiriye tabi tutma yeteneklerini yitirme pahasına” (Eagleton, Kuramdan Sonra).
Hiç kuşkusuz “günlük yaşamın ayrıntıları” araştırma sürecinin parçası olması gerekiyor, ancak eleştirel olmayı ve uzun erimli yapısal dinamikleri içermediğinde, gerçekleştirilen bilme tarzları medyanın dili ile örtüşen bir etkinliğe dönüşüyor.
Muhalif kesimin baskılanması, medya gücü vb. dışsal etkilerin yanı sıra, muhalif kesimdeki bilgi üretime sürecindeki eksiklikler gibi içsel etkenlerin yarattığı sıkıntılarla karşı karşıya kalınıyor. Bu durumun bir sonucu olarak kapitalizmin yapısal belirleyeni olan sermaye birikimi, kriz, uluslararasılaşma ve ne yazık ki sınıf kavramı da kapitalizmin yapısal özellikleri düzeyinde ele alınmıyor. Sermaye birikimi, emek değer teorisi ve sınıf analizi, muhalif sol dünyada da “kalkınma”, “sanayileşme”, ‘demokratikleşme’ gibi “ortak iyileri” işaret eden bir dille kan uyuşmazlığı arzeden bir bileşim halinde varolabiliyor.
Değişim Marksist yöntemle anlaşılabilir
Muhalif algılanma ve bilgilenme tarzını bir ‘alan’a çevirenlerde belki de en çok kızılacak şey, “hiçbir şey değişmedi” ifadesidir. Zira kapitalizmin yapısal ve sınıfsal varoluşu, insanlık tarihindeki en dinamik ve en esnek varoluştur. Bu tarihsel yani diğer bir ifade ile devamlı dönüşen varoluşu yakalamanın binbir çatala bölünen biricik yolu, Marksizmin tarihsel süreç içinde geliştirdiği ve dönüştürmeye devam ettiği düşünme yöntemi ve kavramsal aparatlarıdır. Bu düşünme tarzı ve aparatların “öz eleştirel” içeriği, süreklilik ile değişim arasındaki bağlantıların yakalanmasını sağlayabilir. Bu anlamda Türkiye’de sıkça işaret edilen ve bir anlamda bilme tarzımıza da egemen olan, değişimi bilmeye önceleyen tarzdan, değiştirmek için bilme tarzına yönelinmesi gerekiyor. Ama bu yöndeki her çabanın ve dolayısıyla “yapının yükselmesi” için belleklerimize, yani nerede olduğumuzu anlamak için, nereden geldiğimize ilişkin bir muhasebeye bir bellek tazelemeye ihtiyacımız var.
Çünkü kapitalizmin yapısal/sınıfsal varoluşu, toplumsal değişimi, kendine içkin olan özellikleri çeşitlendirip, derinleştirdiği ölçüde kendisine ait işleyişi doğallaştırıp /evrenselleştirmekte. Bu doğallaştırma ve evrenselleştirme sürecinin en önemli belirleyeni uzun erimli ve yapısal olan yerine şimdi ve farklı olana önem vermeyi öne çıkarıyor. Ve şimdi ile farklı olana önem verirken de belirli toplumsal/nesnellikleri paylaşma anlamında sınıfsal olanı gözlerden uzak tutmayı başarıyor. Bu sanılanın aksine bireysel kaderleri hakkınca araştırmayı ve bireysel olanı da anlamayı zorlaştırıyor.
Sonuçta yaşamı yeni bir yapı yerine dönüştürmek için, yani geleceğe bakmak için elimizden alınan kavramlara ve daha da önemlisi düşünme tarzlarına ihtiyacımız var.
Bu ihtiyaç sadece hümanist bir zorunluluk değil, çok daha önemlisi artık varoluşa ilişkin bir zorunluluktur.
Kapitalizm/ metalaşma dünya ölçeğinde başat haline geldiği ölçüde, yıkım makinesi de dünya ölçeğinde işler oldu. Yıkım sadece insani varoluşu değil tüm verili varoluşu tehdit eder hale geldi. Tabii ki bu tespiti yaparken yıkım sürecini ve kapitalizmi kişileştirmememiz gerekiyor. Kapitalizmin insanı tehdidi yapısal ve sınıfsaldır. Sınıfların tarihsel olarak birikimli etkinlikleri, yapısal olanı ve bugünü tanımladığı ölçüde, bugün hali hazırdaki sınıfların etkinliğinin de ilk elden ve nesnel/yapısal özellikler üzerinden okunması gerekiyor. Bu tarz bir dil, özellikle eleştirel ampirisitlerin sıkça iddia ettiği gibi, canlı-kanlı insanları analiz dışında bırakmaz.
Zaten amaç bu canlı-kanlı varoluşlar olduğu ölçüde, yapısal-sınıfsal ve nesnel konumlardan hareket etmemiz gerekiyor.
Kapitalizme karşı var oluş ve yeni bir yapının yükselmesi de sınıfsal ve yapısal özelliklerin bilincinde olma dolayında yükselebilir. (Burada yapısal olana ilişkin vurgu, toplumsal olanın farklı biçimlerinde kapitalizmin etkisine maruz kalma anlamında kullanıyor). Yapının yükselmesi için sınıfsal olan ile toplumsal olanın çeşitliliğinin farklı düzlemlerde kesişmesi gerekiyor.
Yükselen yapının kilometre taşları
“Rekabet”,”yarış”, “etkinlik”, “standartlaşma”, “verimlilik” gibi kapitalizmin temel belirleyenleri üniversitelerin de temel belirleyeni haline geldi/geliyor.
Küçükkuyu’da daha da çok akademide kendini hayat derdi ve yaşam uğraşı ile yalnız ve yalıtılmış hisseden insanların ve yaşama ait soru sorma heyecanını hissedenler bir araya geldi. Bu bir araya gelmede “ekonomik bir çıkar” yoktu.
Tam tersine katılanların büyük kısmı, fukara ücreti olarak tanımlanan akademisyen, daha da kötü olan asistanlık maaşları ile, daralmış akademik iş piyasası içerisinde düzenli geliri olmayan yüksek lisans ve doktora yapan arkadaşların kendi harcamalarını kendileri karşılamaları ile bir araya geldi. Akademik bir çıkar da yoktu. Zira artık akademik terfi, daha çok yurtdışı uluslararası indekslere giren dergilerde yayın yapmakla mümkün. Bu nedenle, sadece ve sadece, ekonomik ve akedemik çıkarlardan uzak, anti-kapitalist bir aydınlanmayı Marksist bir çizgide gerçekleştirme gayreti öne çıktı.
Küçükkuyu’da biriken büyük bilgi şimdi üç ciltt olarak tüm muhaliflerin hizmetine sunuldu.
‘Beyhude bir çaba’ olarak kalmasın
İlk cilt daha çok kavramları güncelleştirmek, bellek tazelemeğe yönelik. İkinci cilt ilk ciltte kullanılan kavramların sağladığı olanaklar ve açtığı tartışmalarla yakın dönem Türkiye’nin sosyal-ekonomik tarihine bakmaya, bir diğer anlamda Türkiye’de kapitalizmin gelişimine ayrıldı. Üçüncü ve son ciltte, olabildiğince kapitalizmin güncel sorunları ele alındı.
Kan ter içinde yükselen yapının kilometre taşlarından olan bu kitaplara gereken önem verilmeli... Akademik dünyadan emekçilere uzanan aydınlık el tutulmalı, “beyhude bir çaba” olarak kalmasına izin verilmemeli.
* Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi

KİTAPLARDA NELER VAR?
Serinin ilk kitabı (Kapitalizmi Anlamak) için yer alan makalelerin başlıkları; “Değer Teorisi: Kapitalizmde İçsel İlişkilerin Örgütleyicisi”, “Sınıf Çözümlemelerinin Med Cezirleri, Marks, Weber ve Ötesi”, “Kapitalizmde Krizler: Dünden Bugüne”, “Emperyalizm Kuramları ve Sermayenin Uluslararasılaşması”, “Sermayenin Uluslararasılaşması Sürecinde Mekânsal Farklılaşmalar ve Devletin Dönüşümü”, “Hizmet Emeği ve Marksist Değer Teorisi” ve “Yanılsamalar Alanı Olarak Tüketim Toplumu”. İkinci kitap Kapitalizm, Küreselleşme, Azgelişmişlik başlığını taşıyor. Bu kitapta ise “Küreselleşme Sürecindeki Yerellikler: Homojenleşme ve Farklılaşma/Güç ve Eşitsizlik İlişkileri Üzerine”, “Geç Kapitalistleşme Sürecinde Özgüllükler”, Eleştirel bir Kalkınma Anlayışında Doğru: Ölçek Sorunu Bağlamında Kalkınmayı Yeniden Düşünmek”, “Ortodoks Kalkınma Yazınında Devlet”, “Yoksulluk Söylemi”, “Sermaye Örgütleri Nasıl Çözümlenmeli: Bir Çerçeve Girişimi”, “Türkiye Ekonomisinin Kaldoryan Birikimli Büyüme Modeli Çerçevesinde İncelenmesi 1980-2000” ve “Anti-Kapitalist Hareketlere Bakışta Değer Teorisinin Sunduğu Olanaklar ve Türkiye Örneği” başlıklı makaleler yer alıyor. Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi başlıklı kitap ise Türkiye tarihini sermaye birikimi ve sınıf hareketleri üzerinden inceleyen çok sayıda makaleden oluşuyor.

YORUMLAR BEKLENİYOR
Sizlerin olumlu ve olumsuz tüm eleştiri ve önerileri, sadece bizlerin yeniden düşünmemize yaramayacak, ama birlikte “yapıyı yükseltmek” isteyen yeni etkinlikler için de bazı ipuçları verecek.
Ciltlerdeki yazılar veya çalışma motivasyonu ve tarzımız hakkındaki ercanfu@yahoo.com adresine yollayacağınız yorumlarınız bu açıdan bizim için kıymetli. Diğer yandan grubun üyelerinin tüm çalışmalarını ve etkinliklerini izlemek için www.notabene3t.net‘i
ziyaret edebilirsiniz.


Başa dön


Bir derdimiz var: ŞECEREMİZ KAYIP..!
Vedat Çetin
“Kayıp Şecere” Muharrem Erbey Agora Kitaplığı, Eylül 2006, 118 sayfa
...
Sesi zaman zaman kulaklarda çınlayan, gürültüsü dinmiş, ama uğultusu süren, yarası kabuk bağlamış, dokundukça acıtan anıları anlatmak meşakkatli bir iş. Üstelik birebir, sıcağı sıcağına diyebileceğimiz yaşananlardır anlatılmak istenenler. Sözgelimi tanık olduklarımız, göz göze gelip, diz dize oturup dinlediklerimiz, içimizde yer edinen korkularımız, titreyen gözlerimiz, uçuklayan dudaklarımız… Hepsini ve her şeyi, özellikle de unutmamak için anlatmak gerekli.
Yaşadıklarımızı kafamızda kurguluyor, anımsadıkça yeniden yaşıyoruz ve yeniden yaratıyoruz düşlerimizde.
Anlatılanları büyük bir merakla dinleyip unutmamak için yaşantıya dönüştürüyoruz bazen; yeniden canlanıyor yaşananlar. Her dem taze, dingin. Bazılarıysa daha dün gibi…
O yaşantılardan kendimize pay çıkarıyoruz. Kimi zaman yakınlarımızın yaşadıklarının ve çektiklerinin acısını üstleniyoruz. Kendimizi sorumlu tutuyoruz, aynı acıyı yaşamamışsak bile. Yüreğimizi dövüyoruz. Birbirimize sataşıyoruz. Bakışlarımız benzeşiyor, oturuşlarımız, kalkışlarımız aynılaşıyor. Tıpatıp acılar yaşıyoruz çoğu zaman. Hamili yakınımızla özdeşleşiyoruz.
Köy yangınları, göçler, çatışma ortamları, yargısız infazlar, faili meçhuller ve gözaltında kayıplar kaderimiz oluyor. Günlük hayatımız acı haberlerle bütünleşiyor.
Denge!
Ve bütün bunlar derdimiz oluyor. Travmalarımız desek daha doğru. Giderek travmatik bellek oluşturuyor beynimizde. Sanki bu acılar anlatmak için yaşanıyor. Yaşadıklarımız yanında dinlediklerimiz, tanıklıklarımız, gözlemlerimiz var biriktirdiklerimiz arasında.
Anlatmak için didiniyoruz bu kez. Yazarak anlatmak için. Birileri okusun, bilsin, anlasın diye yazıyoruz. Kendimizi ifade etmek için anlatmanın yollarını arıyoruz.
Bir derdimiz var! Birçok derdimizin yanında bir derdimiz daha var: Dilimiz.
Dilimiz, yasaklı. Yürürken (biz buna yazarken diyelim) iki dilde düşünüp dengemizi kaybedip sendeliyoruz. Ayaklarımız birbirine dolanıyor. Yalpalıyoruz. Düşe kalka yürürken, anlatmaya çabalıyoruz. Kaza yapıyoruz farkında olmadan. Aksak eksik yazıyoruz ayrımında olmadan. Kazasız belasız anlatmanın yolu uzak ve ulaşılması zor görünse de iyi bir şey yaptığımıza olan inançla, gururla bakıyoruz yaptığımıza-yazdıklarımıza.
Bir derdimiz var ve iyi bir dille anlatmanın yolunu yordamını arıyoruz. Bu arayış serüveninde yazdığımız öyküleri bilenlere, ustalara gösterdiğimizde öykü yazmanın mütevazı kuralları hatırlatılıyor, Çehov’a, Sait Faik’e başvurularak.
Öykünün mütevazı kuralları ne çok şey istiyormuş meğer!
Bir derdimiz olduğunu biliyoruz ve bunu öykü yoluyla anlatmanın ısrarını ve inadını taşıyorsak, bu meşakkatli yolu tercih edip yazmakla ve yayımlatmakla anlatmaya çabalıyoruz.
Yitik Şecere
Diyarbakırlı, avukat ve aynı zamanda bir kalem erbabı olan Muharrem Erbey de var olan derdini öykü yazarak anlatmayı tercih edenlerden… Öykü aracılığıyla derdini anlatabileceğine olan inançla masalsı bir dile (konuşma dili demek daha doğru galiba) yaslanıp yazıyor Erbey.
İlkin yazdıklarıyla bir dosya oluşturup kitap olarak yayımlamak isteğiyle bir arayışa giriyor. Her yeni yazmaya başlayan öykücü gibi çeşitli zorluklar yaşanıyor elbette. Ve, dosyası ilkin 2004 yılında Bajar Yayınevi tarafından “Yitik Şecere” adıyla yayımlanıyor.
Öyküler
Erbey, aradan geçen iki yıl içerisinde kitaptaki 11 öyküyle yüzleşiyor; farklı bir gözle okumalar yapıyor, eleştiri ve öneriler doğrultusunda gözden geçiriyor 11 öyküyü. Birçok yerinde yaptığı değişiklikler ve düzeltmelerle sonradan yazdığı “Köz” adlı yeni öyküsünü de ekleyip geçtiğimiz günlerde Agora Kitaplığı tarafından yayımlanmasını sağlıyor.
Muharrem Erbey “Kayıp Şecere”sini arıyor. Bu arayış içerisinde çocukluğuna doğru duygusal bir yolculuğa çıkıyor. Anneannesiyle, babasıyla ve annesiyle yüzleşiyor. Berber çırağıyken tanıştığı “Bileyci”ye olan sevgisini anımsıyor. Aralarındaki sevgi gittikçe büyüyor. Bu sevgi 12 Eylül askeri darbesiyle bozuluyor; güzel olan her şey kırılıp dökülüyor, kaybediliyor tüm güzellikler!
Uso Dayı’nın sırtında taşıdığı teypten gelen Erivan radyosundan kaydedilmiş kaval sesinin tınılarıyla bugüne köprü kuruluyor. Uso Dayı bugün yoksa da kaval sesi her yerde dinlenebiliyor artık.
O günden sonra hiçbir şey yolunda gitmiyor. Her yer darmadağınık ediliyor. Kışın sobanın yaktığı odunun ısıttığı anılar, “Köz”e dönüşüyor. ‘Çıt çıt’ sesler çıkararak yanmaya devam ediyor, sonraki yıllarda evleri barkları yakacak ateşin habercisi olarak.
Evlere yapılan polis baskınları, karakol kurulmaları, gözaltılarda uygulanan sistematik işkenceler ve hücrelerde yalnızlığın paylaşıldığı fareler, öykülerin içerisinde belirgin bir yer kaplıyor. Acımasız bir terminatörün bir şehre girip her şeyi kırıp döktükten sonra, yakıp yıktıktan sonra tanınmaz hale gelen şehre benziyor Kürtlerin coğrafyası. Güzel ve değerli olan ne varsa kayıp listesinde. Bir arayışın serüveni sürüyor umutla.
Tikel olan bir hayatın içerisinde, “Kerdiz”in acısı trajediye dönüşüyor. Ancak “Düş” lerde yaşatabiliyor ceylanlar, ölümle kucak kucağa bir coğrafyada. Ceylanların yaşadığı dağlara gitmeyi, ceylan olmayı düşlüyor gençler. Bazen yakınlarını, en sevdiklerinin canlarını almaya gelen Azrail’i kovmak için “Navçî” diye avaz avaz bağırmaktan başka çare kalmıyor. Ansızın kapıya dayanan ölüm karşısındaki çaresizliğe karşı çığlık olunuyor. Tanışıp dost olunan birinin dükkanına gittiğinizde kapısında, “Kızımın vefatı nedeniyle kapalıyız” yazısını görünce söylenebilecek tek söz, “Üşüyorum” oluyor. Sonra “Fılle”lerin geride bıraktığı acılarını değil altınlarını görmek için çirkinlikler, kötülükler üretenleri lanetlemekten başka seçenek kalmıyor. Diyarbakır’ın travma kaynağı çatışmaların, özellikle de Vedat Aydın’ın infazı milat kabul edilerek, tüm gözaltında kayıpları ve yargısız infazları adına “Kayıp Adamın Hikayesi” anlatılıyor.
Köy yangınından kaçıp şehre gelen göçerleri anlatıyor “Halit”.
“Kayıp Şecere’sini bulmak için uzun ve yorucu bir yolculuğa çıkılıyor.
Sonra, kaybedilenlerin ardından öyküler yazılıyor.
Yazılanlar kitap olarak yayımlandığında aslında bunun bir kayıp ilanı olduğunun ayrımına varılıyor.


Başa dön


Ankara Üniversitesi’nde
   çocuk kitapları sempozyumu
Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nde 4-6 Ekim tarihleri arasında ‘Ulusal Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Sempozyumu’ düzenlenecek. Sempozyuma Fazıl Hüsnü Dağlarca ‘Onur Konuğu’, Gülten Dayıoğlu ise ‘Onur Yazarı’ olarak katılacak.
Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nde 4-6 Ekim tarihleri arasında “2. Ulusal Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Sempozyumu” düzenlenecek. Sempozyumun amacı, görsel kültüre gittikçe daha fazla bağımlı hale gelmeye başlayan çocuklar için sanatsal uyaranların akademik düzlemde incelenmesi ve konunun önemini kamuoyunun dikkatine sunmak.
Altın Kitaplar Yayınevi, Bilgi Yayınevi, Bu Yayınevi, Günışığı Kitaplığı, Kaynak Yayınları, Kök Yayıncılık, Marsık Yayınevi, Pencere-Sey Yayınları, Tudem Yayıncılık ve Uçanbalık Yayınları’nın çocuk ve gençlik kitaplarını sergileyeceği sempozyum 3 gün sürecek.
44 oturum düzenlenecek
kitaplık
  • Yazarın anlam arayışı
    Yazar; Orta Asya’dan Güney Afrika’ya kadar birçok bölgeyi gezmiş. 1920’lerde tanıştığı Gürciyev ve Uspenski, kendisinin Dördüncü Yol adını verdiği manevi bir geliştirmesinde etkili olmuş ve yazar hayatı boyunca kovaladığı bu “anlam arayışı” konu etmiş. (Tanık John Godolphin Bennett 529 sayfa, otobiyografi Yapı Kredi Yayınları)
  • Yozlaşan inanç
    Annesinin kaldığı bakımevinden tanıdığı rahibenin anlattıkları Komiser Brunetti’yi din konusunu sorgulamaya iter. Günah çıkarma odalarından yaşananlar, gizli tarikatlar, bakımevlerinde ölen yaşlılar ve din eğitiminin vardığı nokta yozlaşmayı da beraberinde getirmiştir. Artık ölenler sadece yaşlı insanlar değil, ayrıca yozlaşmakta olan inaçtır. ( İnancın Ölümü Donna Leon 208 sayfa, roman Ayrıntı Yayınları)
  • Futbolun kutsal kitabı
    11 yaşında bir çocuğun babasıyla yakınlaşmak amacıyla gittiği bir futbol maçından sonra futbol onu derinden etkiler ve zamanla bir futbolsever olur. Bir futbol oyunu insanın hayatını ne kadar belirleyebilir ve diğer tutkuları ne kadar etkileyebilir? Futbol sevgisini çok iyi anlatan kitap futbol üzerine yazılmış yazılar arasında bir ilk. (Futbol Ateşi Nick Hornby 240, roman Sel Yayıncılık)
  • Ormandaki korkunç sır
    Sıradan bir yolculuk yapacaklarına inanan Grace, Annie ve Sharon kendilerini aniden ülkenin kuzey ormanlarında bulurlar. Uygarlıktan uzak bir yerdedirler. Sessizliğin hakim olduğu ormanda kovalamaca başlamıştır. “Oynamak İster misin?” ve “Canlı Yem” adlı kitapların yazarından yeni bir macera kitabı. (Durma Kaç! P. J. Tracy 279 sayfa, roman Remzi Kitabevi)
  • Yazarın devam kitabı
    Bir süre yayıncılık ve öğretmenlik yapan deneme ve senaryo çalışmaları da olan Yalsızuçanlar her zaman öyküye yöneldi. Yazarın basımı Bütün Öyküleri Yapı Kredi Yayınları’nda basıldıktan sonra Bütün Öyküleri II : Hiç, şimdi Kapı Yayınları’nda yayımlanıyor. (Bütün Öyküleri II: Hiç Sadık Yalsızuçanlar 368 sayfa, öykü Kapı Yayınları)

  • Bize ulaşmak için;

    Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net