www.evrensel.net
|
Evrensel Kitap
|
arşiv
|
linkler
|
posta
TABLO
____
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
İnkar, riya ve vergi zulmü!
EMEK GÜNLÜĞÜ
____
Seyit Aslan
Ramazan hoş geldi mi?
MERCEK
____
A.Cihan Soylu
Zor zamanların kararlı yürüyenleri
JİN û JîN
____
Yıldız İmrek Koluaçık
Bu son olsun!
hukuk’ta sorular sorunlar
____
Av. Devrim Avcı
İş Kanunu’nda işçinin haklı nedenle fesih hakkı vardır
ÖZGÜRLÜKLER
____
Hüsnü Öndül
İfade özgürlüğü ve demokrasi
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Toplu konuşma
HAYATIN İÇİNDEN
____
Arif Nacaroğlu
14 Ekim
TABLO
..........
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
İnkar, riya ve vergi zulmü!
Bütün sermaye hükümetleri ,“önce tepki ölç, sonra uygula” taktiğini sürdüre gelmiştir. Bugünkü sermaye hükümeti AKP de aynı taktiği sürdürmektedir.Hem de en pişkin haliyle.
Toplumu ilgilendiren bir çok yasa hazırlığı önce “basın” aracılığıyla kamuoyuna sızdırılarak tartışmaya açılır, gelen tepkilere göre , ya bekletilmeye alınarak en uygun zaman beklenir ya da yeni şekil verilerek yasalaştırılır.Her iki şekilde de bilinçaltı operasyonu ile toplumun yeni uygulamaları kanıksaması sağlanır.
Bu yöntemin uygulandığı alanlardan biri de vergi yasalarıdır.Bugünlerde tartışma konusu olan ve Meclis komisyonlarında ele alınan, yeni vergiler getiren yasa tasarısı da aynı yöntemle ısıtılmıştı.
Geçen yıl gündeme konu olan “İl Özel İdaresi ve Belediye Gelirleri Yasa Tasarısı” tartışılırken, elektrik ve gaz tüketim vergisi, konaklama ve otopark vergisi, eğlence vergisi, emlak vergisi artışı ve birçok vergide artışın öngörüldüğü işaretleri verilmişti. Ancak Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, yeni vergi ve mevcut vergi artışları ile ilgili yapılan tartışmalara; “bunlar magazin haberi,yok böyle bir şey” diye yanıt vermişti.Aradan bir yıl geçtikten sonra yasa tasarısı çerçevesinin belirlenmesine ve Meclis gündemine gelmiş olmasına rağmen Maliye Bakanı hâlâ inkarını sürdürmeye devam etmektedir.Bakan, “yeni vergiler gelecek diye bir şey söz konusu değil, doğmamış çocuğa don biçmeyin” derken de nev-i şahsına münhasır üslubuyla, hükümetin başı R.Tayyip Erdoğan ile de “çelişkiye” düştüğünün farkındadır sanırım! Tam bir riya ve inkar ikilemi!
Erdoğan’ın,Kamu Kesiminde Kaynakları Etkin Kullanma ve Maliyetleri Düşürme Projesi Ödül Töreni’nde yaptığı konuşmada; “bizim petrol kuyularımız yok, bizim petrol kuyumuz; vergi” diyerek yeni vergilerin uygulanacağını doğrularken, adeta Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ı da yalanlar nitelikteydi. Halk, bu iki açıklamayı dinlerken, “hangisi doğru kim yalan söylüyor” diye tereddüt ediyordur!Ancak bu iki açıklama da görev dağılımı gereğidir.Çünkü uygulanan politikalar zulüm içermektedir ve bu yöntemle kamuoyuna sunulmaktadır. Biri inkar ederken, diğeri gerekçelendirerek halkı ikna etmeye çalışmaktadır.Başvurulan yöntem ise tam bir inkar ve riya durumudur.Sonuç ise zulümdür. Zengin- fakir ayırımı yapılmadan herkesin dolaylı vergi zulmüne maruz bırakılması, emekçi halkın “petrol kuyusu” olarak görülmesi de tüccar ve pazarlamacı bir zihniyete yakışır bir tutumdur doğrusu!
Bu tutum sadece AKP döneminde uygulanmamıştır elbette.Önceki sermaye hükümetleri döneminde de aynı tutumla birçok vergi getirilmiştir.Hatta toplumu ikna etmek ve tepkileri azaltmak için bazı vergilerin geçici olarak uygulanacağı ve bir süre sonra kaldırılacağı söylenmiş, ancak sonra bazı vergilerde isim değişikliği yapılarak kalıcı hale getirilmiştir.Örneğin, eğitime katkı payı, özel iletişim vergisi, özel işlem vergisi bunlardan bir kaçıdır.
Bugün ise daha çok yoksul halkın tükettiği ürünlere yeni vergiler getirilmesi veya mevcut vergilerin artırılmasıyla; tefeciler, hortumcular, kamu kaynaklarını paylaşan rant şebekeleri halk üzerinden finanse edilmektedir.Doğrusu bugün halktan toplanan vergilerin halka hizmet olarak dönmesi durumunda fazlasıyla yetmekte olduğu aşikardır.Ancak,IMF ve yerli tefecilere ödenen faizlerin bütçe içindeki payı hâlâ yüzde 35’lerdedir.Dolayısıyle toplanan vergilerin halka hizmet olarak dönmesi olanaksız hale gelmektedir.Ve özelleştirme yolu ile bütün kamu kaynaklarını eline geçiren patron takımının vergi vermediği (alınmadığı) içindir ki, “petrol kuyusu” olarak görülen halka yüklenilmektedir.Toplam vergiler içindeki payı yüzde 75’lerde olan, KDV, ÖİV,ÖTV vb. dolaylı vergilerin,yeni getirilmesi düşünülen, elektrik ve gaz tüketim vergisi, konaklama ve otopark vergisi,eğlence vergisi gibi vergilerle daha da artış göstereceği muhakkaktır.
Büyüme nutukları atılırken, bu büyümeden halka ve emekçilere payın düşmediği bir yana,yeni vergi ve zamların yağdırılması ile ölçü çoktan kaçırılmış görülüyor. Kamu emekçilerine yüzde 3 zam öngören sermaye hükümeti, birçok ürüne yüzde 20’lere varan oranda zam yapmıştır.Petrol ürünlerine uygulanan zamlar yüzde 80’leri aşmıştır.
Açıktır ki, zulüm içeren birçok uygulamaya karşı birleşik bir cephe oluşturma ihtiyacı her geçen gün artmaktadır.Zulme,riyaya ve inkara dur demenin yolu; bütün emekçilerin, yoksulların, işsizlerin,ezilenlerin, dışlanmışların birlikte mücadele etmesinden başka bir seçenek kalmamıştır.
e-posta:
kirmizitoprak@hotmail.com
Başa dön
EMEK GÜNLÜĞÜ
..........
Seyit Aslan
Ramazan hoş geldi mi?
İslam aleminin en kutsal ayı Ramazan başladı. Milyonlarca insan bir ay boyunca oruç tutacak. Akşamları iftar açılacak, sabahları sahura kalkılacak. Yine bildik şekilde belediyelerin kurduğu çadırlarda bir kap yemek yiyebilmek için uzun kuyruklar oluşacak.
İftar çadırlarını açanlar böbürlenecek, ne kadar hayırsever olduklarını kanıtlarcasına. İşçinin ve emekçinin verdiği vergilerle, iftar çadırları açmak ne kadar hayırseverlik sayılırsa? Dünya böylesine tersine, önce sömüreceksin, sonra bir kap aş verip sevindireceksin.
Asgari ücretle çalışan işçi, çoluk çocuk gün boyu tuttuğu orucunu akşam nasıl açabilir. Herhalde öğlen yemeği yemediği için sevinecektir, çünkü öğlen yenmeyen yemek onun için tasarruf anlamına gelecektir. Bir yanda yaşamak için açlıkla boğuşan işçiler ve emekçiler. Diğer yanda açlığı bilmeyen ve hiç tatmamış, sömürmek için yaşayanlar. Bu iki kesimin Ramazanı bir olmaz. Günümüz koşullarında iki ayrı oruç ve Ramazan var. Bunlardan birisi bolluk içinde yüzerek ve zengin iftar sofralarında, yoksullara nispet edercesine çorbalarına altın tozu karıştırıp içenler duruyor. Gazetelerde bunların iftar çeşitlerini haber yapıyorlar. 35 YTL’den başlayan ve 130 YTL kadar çıkan iftar sofraları. Üç kişi otelde oturup bir asgari ücretlinin bir ay boyunca çalışarak kazandığını bir iftar sofrasında harcıyor.
Bir de asgari ücretle çalışan işçi Mehmet’in orucu ve Ramazanı var. Eğer işten erken çıkıp belediyenin çadırına yetişirse, çoluk çocuk bayram yapacak, huzur içinde yiyecekler yemeklerini. Onlar için büyük nimet, dört kişinin harcama yapmadan iftar açması. Eğer yetişemediyse iftar çadırına, sofrada ramazan pidesi, bir tas çorba, bir iki parça sebze vardır. Yani her gün yediklerinden bir ayrıcalığı yok onun için. Zaten oruç niyetine olmasa da aç kaldığı günler çok olmuştur. Bir ay boyunca her gün yaşar bunları, hesap kitap yapar en ucuzundan almak için.
Evet milyonlarca insan bir ay boyunca oruç tutacak, bunların ezici çoğunluğu yoksul, işçi ve emekçiler. Her alandaki eşitsizlik, Ramazan ve oruçta da devam edecek. Emekçiler birleşip eşitsizliği ortadan kaldırılana kadar.
e-posta:
aslanseyit@mynet.com
Başa dön
MERCEK
..........
A.Cihan Soylu
Zor zamanların kararlı yürüyenleri
Yaşam insanla anlamlandı. Tarihi insan yazdı. Kendisini ve yaşamı var etmek için. İnsanca yaşam için ve ürettiğine başkaları el koymasın, oradan aldıkları güçle başkalarını ezip sömürmesin diye.
Bütün çağların emekçileri üreterek ve kendilerini sömürenlere karşı savaşarak bir tarih yarattılar. Yenilip-yendiler; yaşam kavgalarının deneyimleriyle ve birikimleri üzerinden geleceğe-ileriye yürümeye çalıştılar. Bizim tarihimiz, işçi sınıfı ve dünya ezilenlerinin daha iyi, daha özgür, sömürülmeden ve kardeşçe yaşam için bu mücadelesinin hem unsuru hem mirasçısıdır. Bugüne gelişi nice zorluklar eşliğinde gerçekleşti. Zorluklar aşıldığı oranda ilerlendi ve bugüne gelindi.
Zorlukları aşma güç ve olanağı başka bir yerde değil, üretim araçları mülkiyetinden arındırılmış işçi sınıfının tüm sömürü kaynaklarını yok edebilecek yaratıcı devrimci inisiyatif ve girişkenliğinde, bir sınıfın diğerini sömürmediği toplumsal sistemi yaratıcı eylemindeydi. Dünyayı, insan soyu için gerçekten yaşanabilir hale getirmek için bu büyük güç, kendi kurtuluşunda tüm insanlığın kurtuluşunu sağlamak üzere seferber olmalıydı. Değiştirici ve yeniden kurucu güç oradaydı.
İnsanın sömürülmeden yaşayabilmesinin olanaklarını yaratma mücadelesi, başka şeylerin yanında zor zamanlarda doğru kararlar vermeyi, ileriye bakmayı ve görmeyi, güç ve olanakların bu gerçek ve temel kaynakta olduğundan kuşku duymamayı; ana hedefi tüm öteki görev ve sorumlulukların başına almayı gerektirirdi.
Ülkemizin yakın tarihinde, emekçilerin yaşamlarını doğrudan etkileyen, baskı ve şiddetle destekli yıkıcı saldırılar yaşandı. Burjuva ve emperyalist kuşatmanın, işbirlikçi faşist şiddetle birlikte “ortalığı kasıp kavurduğu” zamanlar oldu. Politik-askeri zora uluslararası çapta örgütlü ideolojik saldırının eşlik ettiği zamanlar. Bu zamanlarda işçi ve emekçilerin kurtuluş kavgasına bağlılık, militan bir adanmışlığı; zorluklardan yılmamayı, yaratıcı yeteneği, özveri ve kararlılığı değil yalnızca, mevcut ve muhtemel gelişmeleri işçi sınıfı, ezilenler ve onların olabildiği kadar örgütlü ileri kitlesinin gerçek çıkarlarına uygun bir değerlendirme ve uzak görüşlülüğü de gerektiriyordu. Örgütlü gücün gerçek dayanağının sınıfın ve ezilenlerin hareketinde olduğunu asla unutmadan, her sorunu ve zorluğu aşma olanağını orada arayarak, ilerlemenin ve gelişmenin güç ve araçlarını oradan temin ederek, dünya işçi hareketi ve ezilenlerinin mücadelesine bağlanmayı bir an dahi unutmadan asıl hedefe doğru ancak yol alınabileceğini hep akılda tutmayı! Bu, halka bağlılığı, halkın çıkar ve taleplerini mücadelenin merkezine almayı; her eylemi ve tutumu işçi sınıfı ve tüm ezilenlerin kurtuluşu davasına hizmet etme kriterine bağlamayı gerektirirdi. İşçi ve emekçilerin yaşamından, mücadelesinden ve deneyimlerinden öğrenerek ve sonuçlar çıkararak ancak ilerlenebileceğini ve ancak bu durumda onun kurtuluş davasının ilerletilmesine gerçekten hizmet edilebileceğini hep gözetmeyi gerektirirdi. Ülkenin çok uluslu gerçeğini göz önünde tutarak ve ezilen ulusun ulusal tam hak eşitliği için mücadele olmaksızın Kürt, Türk ve öteki milliyetlerden emekçilerin sermayeye karşı mücadele birliğinin sağlanamayacağını, ülkemizin ve bölgemizin temel gerçeklerinden biri olarak almayı gerektirirdi.
Zor zamanlar, sömürü ve baskıdan kurtuluş, temel amacına bağlılıkta kararlılık ve ısrarın da sınandığı zamanlardır. 12 Mart 71-12 Eylül 1980 ve sonrası süreç bu bakımdan önemli dönemeçlerin yaşandığı bir yakın tarihtir. Sadece faşist zora, işkence ve yıkıcı burjuva kuşatmaya karşı direnç açısından değil, burjuvazi ve emperyalizmin, sosyalizme ve işçi hareketine karşı kazandığı yenginin yol açtığı manevi-moral çöküntü dönemlerindeki dirençle de önemli zorluklarla yüz yüze gelinen bir yakın tarih. Yıkıcı, yok edici, tahrip edici, saptırıcı ve tasfiye edici saldırılara kararlıca karşı durmanın belirleyici öneminin arttığı bir dönem.
Şeref Aydın bu dönemi, bugünün ve geleceğin devrimci kuşaklarına öğretici bir miras olabilecek, devrimci sorumluluk bilinciyle yaşamış bir devrimci; işçi sınıfının ve partisinin mütevazi bir evladıydı. Proletarya ve ezilenlerin kurtuluş mücadelesinde adı yaşamaya devam edecek.
Başa dön
JİN û JîN
..........
Yıldız İmrek Koluaçık
Bu son olsun!
Batman’da 23 Eylül’de 18 yaşında bir genç kız, kendini iple asarak dünyaya veda etti. Batman, belirli bir dönemde kadın intiharlarının yüksek oranı ile dikkat çekmişti. Gazeteci-yazar Müjgan Halis’in “Batman’da kadın intiharları” isimli inceleme kitabı, intiharları yaratan toplumsal atmosferi anlamaya yönelik duyarlı bir çalışma olarak önümüzü aydınlatmıştı.
Batman'da Saliha Demir'le birlikte son dokuz ayda canına kıyanların sayısı 15'e çıktı. 18 yaşındaki Saliha, 60 yaşında ve evli bir adamla evlendirilmeye itirazını, kendi ölümüyle mühürler. Cinsel kimliğinin yok sayılmasına, kişiliğinin aşağılanmasına karşı isyanını sağır kulaklara cansız bedeniyle duyurmaya çalışır.
Feodal-ataerkil toplum yapısının, göçlerin yarattığı uyumsuzluk ve kırılmaların, genç kız ve kadınların yaşamında ortaya çıkardığı çözümsüzlük ve gelen intiharlar. Eğer kadınlar, politik-demokratik bir çıkışı yakalayamıyorsa, törenin, ailenin “namus” anlayışının kurbanı oluyor.
Son yıllarda, intiharların birçoğunun gerçekte “namus cinayetinin” bir örtüsü olarak rol oynadığına dikkat çeken akademik araştırmalar ve tartışmalar da yürütüldü. Ceza tehdidinden kaçınmak isteyen aile meclisinin, ölüm kararı verdiği kadını intihara zorladığına örnekler verildi.
İster doğrudan namus cinayetinin bir biçimi, isterse çıkışı bulamadığı için kadının kendi “seçimi” sonucu olsun intiharların özü aynı. Kadınlar, kendilerini ezen geri feodal toplum yapısının, ataerkil-cinsiyetçi ailenin kurbanı olmaktan çıkarılmalı.
BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği'nin 2000 yılı rakamlarına göre, dünyada yılda 5 bin kadın namus bahanesiyle öldürülüyor. Aynı rapora göre, Bangladeş, Brezilya, Ekvador, Mısır, Hindistan, İsrail, İtalya, Ürdün, Fas, Pakistan, İsveç, Türkiye, Uganda ve Britanya'da "namus cinayeti" işleniyor.
Batman’da kadın intiharlarına alışık kamuoyu, Batmanlı 9 genç kızın Saliha’nın intiharına neden olan toplumsal yapıyı pankartla protestosu ile sarsıldı. Saliha’nın 8’i liseli dokuz kız arkadaşı, mezarlığa kadar “intihara son” pankartı ile yürüdü. Cinayetlere, intihara neden olan geleneğe karşı çıkarak, 'hayat hakkı' istedi. Genç kızlar, " Hayatlarımız üzerine kumar oynamaktan vazgeçilsin artık. Bu ölümlere bir dur denilsin. Ömürlerinin baharında umutlarını ve hayatlarını söndürmeyin. Batman'da bir kadın, ne zaman bir birey olarak görülecek? Kadın intiharlarının şehri olarak anılmak istemiyoruz. Ailelerimizin desteğiyle, hayallerimiz için çabalayarak yaşamak istiyoruz” diye seslendiler sağır kalabalıklara.
“Bu son olsun!” dedi Batmanlı genç kızlar.
“Bu son olsun!” seslenişi bir de Malatya’dan yankılandı. Bir araya gelen kadın örgütleri Diyarbakır’da öldürülen çocuklar için şöyle seslendiler:
“Bu katliamın kurbanı yalnız orada can verenler değil, hepimiziz. Bu alçakça pusu ile insanların güveni, kardeşlik duyguları, barış istekleri öldürülmek, kin ve nefret tohumları ekilmek, birilerinin vicdanları kirletilmek istendi.
Ama, dilleri farklı, gözyaşlarının rengi aynı olan biz kadınlar, biz anneler, kurban olmayı reddediyoruz. Vicdanlarımızı kirletmeyi reddediyoruz. Her şeye rağmen barış, kardeşlik, özgürlük ve eşitlik istiyoruz.
Gözyaşlarımızın ve ağıtlarımızın değil, sevinçlerimizin birbirine karıştığı, birlikte halaya durduğumuz günleri özlüyoruz. Barış içinde, bolluk ve bereket içinde demokratik bir ülke istiyoruz. Çocuklarımızı zamansız mezara değil, zamanında okula vermek istiyoruz. Okul bahçelerinde çocuklarımızın birbirine karışan şen kahkahalarını duymak istiyoruz.
Kadınlar olarak, analar olarak sesleniyoruz;
Artık ölülerimizi saymak istemiyoruz. Çatışmaları ve ölümleri durdurun! Başka çocuklar ölmesin, başka analar ağlamasın, bu son olsun!”
Kadınlar el ele verip seslerini birleştirdikleri takdirde kadın ve çocuk ölümlerinin sonu yaklaşacak.
e-posta:
yimrek@mynet.com
Başa dön
hukuk’ta sorular sorunlar
..........
Av. Devrim Avcı
İş Kanunu’nda işçinin haklı nedenle fesih hakkı vardır
SORU
: Ben bir tuğla kiremit fabrikasında taşıyıcı olarak çalışıyorum. Bizim bölümde altı arkadaş birlikte çalışıyorduk. Ama, geçtiğimiz ay başında işveren benimle aynı bölümde aynı işi yapan diğer beş arkadaşı işten çıkardı. Ben o tarihten beri bu işi tek başıma yapmaktayım ve benim için son derece yorucu ve zorlayıcı oluyor. İşverene zorlandığımı ve tek başıma bunu yapamayacağımı, yeni elemanlar alması gerektiğini söyledim ama o kabul etmiyor. Ben burada beş yıldır çalışıyorum. Eğer, daha fazla dayanamayıp işi bırakacak olursam, tazminatlarımı alma hakkım var mıdır? Teşekkürler.
CEVAP
: İş Kanunu’nda, nasıl işverene haklı nedenle fesih hakkı tanınmış ise, işçinin haklı nedenle derhal fesih hakkı da düzenlenmektedir. İş Kanununun 24. maddesinde yer alan bu düzenlemelere göre, sağlık sebepleri, ahlak ve iyiniyet kurallarına uymayan haller ve benzerleri ve zorlayıcı sebepler üst bent başlıkları ile işçinin haklı nedenle iş sözleşmesini derhal sona erdireceği durumlar sayılmıştır. Bu düzenlemelere örnek olarak;
- iş sözleşmesinin konusu olan işin yapılması işin niteliğinden doğan bir sebeple işçinin sağlığı veya yaşayışı için tehlikeli olursa.
- işveren iş sözleşmesi yapıldığı sırada bu sözleşmenin esaslı noktalarından biri hakkında yanlış vasıflar veya şartlar göstermek yahut gerçeğe uygun olmayan bilgiler vermek veya sözler söylemek suretiyle işçiyi yanıltırsa.
- işveren tarafından işçinin ücreti kanun hükümleri veya sözleşme şartlarına uygun olarak hesap edilmez veya ödenmezse....verilebilir.
İşçinin haklı nedenle derhal fesih hakkını kullanabileceği bir başka durum ise, işyerinde çalışma koşullarının ağırlaştırılması halidir. Sizin de bahsetmiş olduğunuz üzere, altı kişinin yaptığı bir işi bir kişiye yaptırmak ve uyarı yapıldığı halde bunda ısrar etmek, çalışma koşullarının son derece ağırlaştığını göstermektedir. Bu durumda, iş sözleşmenizi fesih hakkınız vardır. Bu durumda kıdem tazminatınızı alma hakkınız vardır. Ancak, haklı nedenle de olsa, iş akdini kendisi fesheden işçi, ihbar tazminatı talep edemeyecektir.
e-posta:
hukuk@evrensel.net
Başa dön
ÖZGÜRLÜKLER
..........
Hüsnü Öndül
İfade özgürlüğü ve demokrasi
İfade özgürlüğü ile demokrasi arasında doğrudan bağ vardır. Bir hüküm cümlesi kuralım: İfade özgürlüğü yoksa demokrasi de yok demektir. İfade özgürlüğü, aynı zamanda ekonomik ve sosyal hakların da temelini oluşturmaktadır.
Ünlü kokoreç misalini hatırlayalım. Söylendiğinin aksine, demokrasi olursa kokoreç yasaklanmaz. Daha kaliteli, sağlıklı kokoreç yersiniz. Nerede, hangi koşullarda hazırlandığına, içeriğindeki maddelerin ne olduğuna ve fiyatına değin her aşamasının açık, bilinebilir ve kurala bağlandığı bir durum söz konusu olur. Şikayet, itiraz yolları açıktır ve işler durumdadır. Tek başınıza ya da başkalarıyla birlikte bu yollara başvurabilirsiniz. Halbuki demokrasi yoksa, nerede nasıl hazırlandığının yanıtını bilemezsiniz. Soru soramaz, itiraz edemez, talepte bulunamazsınız. Konu ile ilgili ya kurumlar oluşturulması gereği duyulmaz ya da o kurumlar şeklen var olurlar. Üstün otorite ne derse odur.
Peki neden öyledir?
İfade özgürlüğü olmadığı içindir. İfade özgürlüğü olduğunda demokrasinin gelmesi kaçınılmaz. Çünkü, demokrasi açıklık, katılımcılık ve çoğulculuk ilkelerine dayalıdır. Bu ilkelerin yaşam bulması da ancak ifade özgürlüğü ile mümkündür.
Şu sıralar 301. madde tartışmaları yaşanıyor. Parlamento’da temsil edilen partiler, milliyetçi/ırkçı söylemleri bırakmıyorlar. Ana muhalefet partisi özgürlük bayrağından mümkün mertebe uzak durmaya çalışıyor. Hükümet partisini de tehdit ediyor. Örneğin 301. maddenin değiştirilmesine karşı çıkıyor. Demokrasiye karşı çıkıyor. 12 Eylül Anayasası’nın bütünüyle değiştirilmesini kilitlediği gibi, demokratik reformların yapılmasını da engellemeye çalışıyor. Bunu başaramadığı noktalarda da tehditlerde bulunuyor. Azınlıkların haklarıyla ilgili konularda da aynı tutumu sergiliyor. Mevcut otoriter sistemin devamından yana olduğunu her fırsatta gösteriyor.
Aslında sorun yalnızca 301. madde değil. Geçenlerde Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı Yavuz Önen açıklama yaptı. Türk Ceza Yasası’nda ifade özgürlüğünü tehdit altında tutan en az 14 maddenin varlığına işaret etti. Türk Ceza Yasası’nın intihara teşvik ve yardım başlıklı 84. maddesi, onur, şeref ve saygınlığı rencide etme, kamu görevlisine hakaret başlıklı 125. maddesi, haberleşmenin gizliliğini ihlal başlıklı 132. maddesi, özel hayatın gizliliği başlıklı 134. madde, suçu ve suçluyu övme başlıklı 215. madde, halkı kin ve düşmanlığa tahrik başlıklı 216. madde, basın yoluyla kamu barışına karşı işlenen suçlar başlıklı 218. madde, soruşturmanın gizliliğini ihlal başlıklı 285. madde, soruşturma ve koğuşturma işlemlerinde ses ve görüntü kaydı başlıklı 286. madde, adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs başlıklı 288. madde, cumhurbaşkanına hakaret başlıklı 299. madde, Türklüğü, cumhuriyeti, devletin kurum ve organlarını aşağılama başlıklı 301. madde, temel milli yararlara karşı faaliyette bulunmak için yarar sağlama başlıklı 305. madde ve halkı askerlikten soğutma başlıklı 318. madde, vakfın dikkat çektiği maddeler.
İfade özgürlüğü yalnızca ceza yasası ile sınırlandırılmıyor. Siyasi Partiler Yasası, Terörle Mücadele Yasası, Basın Yasası, RTÜK Yasası, seçimlerle ilgili yasalar ve daha pek çok yasada sınırlandırılıyor. Toplama baktığınızda, hukuksal çerçevesi böyle özgürlüklerin sınırlandırıldığı ülkede, -Türkiye’de- demokrasi gelişemiyor, yaşanamıyor.
İfade özgürlüğünü talep etmek, demokrasiyi talep etmektir.
HABER NOTU: TÜRKİYE’DE BAZI HAPİSHANELERDE TECRİT KOŞULLARI VAR. 19 ARALIK 2000’DEN BU YANA, F TİPİ HAPİSHANELERDEKİ TECRİT KOŞULLARINA KARŞI YAPILAN ÖLÜM ORUÇLARINDA 122 İNSAN CAN VERDİ. AVUKAT BEHİÇ AŞÇI, 5 NİSAN 2006 TARİHİNDE TECRİDE KARŞI ÖLÜM ORUCU EYLEMİNE BAŞLADI. BUGÜN 176. GÜN…
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Toplu konuşma
Kamu emekçilerinin hükümetle toplu konuşmaları sona erdi.
Hükümet zammın miktarına karar verdi!
İşte gariplik olduğu buradan belli zaten.
Memurlar, hükümetle toplu konuşma yapıyorlar.
Sonuçta kararı hükümet veriyor!
Misal çocukları sorsa memurlara:
"Baba siz hükümetle ne yaptınız?"
"Toplu konuşmalar yaptık"
"Sonuçta ne kazandınız?"
"Ayda 66 lira"
"Toplu konuşmasaydınız ne olacaktı?"
"Yine öyle olacaktı"
O zaman en başta bu toplu konuşup konuşup kararda en küçük bir yetki durumu olmama sistemini değiştirmek lazım.
Yoksa o bilinen kural işliyor.
Cemaat ne derse desin imam bildiğini okuyor!
Ayda 66 lira zam!
Günlük 2 lira!
130 gram kadar et alabilirsin!
Evde beş nüfussanız, adam başına 25 gram dağıtabilirsin!
Ya da bir duble rakı atabilirsin!
Şanlı bir devlet büyüğü ise zamla ilgili olarak, "kaşıkla verip kepçeyle alma dönemi sona erdi" buyurmuş!
Oysa eskiden kepçeyle alsalar da kaşıkla veriyorlardı...
Bunlar kepçeyle alıyor, millete kaşığın sapını gösteriyor!
Adaletliler ya!
***
Bu arada ilginç bir açıklama da Memur Sen Başkanından geldi.
Başkan bey;
"Toplu görüşme sürecinin mali konular dışında başarılı geçtiğine inandıklarını" söyledi.
Mali konular sayılmazsa toplu konuşma dönemi başarılı geçmiş!
Toplu konuşma, ağırlıklı olarak memurların ekonomik ve biraz da diğer hakları için yapılıyor.
Yoksa oturalım toplu toplu sohbet edelim, hasret giderelim diye değil.
Zaten toplu görüşme denilen şey de, toplu sözleşme yerine geçirilen bir karikatür.
Gerçi o bile kamu emekçilerinin yıllar süren mücadelesi sonucu ortaya çıktı.
Memur Sen Başkanı o dönemlerde o cefaları çekmediğinden, toplu görüşmenin hükümetin memurlara hasretinden icat edildiğini sanıyor herhalde.
Yoksa 66 liralık zamla biten görüşmenin sonucunda böyle konuşmaz...
Görüşmelerin, mali konular dışında başarılı geçtiğini söylemeye kalkmazdı.
Bu, "Ameliyat başarılı geçti, hasta öldü!" demeye benziyor.
"Hocam, operasyon?"
"Çok başarılı bir operasyon oldu"
"Biraz açsanız"
"Ekip gayet uyumluydu. Güzel sohbetler yapıldı. Tespitlere varıldı. Kesme biçme işlemi de gayet iyiydi"
"Sonuç?"
"Hastanın ölmesinin dışında her şey güzeldi!"
Oysa ameliyat hastanın iyileşmesi için yapılmamış mıydı?
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
HAYATIN İÇİNDEN
..........
Arif Nacaroğlu
14 Ekim
Mühendisler, mimarlar, şehir plancıları, 14 Ekim günü Ankara sokaklarında olacaklar. Normal demokrasilerde birileri sokaklara çıkmış taleplerini sağır kulaklara duyurmak için tüm güçleri ile bağırıyorlarsa ortada ciddi bir sorun var demektir. Hele sokakları dolduranlar, ülke ortalamasının üstünde geliri olan, eğitim düzeyi en yüksek insanlar olunca ülkeyi yönetenlerin mutlaka kulak vermesi gerekir. Çünkü normal demokrasilerde vatandaşın burnu kanasa iç işleri bakanları, cezaevinde bir mahkum ölse adalet bakanları istifa ederler. Üç kuruş yolsuzluk ortaya çıksa başbakanlar çeker gider. Ama söz konusu ülke bizim ülkemiz olunca yönetenler kör ve sağırdırlar.
“Emeğe, insanımıza, üyemize, yaşama, mesleğimize, ülkemize sahip çıkıyoruz.” mühendis, mimar ve şehir plancılarının sloganı. Bu sözlere imza atmayacak, gelip hep birlikte bu sloganı alanlarda haykırmayacak mühendis olur mu?
AB üyesi ve üye adayı ülkeler arasında ulusal geliri en yüksek ülkehangisi?
Almanya.
Peki en düşük ülke hangisi?
Tabi ki Türkiye.
Peki dolar milyarderi sayısı en fazla ülke hangisi?
Almanya.
İkinci?
Türkiye.
İşin garibi neden boyalı basın, omurgasız medya patronlarının tamamı bu dolar milyarderlerinin arasında? Ne ürettiler de milyar dolarlık oldular?
Peki onca yıl kitap karıştırmış, kamuda, özel sektörde mesai tanımaksızın gece, gündüz çalışan, üreten mühendisler neden açlık sınırında yaşıyor?
Mühendisler yalnızca kendi sorunlarını dile getirmek için sokağa çıkmıyorlar. Onlar özelleştirme adı altında yapılan talana karşılar. Cezaevlerindeki ölümler onların uykularını kaçırıyor. Eğitimde öğrencisini müşteri gören, doğayı, kentleri talan eden, kıyı ve ormanları yağmalayan, kadını ikinci sınıf yaratık gören, kendi düşüncesi dışındaki her düşünceyi “Kökü dışarıda terörist düşünce” ilan eden, madenlerini, limanlarını efendilerine yağmalatan işbirlikçileri teşhir etmek için 14 Ekim’de Ankara sokaklarındalar.
Üreterek büyüyen ve paylaşarak gelişen bir ülkede insanca ve barış içinde yaşamak için, ülkemizdeki ve dünyadaki emek güçleriyle dayanışma içinde, bağımsızlıkçı eşitlik ve özgürlükçü bir ülke ve dünya için 14 Ekim’de Ankara’da, alanlarda olacaklar.
Bir başka dünya, bir başka Türkiye, bir başka yaşam için 14 Ekim’de caddeleri, alanları dolduracaklar.
Hep birlikte orada olacağız.
e-posta:
arif1@gantep.edu.tr
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net