www.evrensel.net  | Evrensel Kitap arşiv  |  linkler  | posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



GÜNLÜK____Yücel Sarpdere
Halk oyuna nasıl geldi?

HAYATIN İÇİNDEN____Arif Nacaroğlu
Açıldı

EMEK GÜNLÜĞÜ____Seyit Aslan
Eğitim şart

MERCEK____A.Cihan Soylu
Yoğunlaşan saldırılar ve sorumluluk

JİN û JîN____Yıldız İmrek Koluaçık
‘İhanet avcıları’

hukuk’ta sorular sorunlar____Av. Devrim Avcı
İş kanunda sakat çalıştırma zorunluluğu maddesi vardır

ÖZGÜRLÜKLER____Hüsnü Öndül
Yaya hakkı

 GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Halk oyuna nasıl geldi?

Fındık üreticisi sıkıştırıp kovalayınca vekil bey, “Halk oyuna geliyor” dedi!
Oysa “halkın oyuna geldiğini” söyleyen vekil, koltuğa oturduğu saatten itibaren fındıkta her türlü fırıldağı çeviren siyasi teşkilatın mühim bir adamıydı!
O oyunlar için parmak kaldırıp indirmişti!
Ki, Türkiye dünya fındık üretimi rekortmeni.
Dünya fındık pazarının çok büyük bölümünü elinde tutuyor!
Neredeyse tek belirleyici.
Ama buna rağmen fındık üreticisi perişan!
Ama fındıkçı Cüneyt ve ürünlerinde fındık kullanan tekellerin keyfi yerinde.
Tüccarlar ölü fiyata aldıkları fındığı, üstüne tatlı kârlarını koyup…
Fındığı kullanan tekellere veriyorlar.
Satan tüccar razı…
Alan tekeller razı…
Siyasi iktidar, fındıkçı Cüneyt ve uluslararası tekeller arasına sıkıştırılmış üretici ise perişan.
Üretici isyan ediyor.
Vekil bey ise, “Halk oyuna geliyor” diyor!
Bu durumda şöyle oluyor:
Eğer, siyasi iktidar, fındıkçı Cüneyt ve tekeller, fındıkçının elinde ürünü gasp ediyorsa, bunun adı “oyun değil, serbest piyasa ekonomisidir!”
Eğer önde vekil, arkada halkı kovalarken görürseniz, anlayın ki, “halk oyuna gelmiştir!”
***
Geçen yıl 7 YTL olarak açıklanan fındık, bu yıl 4 YTL olarak açıklanmış.
Yetmemiş, şu an fiyatlar 2 YTL’ye kadar düşmüş.
Bir anlamda üretici ayvayı yemiş.
Duruma isyan ediyor.
Vekil bey ise, “Halk oyuna geliyor” diyor!
Hani, fiyatların bu kadar düşmesi…
Üreticinin perişan olmasına ilişkin söylese bu sözleri!
Öyleyse oyuna gelmiş halkla oyuna gelmemiş halk arasındaki fark şöyle:
Ekmeğini çalanlara karşı ses çıkarmayıp şükreden halk, oyuna gelmemiş halktır!
Ekmeğine sahip çıkmaya çalışanlar ise “oyuna gelmiş halk!”
Vekil önde, halk arkada kovalıyor:
“Beyefendi hayrola nereye? Oyuna mı geldiniz?”
“Yok, ben değil, halk oyuna geldi!”
Gerçi gazeteler “oyuna gelmiş halkın” eylemini ayıp bir linç teşebbüsü olarak verdiler.
Ki, orada o kadar korumayla linç olamayacağını bile bile.
Oysa lincin adı bizde bayağıdır, “halk tepkisi” olarak niteleniyordu!
Normalde şimdi yetkililerin çıkıp;
“Güzel bir halk tepkisidir” demeleri gerekirdi!
Garip bir durum!
Halk ekmeğini arayınca oyuna gelmiş oluyor!
Linç girişimi, halk tepkisi olarak veriliyor!
Halk tepkisine ise “linç” deniliyor!
Dağ başını duman almış
Gümüş dere durmaz akar
Aman oyuna gelmeyelim arkadaşlar!

e-posta:
sarpdere@gmail.com

  Başa dön

 HAYATIN İÇİNDEN..........Arif Nacaroğlu

Açıldı

Önümüzdeki günlerde, ülkenin tüm üniversiteleri birer birer yeni öğretim yılına başlamış olacaklar. Biz her şeyi gürültüyle açmaktan hoşlandığımızdan, üniversitelerimizi de olabilecek en tantanalı şekilde açmaya gayret göstereceğiz. Vali, bakan, mümkünse başbakan, hatta daha tepelerdeki devletliler açılışların en gözde konukları olacaklar. Nutuklar atılacak, konuşmacılar taleplerini, yarı mahcup, diğerlerinin gözüne sokmaya çalışacaklar. Konuşanlar, dinleyenler, katılanlar, bir, iki cümle söyleyebilmiş, dinleyebilmiş olmanın huzuru ile derslerin yolunu tutacaklar.
Ama işin özü, üniversiteler iflasın eşiğinde. Son yirmi beş yılın deli gömleği Yüksek Öğretim Kanunu artık üniversitelere dar geliyor. Aslında hiçbir zaman bol gelmedi ama, çeşitli yöntemlerle öğretim üyelerinin, öğrencilerin baskı altında tutulması, karşı çıkanlara olmadık baskılar yapılması üniversite çalışanlarını bıktırmış. Onlar şimdi yapabilecekleri en pasif ama en etkili direniş içerisindeler.
Katılmıyorlar.
Devletin ilgili birimleri araştırmacılara para vermek, onların yeni projeler üretmeleri için harekete geçmelerini sağlamak için elinden geleni yapıyor ama kimsede çıt yok. Çünkü artık bilim insanları yönetimlerinde söz sahibi olamadıkları kurumlarında “Sen otur bilimsel çalışmanı yap. Bilimsel özerkliği değerlendir. Başka işe karışma” diyen yöneticilere prim vermiyor.
Yüksek Öğretim Kanunu’nun üzerine hükümet, YÖK çelişkisi de eklenince ümitler iyice tükendi.
Öğrenciler mutsuz.
Neden mutlu olsunlar ki. Neredeyse özel üniversite fiyatlarına yaklaşan dönem harçlarını babalarında isteyecek cesaretleri kalmamış. Mezun olunca ne olacakları belli değil. Devlet öğretmen olarak yetiştirdiği genci öğretmen yapmıyor. Bir yanda dönüme 200 kilo buğday alan köylü, diğer yanda çözümü bilen işsiz ziraat mühendisi. Bir yanda bir sınıfta 70 ilkokul öğrencisi, diğer yanda işsiz sınıf öğretmenleri. Öğrencilerin ortak hedefi mezun olup yurtdışına kaçmak.
Bilimsel üretimde ilk 20’de olan Türkiye patentte son sıralarda. Bilimsel başarının ölçüsü, çalışmanın Amerikan dergisinde yayımlanmış olması. Tüm bilim dünyası, bizim ürettiğimiz bilgiyi teknolojiye dönüştürüp tekrar bize satan gelişmiş ülkelere para yetiştirmekle meşgul.
Türkiye hızla gerici, dinci, beyni boş, tüketim çılgını, yarı sömürge uçurumuna sürükleniyor. Ama bu tespiti yapmak bile bir bilim adamı için soruşturma nedeni sayılabiliyor. Büyük çoğunlukta, “Ne halleri varsa görsünler” mantığı yerleşmiş.
Durum gerçekten kötü. 30 bin kişilik üniversitenin açılış törenine toplam 300 kişi katılıyor. Siyasiler can ve türban derdinde. Bilim filan düşünen yok. 20 yıl boyunca ezilmiş, sindirilmiş üniversiteden bu gün “Demokratik Cumhuriyet tehlikede, şeriat geliyor, ne duruyorsunuz” çağrısına yanıt almak pek mümkün görünmüyor.
Nutuklar atılıyor, dersler veriliyor, kurdeleler kesiliyor ama üniversiteler bir türlü açılamıyor.

e-posta:
arif1@gantep.edu.tr

  Başa dön

 EMEK GÜNLÜĞÜ..........Seyit Aslan

Eğitim şart

Televizyonlarda oynayan bir reklam filminde yer alan “eğitim şart” cümlesi herkesin ilgisini fazlasıyla çekti ve dillere dolandı. Reklamın oyuncusu Cem Yılmaz olunca hem ilgiyi daha çok çekti, hem ister istemez izleyenleri güldürdü. Reklam filmi şöyleydi. Bir mahzende sahte cipslerle beraber yakalan Cem Yılmaz, polisi karşısında görünce “Eğitim şart” diyor.
Bu sözleri halk içinde ve her alanda sıkça duyarız. Yani her şeyin başı eğitim olarak tartışılır ve konuşulur. Eğitimsiz insanlar cahillikle suçlanır, bütün kötülüklerin başında eğitimsizlik geldiği vurgulanır. Belki eğitim üzerine onlarca deyim ve atasözü söylenmiştir. Binlerce kitap yazılmıştır.
Bundan dolayı da her öğretim yılının başında başbakanlar, bakanlar, milli eğitim müdürleri, müdürler parlak ve cilalı sözler söyleyerek, bu yılın, geçen yıldan daha iyi olacağını söylerler. Aradan geçen birkaç gün sonra gazetelerde eğitim sisteminin dikişlerinin patladığına tanık oluruz. Özel üniversiteler, paralı öğretim kurumları aldı başının gidiyor. Devlet teşvik ediyor, eğitim ve öğretimin paralı olmasını. Şu kadar kitap dağıttık, şöyle yardım ettik sözleri, yine kendi söyledikleri sözlerle palavraya dönüşüyor.
Bu durum böyle devam etmemeli, eğitim sorununun asgari olarak çözülmeli temenni ile olacak işler değildir. Madem vergimizi son kuruşuna kadar veriyoruz, öyleyse parasız ve bilimsel eğitim hepimizin hakkı. Fakat bu hakkı vermiyorlar. Öyleyse almak için bir hamle yapmak gerekiyor. Bu konuda, Eğitim Sen bir kampanya başlatmış durumda. “Eğitim hakkımı istiyorum ve okulların ihtiyaçlarının giderilmesinin, pay ve ödenek ayrılmasının istiyorum” diyorlar. Şöyle bir baktığında iki yüz bine ulaşan üyeleri ve KESK bünyesindeki kamu emekçilerini katınca, devasa bir güç ortaya çıkıyor ilk bakışta. Ama herkes bu meseleyi sadece söylemler düzeyinde tutar ve bir şey yapmadan kampanya sonuçlanırsa varın sonunu siz düşünün. Okul ihtiyaçlarının, öğrencilerden katkı toplanmadan devlet tarafından karşılanması için mücadele etmek.
Böyle bir mücadele ve çalışmanın içinde, araçlar doğru konursa her kesimden insanların yer alması için bir neden yok. Örneğin Kıraç bölgesi açısından böyledir. İnsanları yoksuldur ve 1 YTL verecek durumda olmayan insanlar vardır ve çoğunluktur. Hiç ayrım yapmadan okullarda her kesimden öğretmenler ve velilerle kısmi görüşmelerimiz oldu. Okul müdürleri başta olmak üzere herkes katkı paylarından şikayetçi, fakat çözüm noktasında farklı düşünceler var. Örneğin Kamu-Sen üyesi öğretmenler çocuklardan para toplarken utandıklarının ve gerçekten toplamak istemediklerini beyan ettiler. Keza müdür aynı şekilde, öğretmenlerin ve kendisinin para toplarken yaşadığı zorlukları anlattı. Bazen sanayiciden ihtiyaçların karşılanmasını istediklerini, kimi zaman kapılarda üç beş kuruş bağış için zor durumda kaldıklarını anlatırken yüzlerindeki ifade gerçekten nasıl zorlandıklarını, nasıl sorunlar yaşadıklarını anlatıyordu.
Bir iki yıldır bizim taleplerimiz ve sizlerin çabasıyla belediye tarafından karşılanıyor. Fakat bunlar da çözüm değil. Bizlerin hiçbir talebi olmadan, zorunlu olarak velilerle karşı karşıya geliyoruz. Onlar da sanki parayı biz keyfi biçimde topluyoruz diye düşünüyorlar. Tabii en doğrusu devletin bizleri hiçbir yere muhtaç etmeden ihtiyaçlarımızın karşılamasıdır. İmkanlar ölçüsünde böyle değerlendirmek gerekiyor. Memur-Sen üyeleri böyle düşünüyor. Kısacası okullarda eğitim sistemi ve katkı paylarından herkes muzdarip ve şikayetçi.
Eğitim Sen’in başlatmış olduğu kampanya bu anlamıyla önemli ve dönem açısından bir anlam taşıyor. Fakat kampanyanın kendisi, eğitim sistemindeki bozuşmuşluğun ve kokuşmuşluğun ortaya serilmesi ve çözüm bulunması için, tüm kesimlerin çalışmaya katılması ve okullardan birlik sağlanmasının gerektirmektedir. Kamu-Sen, Memur-Sen üyesi öğretmenlerin katılması, okul aile birliklerinin harekete geçirilmesi, velilerin çalışmaya katılımının örgütlenmesi, her şeyden önemlisi okullarda sorunu yaşayan en alt sınıftan, en üst sınıfa kadar tüm öğrencilerin yolları ve yöntemleri bulunarak çalışmanın içinde yar almalarını sağlamak çalışmayı önemli oranda işlevli kılacaktır. Mahalle muhtarlarına ve yöre derneklerine kadar uzanan, aydınlatma faaliyetleri, paneller, söyleşiler ile çalışma zenginleşebilir. Kıraç’tan görünen tablo böyledir.

e-posta:
aslanseyit@mynet.com

  Başa dön

 MERCEK..........A.Cihan Soylu

Yoğunlaşan saldırılar ve sorumluluk

Kısa sayılamayacak bir süreden beri, bölgesel ve uluslararası gelişmelerle ilişkisine de işaret ederek, egemen sınıfların siyasal gericiliği yoğunlaştırma çabalarına dikkat çekiyoruz. Ordu başta olmak üzere devletin bazı önemli kurumlarının bünyesinde yeni düzenlemeler yapıldı. “Özel Kuvvetler Komutanlığı”na bağlı birliklerin “Doğu’ya kaydırıldığı”na dair haberler basında yer aldı. Diyarbakır’da çoğu çocuk on kişinin ölümüyle sonuçlanan bombalı terör eyleminin JİTEM ile “bağlantısı” üzerine yapılan yorumlara ve Diyarbakır halkının aynı yöndeki ciddi kuşkusuna rağmen, Emniyet ve Jandarma kaynakları, “eylemden PKK’nın sorumlu olduğu” söylemini sürdürüyorlar. Bu ‘söylem’ sermaye basın-yayın organlarınca devralındı ve sürekli zenginleştiriliyor.
Sermaye basını ve onun kendi ifadeleriyle “şeytanın avukatlığını yapan” yazarları, “ateşin düştüğü yer küllenmeden, şehit analarının gözyaşları kurumadan, çok ciddi bir hazırlıkla, ‘çok özel bir harekat’ın” gündemde olduğunu söylüyorlar. Bu gazeteci-televizyoncu “istihbaratı”nın baş kaynağının yeni Genelkurmay Başkanı olduğunu aynı çevrelerin kendileri belirtiyorlar. Buna göre, önce “20. deneme”yi de “başarısız kılacak” harekat gerçekleştirilecek ve ardından Amerikalı ve Türk “koordinatörler” buluşup, “kendi aralarında” sonuçlar üzerinden “değerlendirme yapacaklar”mış! Orgeneral Başbuğ’un kendisi de aynı doğrultuda konuşmalar yapmakta sakınca görmüyor. Van’daki bir çatışma sonrasında söyledikleriyle “yeni bir fırtınanın kopacağını” haber verir gibi; şöyle diyor: “Güvenlik güçlerinin mücadelesi silahlı mücadeledir ve bu kanlı terör örgütü yok edilinceye, kırsalda ve şehirlerde terörist kalmayıncaya kadar devam edecektir. Bundan kimsenin en ufak şüphesi olmasın. Bunun dışında düşünülebilecek diğer bütün hareket tarzları, sadece bu terör örgütüne taviz vermek demektir.”
Bu açıklama, çok sayıda politikacı ve aydının “silahların susması” ve DTP yönetiminin de “koşulsuz ateşkes” çağrısı yapmalarının hemen sonrasına denk geldi. Aynı günlerde, T. Erdoğan da Siirt’te benzer içerikte bir konuşma yaptı. Bu açıklamalar ve onları “tamamlamak” ve gerekli desteği sağlamak üzere basın-yayın organlarında sürdürülen propaganda, devlet ve hükümetin şiddeti daha belirleyici bir yöntem olarak öne çıkaracağına işaret ediyor.
“İçeri”ye yönelik bu şiddet ve baskı politikası, bölgedeki gelişmelerden, ABD’nin Irak, İran, Suriye, Filistin ve Lübnan başta olmak üzere Ortadoğu-Kafkasya’ya yönelik politikalarına verilen işbirlikçi destekten elbette soyutlanamaz. Ordu yetkililerinin açıklamalarında dile getirdikleri ve hazırlıklarının hızla sürdürüldüğüne dair haberlerin eksik olmadığı, daha kapsamlı yeni bir askeri harekat da dahil, Türk devlet ve hükümetinin Kürt politikası, bölgeye yönelik Amerikan stratejisini gözetecektir. Irak Kürtlerinin durumu ve ABD’nin Kürt politikası göz önünde tutulacaktır. Ancak ABD emperyalistleriyle işbirlikçilerinin halklara karşı her tür saldırganlık ve kıyımda birleşebildiklerinin sayısız örneği de unutulmamalıdır. Onların işbirliğiyle planlanmış girişimlerin sınırları ve kapsamı ne olursa olsun, ‘yeni’ ve daha yoğun bir saldırıyla karşı karşıya bulunduğumuz kesindir. Bunun en önemli “tutamak noktaları”ndan biri “Terörle Mücadele Yasası” idi. Yürürlüğe girdi ve polisin, “yetki kullanma” adına saldırıları derhal arttı. Türk milliyetinden emekçileri Kürtlere karşı kışkırtmak için özellikle asker cenazelerini istismar eden şoven-provokatör gruplara polisin gösterdiği koruyucu müsamaha gizlenecek gibi değil. İşbirlikçi gericilik kendi kontrolünde tutmak kaydıyla Kürt-Türk güvensizliğinden ve çatışmasından yarar umuyor. Kürt işçi ve emekçileriyle Türk ve öteki milliyetlerden işçi ve emekçilerin birbirleriyle birleşmelerini ise, bu ve başka her tür yöntem ve araçla engellemeye çalışıyor.
“Kırsal”ı ve “şehirler”i kapsayacağı bizzat generaller ve Genelkurmay Başkanı tarafından açıklanan yeni saldırı dalgasının hedefinde “siyasallaşan Kürt hareketi”, DTP ve kitlesi, Kürt sorununun ulusal tam hak eşitliğinin sağlanması temelinde çözülmesini isteyen ve bunun mücadelesini veren herkes vardır. Bu bir yana, siyasal şiddetin askeri boyutlarda yoğunlaştırıldığı koşullarda tüm işçi ve emekçilerin bundan zarar gördükleri, emekçi hareketine darbe vurulduğu; haklarının daha fazla gasp edildiği, siyasal pratiğin kanıtladığı bir gerçektir.
Bu gerçek, işçi sınıfı ve emekçilerin tüm kesimlerinin, siyasal gelişmelere daha yakından ve daha yoğun ilgi göstererek işbirlikçi egemen sınıfların “PKK’nın eylemleri” gerekçesiyle yoğunlaştırılmak istenen baskı ve şiddete karış mücadeleyi yükseltmelerini gerektiriyor. İşçi hareketinin bugün içinde bulunduğu dağınıklık ve örgütsüzlük, kent ve kır emekçilerinin işsizlik, yoksulluk, açlık vs nedeniyle içine itildikleri umutsuzluk ve burjuva emperyalist ideolojik kuşatma altındaki gençlik kitlelerinin ülke ve dünya sorunlarına yeterli ilgi göstermeyişleri kuşkusuz önemli ve aşılması gereken temel bir dezavantajdır. Ama, işçi ve emekçilerin ileri kesimlerinin, devrimci parti ve örgütlerin sorumluluğu da bu ve öteki tüm dezavantajların giderilmesi için çabanın yoğunlaştırılmasını gerektirir. İşçi ve emekçilerin ileri kitlesi sınıf örgütlerini sağlamlaştırıp güçlendirmeyi ihmal etmeden, bunu önemseyerek ve dayanak alarak tüm milliyetlerden ülke emekçilerini saldırılara ve yeni katliamlara karşı mücadelede birleştirmeyi başarabilmelidir.


 
Başa dön

 JİN û JîN..........Yıldız İmrek Koluaçık

‘İhanet avcıları’

Bir ulusal TV kanalında, “İhanet Avcıları” diye bir program yayınlanıyor. Program karşısında dehşet içinde kalmamak mümkün değil.
“Reyting canavarları”, kendilerine seçtikleri kadın ve erkek kurbanlar aracılığıyla, yeniden izleyicileri ekran başına bağlama sevdasında.
Dedektif; “ihanet avcısı” gibi teatral ve trajik bir isim yakıştırmasıyla, aldatıldığından şüphe eden eşin talebi ile işe koyuluyor. Diğer eş takibe alınıyor, özel yaşamına izinsiz giriliyor, bu arada ikinci kurban da dedektifin takibine yakalanıyor; ispat için.
Ispat için özel yaşamlar kaydediliyor, muhtemelen açılacak boşanma davasında delil olarak sunulması için. Zina artık ceza kanunu uyarınca suç kabul edilmediği için, resmi “ahlak polisleri” aracılığı ile yapılan baskın rezaletleri artık yaşanmıyor.
Boşanma davasında, belki de manevi tazminat isteğine haklılık kazandırmak için diğer eşin özel dedektif aracılığı ile bu şekilde bir takip yapmasının yolu açılmış oluyor. Buraya kadar, olay sadece kişisel olarak kalıyor ve kişileri ilgilendiriyor.
Ancak; olay bir kamera aracılığı ile sadece kaydedilmekle kalmayıp, TV aracılığı ile milyonlara da izlettirilmeye başlanınca, kişisel olmaktan çıkıp toplumsal olay haline geliyor. Dolayısı ile ceza kanunlarından suç olmaktan çıkarılan ve böylece ilgisiz kişilerin özel yaşamlara ilişkin bilgi sahibi olmasının engellenmesi, bir kelimeyle “özel yaşamın korunması” ilkesi, “reyting avcıları” tarafından çiğnenmiş oluyor.
Resmi “ahlak polisi”nin yerine, özel “ihanet avcısı dedektif” ; yasanın değil, kişinin talebi ile uzun zamandır gazetelerin 3. sayfalarından eksik olan “ahlak baskınlarını” TV ekranlarına taşıyor. Böylece milyonlarca insan, izinsiz başka insanların özel yaşamına dahil olma yönündeki saygısız, ahlaki olmayan tutuma ortak ettiriliyor.
Ünlü kişilerin yatak odalarından, özel yaşamlarından eksik olmayan TV kameraları, fotoğraf deklanşörleri ile gerçekleştirilen “röntgen”e toplum elbette çok alışık. Yalnız Türkiye’de değil, her şeyi ve özel yaşamları da meta piyasasına süren kapitalizmin egemen olduğu tüm ülkelerde tanıdık bir durum anlattığımız. Bu röntgenin “kurbanı” olan ünlülerin, bu röntgenden kendi piyasalarını canlı tutmak için faydalandıkları, kurbanın bir parça da “fail” olduğu bir durum onlarınki.
Ancak burada farklı ve yeni olan şey, kameraların, sıradan insanların, asla izni olmayan insanların özel yaşamına çevrilmiş ve izinsiz olarak milyonlara teşhir edilmesi durumu.
Bu yaşanan, yalnız “başkasının özel yaşamına dokunmama”ya ilişkin ahlaki duruşa değil, aynı zamanda “özel yaşamın dokunulmazlığına” ilişkin temel insan haklarına da aykırı. Bu bakımdan hem suç, hem ağır surette ihlal edilen kişilik haklarının tazminini gerektirir. “Aldatma” yalnız bir kişinin kişilik haklarını ihlal ediyor. Diğer tarafta ise, toplumu ilgilendiren bir hak ihlali var.
Bu ahlak dışı davranışın “normalleştirilmesi”nin aynı zamanda bir özel dedektiflik bürosunun reklamına hizmet etmesi ve haksız rekabete neden olması da ayrı bir durum.
Ekranları mantar gibi kaplayan ve kadınları bombardımana tutan sözde “kadın programlarının” kadın sorunlarını toplumun gündemine getirme, sorunların demokratik çözümüne ve eğitime hizmet etme amacı olmadığı görülmüştü. Reyting sancısının, sonuçta bireysel yaşamları bir kez daha “çözülmeye tahrik eden”, bir kısmında ise kadınların “katli” ile sonuçlanan trajik sonları da görülmüştü.
“İhanet avcıları” da, esas hedef kadın kitlesi olan, bireysel yaşamların çözülmesini tahrik eden, ilkel güdüleri kışkırtan bir program. Bu programlardan da, daha büyük trajik sonuçlar çıkması sürpriz olmaz. Nitekim, programda baskına uğrayan eşin, çaresizlik ve kıstırılmışlık hezeyanı içinde bir anda eline geçirdiği bıçağı nasıl kullanacağını göremedik. “Avcılar” zamanında müdahale edip, engellediler. Ya engel olunamasaydı, ya da bir başka sefer engel olunabilecek mi?

e-posta:
yimrek@mynet.com

  Başa dön

 hukuk’ta sorular sorunlar..........Av. Devrim Avcı

İş kanunda sakat çalıştırma zorunluluğu maddesi vardır

SORU: Yüzde 40’ın üstünde bir sakatlık raporu bulunan kişinin sahip olduğu haklar ve bu hakları nasıl kullanacağı ile ilgili olarak bilgi almak istiyorum. Teşekkür ederim.
CEVAP: Gerek eski iş kanununda gerekse 4857 sayılı İş Kanunu’nda, özürlü, eski hükümlü ve terör mağduru çalıştırma zorunluluğu ile ilgili bir madde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre, işverenler elli veya daha fazla sayıda işçi çalıştırdıkları işyerlerinde belirlenen oranlarda özürlü (özürlü ile aynı zamanda kaza veya meslek hastalığı sonucu sakat kalan kişiler de kastedilir) çalıştırmakla yükümlüdürler. Bu maddede işyerinin işçisi iken sakatlanan işçilere öncelik tanınacağı belirtilmiştir. Eğer, siz çalıştığınız işyerinizde bir meslek hastalığına yakalanmış veya iş kazası geçirmiş iseniz, o takdirde özürlü kontenjanından işe alınmak için başvurduğunuzda öncelik tanınma hakkınız vardır. Sakatların İstihdamı Hakkındaki Tüzük ile, çalışma gücünün en az yüzde 40’ından yoksun olanlar sakat kabul edilmiştir. Yine tüzükte, sakatlığın daha düşük ücretle çalıştırma sebebi olamayacağı, sakat işçilerin diğer işçilere yapılan sosyal yardımlardan aynen yararlandırılacağı ve toplu iş sözleşmesinde sakatlar aleyhine hüküm konulamayacağı düzenleme altına alınmıştır.
Eğer sakatlık sebebiniz iş kazası veya meslek hastalığı ise, uğradığınız maddi ve manevi kayıplarınızla ilgili olarak işvereninize karşı maddi ve manevi tazminat davası açma hakkınız bulunmaktadır.
193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun 31. maddesinde de ücretlerden alınan gelir vergilerinde indirim ile ilgili hükümler düzenlenmektedir. Buna göre, bazı sakatlık oranları belirlenmiştir. Çalışma gücünün asgari yüzde 80’ini kaybetmiş bulunan çalışanlar birinci derecede sakat; çalışma gücünün asgari yüzde 60’ını kaybedenler ikinci derecede sakat ve çalışma gücünün asgari yüzde 40’ını kaybedenler ise üçüncü derecede sakat olarak belirlenmiştir. Sakatlık indirimi, özel indirim tutarının birinci derece için sekiz katı; ikinci derece için dört katı; üçüncü derece için iki katı olarak tespit edilmiştir. Söz konusu indirimden faydanalabilmeniz için, bulunduğunuz yerin Maliye kuruluşlarına başvurmanız gerekmektedir.

e-posta:
hukuk@evrensel.net

  Başa dön

 ÖZGÜRLÜKLER..........Hüsnü Öndül

Yaya hakkı

Kentli hakları, diğer insan haklarına ek olarak kentlilere tanınan haklardandır. Bu biliniyor. İnsan Hakları Derneği (İHD) 1990 yılında Çevre Komisyonu oluşturmuş ve o komisyon Yaya Hakları Bildirgesi hazırlamıştı. Yaya Hakları Bildirgesi’nin hazırlanmasında Akın Atauz ve Tanıl Bora’nın büyük emekleri vardı.
Türkiye’de kentleşme alanında büyük sorunlar yaşanıyor. Belediyecilik, kazma-kürek ve motorlu taşıtlara yol açmak, onların hızla ilerlemesine olanak sağlamak olarak algılanıyor. Hayatı zorlaştıran uygulamalar, modern düşünce ve uygulama olarak yansıtılıyor.
Örneğin, yerel ve merkezi yönetimlerin meydanları yok edici kavşak düzenlemeleri, kent içinde yaygın olarak yapılan alt ve üst geçitlere dikkat çekmek isteriz. Bu uygulamalar insan merkezli değil, motorlu taşıt öncelikli bakış açısının ürünleridir.
1990 yılı Haziran’ında Ankara Kızılay semtinde, Yüksel ve Selanik caddelerinde, Konur ve Karanfil sokaklarda dağıtılan Yaya Hakları Bildirgesi, şimdi Ankara’da Kuğulu Park kavşağı yapımına karşı, ağaç gövdelerinden, ağaçlar ve çiçekler arasından yöneticilere ve kentlilere sesleniyor. İşte İHD’nin 1990 yılında hazırladığı Yaya Hakları Bildirgesi:
“YAYA KALDIRIMLARI YAYALARINDIR
Bu nedenle;
Bütün yerleşim merkezlerinde, örgün ve yaygın ayaya kaldırımı ağının bulunması, en temel yaya hakkıdır. Bütün yerleşim alanlarında yaya kaldırımlarının yapımı zorunludur. Araçlar, yaya kaldırımına park edemez. Kaldırımlar üzerindeki bütün fiziki ve toplumsal engeller, serbest yürüyüşü aksatmayacak biçimde düzenlenir. Yayaların ekzos gazlarıyla zehirlenmemesi, gürültüyle rahatsız olmaması, üzerlerine çamur, toz vb. sıçratılmaması için önlemler alınır.
KENT MERKEZİ YAYA BÖLGELERİNİNDİR
Bu nedenle;
Toplu taşım dışındaki araçlar, merkeze girmekten özenle kaçınır. Yaya bölgeleri, giderek bütün merkezi kapsayacak biçimde genişletilir. Yaya bölgeleri, her türlü motorlu araçtan, kesinlikle arındırılır.
Yayalar, bu bölgeleri, kentsel etkileşim,kültürel etkinlik ve alış-veriş için özgür bir biçimde kullanırlar.
YAYA GEÇİTLERİNDE ÜSTÜNLÜK, MUTLAK OLARAK YAYALARINDIR
Bu nedenle;
Yayaların gereksindiği kadar sık, yaya geçidi sağlanır. Yaya geçitleri işaretlenir ve buraları, hiçbir biçimde, araçlar tarafından işgal edilemez.
Yayalar için yeşil ışık süresi, gerekli yürüme süresine göre ayarlanır. Zemin katı yayalarındır. Genel kural olarak yayalar, üst ve alt geçitlere zorlanamaz.
HERKESİN, İSTEDİĞİ YERE, YAYA YOLLARINDAN GİTME HAKKI VARDIR
Bu nedenle;
Kentlerde, motorlu trafik altyapısından tamamen ayrı,sırf yayalar için, özel yollar yapılır.
Her çocuğun, okula, yaya yolundan güvenlik içinde gitmesi sağlanır. Kent yönetimi, yaya yolunu hizmet ve tesislerle donatır. Yaya yoluna paralel bisiklet yolları yapılır. Yaya ve bisikletli ulaşımı, kitle haberleşmesi ile ve diğer özendiricilerle desteklenir.
KENT YAŞAMININ GERÇEK SAHİPLERİ YAYALARDIR
Yayalık, insanlar arası etkileşimi artırıp kentsel kültüre katkıda bulunduğu için, desteklenir ve özendirilir. Yayalar, yerel yönetimlerle birlikte, yayalık haklarını savunabilecek, şikayetlerini iletecek bir örgütlenme geliştirir. Trafikle ilgili kararlar ve polisler, yayaların haklarını da gözetir ve korurlar. Yaya altyapısının, gece-gündüz bakımlı, temiz ve aydınlık tutulmasını, onarılmasını, bitki ve ağaçlarla görsel çekiciliğinin sağlanmasını, yayaların katkılarıyla, yerel yönetimler yapar.
Ve yayalar,
Kaldırımlar, yaya bölgeleri, yaya yolları, yaya geçitleriyle ilgili kararların alınmasına katılmak hakkına sahiptir. “

HABER NOTU Türkiye’de bazı hapishanelerde tecrit koşulları var. 19 Aralık 2000’den bu yana, F tipi hapishanelerdeki tecrit koşullarına karşı yapılan ölüm oruçlarında 122 insan can verdi. Avukat Behiç Aşçı, 5 Nisan 2006 tarihinde tecride karşı ölüm orucu eylemine başladı. Bugün 169. gün…


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net