www.evrensel.net
|
Evrensel Kitap
|
arşiv
|
linkler
|
posta
İNSAN VE SPOR
____
Hakan Keysan
Bilimsel futbol
AVRUPA GERÇEĞİ
____
Yücel Özdemir
Irkçılık nasıl yükselmesin?
UFUK
____
Fatih Polat
Oğuzhan Müftüoğlu’nun “sevgisi” ve “saygısı”
ROJEV
____
Ender İmrek
PKK koordinatörü
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Hayalleri vardı
UZUN MESAFE
____
Dr. Zeki Gül
Sosyal ihanet
İNSAN VE SPOR
..........
Hakan Keysan
Bilimsel futbol
Amatör futbol anlayışının profesyonelleştiği bir süreci çoktandır geride bıraktık. Ama hala amatörlükten söz eden ve bu oyunda para olgusunun öne çıkmasından rahatsız olan ciddi bir kitle var. Asıl trajik olan ise, tamamen futbolun içinde görev alan kesimlerin, bu süreci doğru algılayamaması. Oysa bugün insan eylemine konu olan hemen her alanda öncelikle altyapı ve zaman sorunu öne çıkıyor.
Futbolda da oynayan olabilmek için futbol altyapısının ve kurumsallaşmasının tamamlanmış olması gerekiyor. Bunun da ciddi bir maliyeti var. Çünkü futbol, amatör olarak da oynansa malzeme, tesis, eğitmen, ulaşım, sağlık ve benzeri giderleri de kapsıyor. Ve artık kaçınılmaz olarak devasa bir sektör haline gelen bu piyasada büyük maliyetlere gereksinim duyuluyor. Tabii aynı oranda eğitici antrenör ve sporcu kadrolarına da gereksinim var.
Bugün zaman kavramı en büyük maliyet. İnsanların kolayca harcayabileceği, rahatlıkla gözden çıkarabileceği zaman kurgusundan da söz edemeyiz. Eğitim, iş ve özel yaşam gibi geniş bir alana yayılmış insanın bedavadan futbol oynama lüksü de kalmamaktadır. Şartlar tamamen kazanma-tüketme ölçeğinde işlerken konu amatör futbol olduğunda bu eylemden parayı soyutlama olanağı da pek kalmamaktadır.
Bir de konunun performans kültürü açısından ulaştığı bir aşama var. Günümüzde, futbola egemen anlayışın dayattığı performans kültürünü, amatör de olsanız, dışlamanın olanağı kalmadı. Bu yaklaşım çerçevesinde artık amatörler de ciddi antrenman altyapısına kavuşmuş durumda. Bilimsel yüklenme yöntemlerini bugün birçok amatör takım uyguluyor. Sadece bu durum bile futbolun yapılanmasını değiştiriyor. Ancak ne var ki, bu oyunda bilimden yararlanma olanaklarını üst düzeyde kullanmak bile başlı başına ciddi maliyetler istiyor. Kaç tane amatör takım bu maliyetlerin altından kalkabilecek ekonomik güce sahip ki?
Çağdaş futbolun geldiği noktayı ve içinde bulunduğu süreci anlayamayan kulüpler profesyonel de olsa başarısızlığa mahkum. Hedefi olan amatör kulüpler ise, bilimsellik yolunda işin ruhunu amatörlükten çıkarmasını da bilmelidir. Amatörlük ruhunu profesyonel yapılanma ve düşünceyle birleştirmeyenler futbolda yaya kalmayı sürdüreceklerdir.
e-posta:
hakankey@msn.com
Başa dön
AVRUPA GERÇEĞİ
..........
Yücel Özdemir
Irkçılık nasıl yükselmesin?
Pazar günü Almanya’nın Berlin ve Mecklenburg-Vorpommern eyaletlerinde yapılan parlamento seçimlerinde, faşist partinin oyunu artırarak eyalet ve ilçe meclislerine temsilciler göndermesi, bir kez daha dikkatleri Neonazi örgütlenmelere çevirdi.
Gerçi, Almanya’da faşist partilerin eyalet meclislerine girmesi yeni değil. Ekonomik sorunların kabardığı, gelir uçurumunun derinleştiği yıllarda Neonazi partiler genellikle oyunu artırıyor. İstihbarat elemanları tarafından 1964 yılında kurulduğu ve yönlendirdiği Federal Anayasa Mahkemesi tarafından verilen bir kararla da sabitlenen Alman Milliyetçi Demokrat Parti (NPD), toplumsal mücadelenin yüksek olduğu 1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren Hessen, Bavyera, Schleswig-Holstein, Rheinland-Pfalz, Aşağı Saksonya, Bremen ve Baden-Württemberg parlamentolarına girmeyi başardı. 2004’te de Doğu Almanya’da bulunan Saksonya’da eyalet parlamentosuna girdi.
Keza 1987’de kurulan Alman Halk Partisi (DVU) de Bremen, Schleswig-Holstein, Saksonya-Anhalt ve Brandenburg eyaletlerinde parlamentoya milletvekili gönderdi.
CDU’nun Bavyera’daki kardeş partisi CSU’dan ayrılan milletvekilleri tarafından kurulan faşist Cumhuriyetçiler (REP) ise, İki Almanya’nın birleşmesinin arifesinde, 1989’da, Berlin’de yüzde 7.5 oy alarak eyalet senatosuna milletvekili göndermekle kalmamış, akabinde yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde de yüzde 7.1 oy almıştı. Bu parti Baden-Württemberg eyalet parlamentosuna da iki kez arka arkaya milletvekili gönderdi.
Bütün bunlar, Pazar günü yapılan seçimlerde Mecklenburg-Vorpommern’de NPD’nin yüzde 7.3 oy alarak 6 milletvekili kazanmasının salt bugünün sorunu olmadığını; ama aynı zamanda 6 milletvekili kazanmanın bir bütün olarak ülkede “ırkçılığın hortladığı” anlamına gelmediğini gösteriyor.
Aynı şekilde ırkçılığın salt Doğu Almanya’ya özgü fenomen olmadığı da görülebiliyor. Evet; iki Almanya’nın birleşmesinden sonra ırkçı partiler daha çok Doğu Almanya’da yüksek oy alıyorlar. Sermaye basını ve politikacıları bu durumu “eski sosyalistlerin yeni tercihi Neonaziler” diye propaganda ediyor. Halbuki, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Federal Almanya’da ırkçı partilerin birçok eyaletin parlamentolarına, hem de görece yüksek oylarla girdiği ortada. Bu bakımdan, faşist partilerin yüksek oy almasını salt “Doğu” ile açıklamak gerçeğin üstünü örtmekten başka bir şey değildir.
Bugün yüzde 20’si işsizlik ve yoksulluk batağında sürüklenmiş Doğu Almanya’daki kitlelerin bir bölümü, ırkçı örgütler tarafından demagojik propagandalarla aldatılıyor.
Zira; içinde bulunduğumuz sistemin yarattığı işsizlik, yoksulluk ve gelecek korkusu gibi temel sorunlara çare bulmayan, bulma derdi de olmayan sermaye partilerin iyice teşhir olmasının geniş bir “kararsız seçmen” kitlesi oluşturduğunu, bu kitlenin bir bölümünün de seçimlerde “çare” adına Neonazi partilere oy verdikleri biliniyor.
Dolayısıyla Neonazi partilerin eyalet parlamentolarına girmesinin başlıca sorumlu sistem partileridir. Çünkü bu partiler her gün faşist partilerin örgütlenme olanaklarını yaratmak için, ülkede yaşayan göçmenleri bütün sorunların sorumlusu olarak gösteriyor.
Özellikle Angela Merkel’in partisi CDU ve ona yakın kurum ve kuruluşların son birkaç yıldır “ulusal gurur”dan, “Alman öncü kültürü”nden, “Batı değerleri”nden sıksa söz ettiği Almanya’da, izlenen neoliberal politikaların katkısıyla, ırkçıların zemin bulması, oy toplamasının olanaklarının önceki döneme göre çok daha kolay olduğu görülüyor.
Ek olarak, son zamanlarda yaratılan “İslam fobisi”ni eklememiz gerekiyor. Bütün eyalet içişleri bakanları ve güvenlik güçleri sürekli ülkenin bir terör tehdidi altında olduğunu söyleyerek, Müslüman ülkelerden gelen göçmenleri genel zanlı haline getirdi. Bunlara bir de Papa 16. Benedikt’in açıklamasını eklediğimizde, Hıristiyan Batı değerlerini öne çıkararak Müslüman ülkelerden gelen göçmenleri hedef gösteren Neonazilerin inandırıcılığı, sıradan vatandaş açısından önceki döneme göre çok daha artmıştır diyebiliriz. Çünkü, onların söylediklerini şimdi artık “en yetkili” ve “saygın” kişiler de dile getiriyor.
Yani, ırkçı partilerin eyaletlere göre dönem dönem oylarını artırması, bir anlık bir olgudan ziyade, ülkenin ekonomik, sosyal ve kültürel politikalarında belirleyici role sahip partilerin, kurumların yaratmış olduğu tahribatın üzerinden güç bulabiliyorlar.
Burada, devletin faşist örgütlenmelerle etkili mücadele etmemesi, hata kimi zaman müsamaha göstermesini de rol oynuyor.
Burada solda duran, emek güçlerine büyük görevler düştüğü açıktır. Ama her iki eyalette SPD’nin koalisyon ortağı olan Sol Parti.PDS, tıpkı diğer büyük partiler gibi izlenen politikaların altında kalan emekçiler için bir çekim merkezi olma özelliğini kaybetmiştir. Bu bakımdan, ırkçı partilerin yüksek oy almasında Sol Parti.PDS’in de suçu bulunuyor.
Özetle, ülkede sermaye partiler tarafından birkaç yıldır izlenen ekonomik, sosyal, kültürel politikalar, yapılan propagandalar ırkçı partilerin işini oldukça kolaylaştırmış bulunuyor. Bundan ötürü de, bugün “Bu ırkçılık niye yükseliyor” diye sormak tam anlamıyla ikiyüzlülüktür.
Irkçılığa, yabancı düşmanlığına, faşizme karşı mücadelenin ancak bütün uluslardan emekçilerin birleşik mücadelesiyle engellenebileceği açıktır.
e-posta:
yucel@evrensel.de
Başa dön
UFUK
..........
Fatih Polat
Oğuzhan Müftüoğlu’nun “sevgisi” ve “saygısı”
“Acıdır ama, söylemeden geçmek istemiyorum: Bu ülkenin solcuları, sağ kesimin onlara duyduğu saygının onda biri kadar bile, birbirlerine karşı sevgi ve saygı taşımıyorlar.”(*)
Bu sözleri söyleyen birinden nasıl bir tavır beklersiniz? Buna uygun davranmasını değil mi?
ÖDP’ye sol içinden gösterilen yaklaşımı, “sevgisiz” ve “saygısız” bir yaklaşım olarak değerlendiren Müftoğlu, EMEP’e, bizim gazeteye ve yazarımız Aydın Çubukçu’ya sevgi ve saygıda kusur etmeyen (!) bir yazı yazmış. Öyle ki ağzından bal damlıyor adeta.
Doğu Perinçek’in Hazreti Muhammed’in peygamberliğini kabul ettiğini ilan etmesini hatırlatarak yazısına başlayan Müftüoğlu şöyle devam ediyor: “Belki ‘artık onu kimse solcu olarak kabul etmiyor’ denebilir ama her şeye rağmen Doğu’un birçok çevre üzerinde kafa karıştırıcı bir etki yaptığı da görmezden gelinemez.
Bu çevrelerden biri de EMEP çevresindeki arkadaşlar. Bu arkadaşlar bunca olup bitene karşın Doğu’nun ideolojik atmosferinden bir türlü tam olarak kurtulamıyorlar, siyasi çizgilerini saptarken adeta Doğu’yu yan gözle izleyerek hareket ediyor, onu birkaç adım gerisinden takip etmekten hiç vazgeçmiyorlar. En son Evrensel gazetesinde yayımlanan sahte Nasrallah röportajı rezaleti de basit bir istihbarat hatası değildi. Bu uyduruk röportajda güya Hizbullah liderlerinin Deniz Gezmiş’lere ve Türkiyeli devrimcilere nasıl sempatiyle baktığı hikayesi anlatılmaya çalışılmıştı. Siyasal İslamla flört hevesi içinde solun sempatisini doğuracak bir malzeme bulduk diye düşünmüş olmalılar. Bunu Selçuk Candansayar, Birgün gazetesindeki yazısında psiko politik yönleriyle birlikte çok güzel yorumlamıştı. Zaten Sevgili Aydın Çubukçu da ‘Siyasal İslamla çalışmaya alışmalıyız’ mealindeki görüşleriyle bu konuda herhangi bir tereddüt bırakmadı.”**
Öncelikle Nasrallah röportajı konusunda gazetemizin yaptığı açıklama biliniyor. Ancak, bu açıklamanın Birgün gazetesinde her nedense yayınlanmadığını da hatırlatalım. Ve konunun üzerine gitmeyi kendine iş edinen “Sendika.org”un da aynı tutumu sergilediğini belirtelim.
Herkesin başına gelebilecek bu iş kazasından ötürü duyduğumuz üzüntüyü, bu konudaki samimiyetimizi ve özür dilediğimizi ifade ettiğimiz açıklamaya Milliyet, Özgür Gündem ve Zaman gazeteleri düzgün bir biçimde yer verirken, Birgün’de bu konu sadece siyasi bir çekiştirmenin konusu oldu. Birgün’ün iki yazarı, konunun üstüne mal bulmuşun mağribi gibi atlamayı tercih ettiler.
Hem “sevgi” ve “saygı”dan bahsedeceksin, hem de fırsatçılığın dik alasını yapacaksın. Pes doğrusu!
Ayrıca şunu da hatırlatmak gerekiyor, sahte röportajın sahibi Şeyh Bedrettin Film Kollektifi’nin söz konusu üyeleriyle Birgün gazetesi röportaj yapmış ve yayınlamıştı. “Nuh’un gemisi onları unuttu” başlıklı bu röportaj Birgün’de 30/07/2006 tarihinde yayımlandı.
Yalanlanan röportajın sahibi Mutlu Şahin-Roza Çiğdem Erdoğan’ın, “Beyrut İzlenimleri” de, Birgün’de 09/08/2006 tarihinde, “Beyrut’tan mektup var: Ey Beyrut, ekmeğim...” başlığıyla yayımlandı.
Nasrallah röportajından kalkarak, bizi siyasal İslam ile flört hevesi ile suçlayan Müftüoğlu, acaba o izlenimlerde Hizbullah’tan övgü ile söz edildiğini görmedi mi? Elbette görmüştür. Peki niye kendi gazetesindeki Hizbullah övgüsünün üzerinden atlıyor da, bize gelince, köşesinin çıktığı sayfayı yapan editöre haber girecek yer bırakmamacasına, sütunun dibine kadar çekiştirip duruyor? Bu kişilerin Nasrallah röportajı madem ki sahte çıktı, o zaman Birgün’de çıkan Beyrut izlenimlerinin gerçek olduğuna kim nasıl güvenecek?
Bunların yanıtını herhalde kendisi vermeli.
Aydın Çubukçu’nun Akşam gazetesinde yayımlanan röportajını, “Siyasal İslam” ile yaptığımız flörtün teyidi olarak yorumlaması da, yine Müftüoğlu’nun “fitne fücur” kurgusunun bir tezahüründen başka bir şey değil. Art niyetli olmayan bir okur, Çubukçu’nun, o röportajda, Ortadoğu’da verilecek antiemperyalist mücadelede Kemalist önyargıları aşan bir perspektifle bakabilmek gerektiğine vurgu yaptığını anlamıştır.
Ama Müftüoğlu’nu tanıyanlar bilir ki, İslami konularda Kemalist, AB konusunda liberal, Kürt sorununda ise, Kemalizm ile liberalizmin arasında gidip gelen bir perspektife sahiptir o. Solculuk da, bütün bunlarla birlikte “makul” bir solculuktur onun için.
Ancak “makul” ve “mantıklı” kelimelerini onun için bir arada kullanmak da mümkün değil. Neden mi? Türkiye’de yakın geçmişteki mahkeme kayıtlarına bile bakanlar, en azından Doğu Perinçek’e “hakaret”ten tazminat ödemeye mahkum edilmiş olduğumuzu görürler. Para verip, yalancı şahit tutsanız, ona bile Perinçek ile bizim aramızda Müftüoğlu’nun kurduğu bağlantıyı doğrulatamazsınız.
Bugün aslında Papa’nın sözlerinin ardından yeniden gündemleşen “Medeniyetler Çatışması” tezini yazacaktık.
Ancak, sol içi medeniyet problemleri fırsat vermediği için bu konu başka bir yazıya kaldı.
* Oğuzhan Müftüoğlu, “Onuncu yılında ÖDP üzerine notlar”, Birgün gazetesi, 07.04.2006,
** Müftüoğlu, Soldan Sağa, Birgün gazetesi, 19 Eylül 2006
e-posta:
fpolat69@yahoo.com
Başa dön
ROJEV
..........
Ender İmrek
PKK koordinatörü
Kürt sorunu, ABD’nin önem verdiği ve değerlendirdiği bir avantaj olmaya devam ediyor. 1. Emperyalist Paylaşım Savaşının sonucunda parçalanmış halde değişik devletlerin himayesine sunulan, dilleri, kimlikleri, iradeleri ve ulusal hakları yok sayılan Kürt ulusunun, ulusal hak mücadelesi, bugün yeniden emperyalizm tarafından bir koz olarak kullanılmaktadır. Türkiye’de bölgede emek ve demokrasi güçleri iktidar olmadıkça da kullanılmaya devam edilecek.
ABD, şiddet uygulayarak, kan dökerek Ortadoğu petrollerini, zengin doğalgaz kaynaklarını ve bölgenin stratejik avantajlarını ele geçirmek isterken, yanına alabileceği devletleri, uzun vadeli hesapları için faydalanabileceği ulusları gözetmeyi özellikle önemsiyor. Ancak karşısında yer alma potansiyeli taşıyan her oluşumu ezmeyi de atlamıyor. Emperyalizm, tüm haklardan yoksun olan, ancak ulusal hak mücadelesini sürdürmekten vazgeçmeyen ulusların ve halkların taleplerini değerlendirmeyi, onların bazı “olanaklar”dan yararlanmasını sağlamayı, bu halkların geçici kazanımlar edinmesine göz yummayı gerekli ve zorunlu görüyor. Irak Kürdistanı’nda yaşananlar da bunu göstermektedir.
ABD, Ortadoğu’da dikensiz bir gül bahçesinde değil, tarihsel birçok sorunu bulunan ve silahlı direnişlerin sürdüğü bir bölgede at oynatmaktadır. Böyle olunca, Kürt sorunu hepten önem kazanmaktadır. Ancak görülmesi gereken, Kürt halkının demokratik taleplerini karşılamak yerine inkar ve imhada ısrar edenlerin, bir kez daha, ABD planlarına boyun eğmek zorunda kalmalarıdır. Kürtlerin demokratik taleplerini şiddetle ezerek, ABD’nin yanına sürüklemeyi başaranlar, kendi bağımlılıklarını da artırmaktadırlar.
Türkiye, Suriye ve İran emperyalizme ve ABD müdahalesine, Kürt sorunu üzerinden büyük destek sunmaya devam ediyorlar. Böyle olunca, Kürt feodal-burjuva temsilcilerini, Irak işgali boyunca önemli bir mevzi olarak değerlendirdiğini düşünen ABD, İran ve Suriye için de aynı olanaklara sahip olmayı tasarlamaktadır. Türkiye’deki Kürt sorununu ‘özenle’ değerlendirmek arzusundaki ABD, Türkiye’yi idare ederek ilerlemeyi gözetmektedir. PKK’nin ABD karşıtı potansiyelini etkisizleştirmeyi de hedefleyen “Koordinatör” planı, Türkiye’nin ve Türkiye halklarının çıkarına bir plan değil.
ABD zor günler yaşamaktadır; 11 Eylül’de İkiz Kulelere yapılan saldırıdan sonra ilk hedef olan Afganistan’da kurulan kukla Karzai hükümeti çaresiz durumda. ABD Afganistan’da rahata kavuşmuş değil. Taliban direnişi devam ediyor. Irak’ta süren direniş her geçen gün güçleniyor. İran, ABD karşısında diklenmeyi sürdürüyor ve gerekirse savaşmayı göze aldığını açıklıyor. Suriye dize gelmiş değil. Hamas ve Hizbullah, Suriye ve İran’ın desteğini almaya devam ediyor. Bu örgütler ve süren direniş, Arap dünyası başta olmak üzere İslam dünyasında sempati kazanıyor. Filistin sorunu Hamas'la birlikte başka bir boyut kazınmış bulunuyor. İsrail’in Lübnan’da Hizbullah karşısında uğradığı direniş bölgede karşı duruşu ve direnişi daha da güçlendirmekle kalmayacak, kukla devletleri de zorlayacaktır.
İşte böylesi koşullarda ABD, PKK koordinatörü adı altında yeni bir hamle yaparak, Türkiye’yi tezkereye ikna etmekle kalmadı, yeni bir sürece de sürüklemiş oldu. Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt, bu tanımı “çirkin” bulduğunu açıkladı. Paşa, “Ne demek PKK Koordinatörü” diyerek, çok fena tepki gösterdi! PKK yetkilileri ise, “Koordinatörün PKK’yi ne derece muhatap alacağını önemsediklerini ve bunu görmek istediklerini” açıkladılar. Oysa ABD, PKK’ye karşı tutum alacağı gerekçesiyle Türkiye egemen sınıflarına da işlerini yürütmelerinde nefes aldırdı. Lübnan’da ve İran’da gireceği muharebede Türkiye gericiliğini yedeklemeyi hesaplayan ABD, PKK’yi “hizaya getirmeyi” ve etkisizleştirmeyi de hesaplamaktadır. PKK’nin Amerikan karşıtlığından vazgeçerek, KDP ve YNK’yi örnek almasını isteyen ABD, Kürt burjuva kliklerinden birinin temsilci olarak muhatap alınmasını da hesaba dahil etmiş görünüyor. Kürt burjuva temsilcilerini öne çıkarmayı ve PKK’nin mevcut direniş çizgisini törpülemeyi hesaplayan ABD, PKK ile savaşarak gücünü dağıtmak yerine PKK’yi mevcut çizgisin “makul”e çekmek istemektedir. PKK Koordinatörlüğü’ne atanan NATO Eski Başkomutanı, Emekli Orgeneral Joseph Ralston hemen işe koyuldu. PKK Koordinatörü ya da diğer tanımıyla "PKK ile Mücadele Özel Temsilcisi" Ralston, Ankara’ya da, ardından da Kurdistan Federe Devleti’ne geçerek Başkanı Mesud Barzani ve hükümet yetkilileriyle görüştü. Türkiye, Emekli Orgeneral Edip Başer’i ‘Raston’ın muadili’ yada yardımcısı olarak atadı. Şimdi ABD’nin isteği doğrultusunda Irak’ın da bir ‘muadil’ ya da yardımcı ataması bekleniyor.
2 Ekim’de Bush tarafından kabul edilecek olan Başbakan Erdoğan’ın gezisinden önce görüşmelerini tamamlamış olan Ralston, ABD’ye dönmüş olacak. Bush, Başbakan Erdoğan üzerinden, generallerin, ırkçı ve şoven çevrelerin hoşuna gidecek bir iki cümle daha söyleyecektir. “Bölücü terör örgütü PKK ile mücadelenizde yanınızdayız” falan diyecektir. Dahası ABD, bir iki hamle de yapabilir. Irak’ta PKK bürolarının kapanması, bir iki başka girişim gündeme gelebilir. Ancak üzerinde düşünülmesi gereken, ABD’nin yeni bir hamle yaparak eline büyük bir koz geçirmekte olduğudur. Ne devlet, ne de PKK bu işten fayda görmeyecektir. “PKK’nin muhatap alındığı” yönlü “kaygı” ve “umut” dolu yaklaşımların ikisi de boştur. ABD emperyalizminin hiçbir halka fayda sağladığı görülmemiştir.
Barış taleplerinin yükseldiği böylesi bir dönemde ABD’ye daha fazla teslim olmak yerine, Kürt sorununda demokratik adımlar atarak ateşkes ilanı sağlanmalıdır. Silahlar susmalı, akan kan durmalıdır. Provokasyonlara ve katliamlara son verilerek barış ve kardeşlik sağlanmalıdır. ABD'nin hem Kürtlerin taleplerini suiistimal ederek bu durumu kullanmayı, hem de Türkiye egemenlerini kullanarak halkların boğazlaşması üzerinden güç kazanmasını engellemenin tek yolu budur. “PKK koordinatörü”ne kızmak ve gerçekten karşı durmanın yolu buradan geçmektedir.
e-posta:
enderimrek@hotmail.com
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Hayalleri vardı
SHÇEK yurtlarında kalan çocuklar için bir kompozisyon yarışması düzenlenmişti.
Onlardan hayallerini anlatmasını istemişlerdi.
Hakkını vermek lazım, güzel bir düşünceydi.
Orada kalan çocukların iç dünyalarını…
Beklentilerini…
Nasıl bir gelecek özlediklerini anlamaya çalışmaktı en azından.
Elbette biliniyordu:
Çocuklar hayallerini yazacaklar…
Beklentilerini sıralayacaklar…
O kadarla kalacaktı.
Sonrasında hiçbir değişiklik olmayacaktı…
Olsun, yine de, en azından çocukların düşlerini merak etmek bile iyi bir şeydi.
Özge Arslan yetiştirme yurtlarından birisinde kalan 15 yaşındaki bir genç kızdı.
Yarışmaya katıldı.
Kompozisyonun başlığı şöyleydi:
“Hayallerim vardı”
Elbette tüm 15 yaşındaki kızlar, erkekler gibi onun da hayalleri olacaktı.
O da kafasında düşler kuracak, kafasının içinde kahramanlar ve geleceğe ilişkin dünyalar yaratacaktı.
Ama hayal dediğin, içinde bulunulan dünya ile orantılıydı.
Aç insan, fırından yeni çıkmış sımsıcak bir ekmek hayal ederdi.
O yurtlarda kalan çocukların hayalleri ise, kendilerine karşı insanca davranış… Aile düşlerlerdi.
Diğer bütün düşler bu temelden var olurdu.
***
Ama 15 yaşındaki Özge’nin kompozisyon başlığı aslında düşleri başlamadan bitiriyordu:
“Hayallerim var” demiyordu.
“Hayallerim vardı” diyordu.
Geride kalmış, yaşanası umudunu tüketmiş hayallerden bahseden bu kız henüz 15 yaşındaydı!
Oysa15’li yaşlar, hayallerinin bittiği değil, başladığı yerdi.
Hayallerin bittiği yeri anlattığı yazısıyla birincilik ödülü aldı.
Yazısında;
“Çoğu zaman babamdan hiç yemediğim dayağı da yedim” diyordu, yurttaki yaşamını anlatır, biten hayallerinin nedenlerini sıralarken.
Yazısı, yarışma için hazırlanan dergide yayımlandı.
Ama törende, yazısının o tarafına, yani dayak bölümüne sansür uygulandı.
Çocuktan sorunlu bakaniye gelecekti çünkü.
Onun önünde böyle şeyler olmazdı.
Dayak yemek…
Hayallerin bitmesi…
15 yaşında düşlerin tükenmesi yakışık alırdı da…
Bakaniyenin önünde söylenmesi yakışmazdı!
Gerçi bakaniye de törene gelmedi.
Ne de olsa o, tükenen umutlarla değil, yurtlarda ispiyoncu çocuk ağı kurmakla meşgul bir insandı!
15 yaşındaki genç kızların düşlerinin tükendiği yerdir burası.
Düşlerin bittiği yeri ise karanlıklar basardı!
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
UZUN MESAFE
..........
Dr. Zeki Gül
Sosyal ihanet
Sosyal Güvenlik Kurumları ve hizmet sunucusu Sağlık Bakanlığı, nerdeyse her ay yaptıkları kural değişikleri ile hekim ve hastaların kafalarını karıştırmaya devam ediyor. Bu tercih edilmiş kafa karıştırma operasyonunun kurgusu çok net. Dünya Bankası ve İMF programlarının uygulandığı diğer ülkelerde izlendiği gibi “büyük elin’’ gereksinimleri doğrultusunda Sağlık Bakanlığı’nın eli Sosyal Güvenlik Kurumları’nın, onların eli ise vatandaşın cebinde. Bunun net örneklerinden birisini reçetelerde yaşıyoruz. Yakın zamana kadar örneğin SSK’lı hastalara 5 günlükten fazla ilaç yazımı yasaklanmıştı. Sonrasında Bağ-Kur ve Emekli Sandığı ile tek çatıda birleşme sürecinde kısıtlama bilim dışı yöntemlerle aritmetik ortalama alınarak 7 günde ortaklaştırıldı. 5-7 günde bir sırf yarım kalan tedavinin devamı için sağlık kuruluşlarına tedavi amaçlı mükerrer gidiş zorunluluğu gereksiz kuyruklarla diğer hastaların hekime ulaşmalarını geciktirmekle kalmıyor, aynı zamanda bizzat hastaların tedavisinde aksamalara neden oluyor. Bu kısır döngü SSK’nın hastanın elinde tek ilaç bile kalsa yinelenen reçetedeki ilacı karşılamaması ile adresi netleştiriyor: “Vatandaşın sağlıkta cepten harcamalarının artırılması.’’
Bu noktada SSK’nın hizmetine Sağlık Bakanlığı’nın ulaşılması zor poliklinik hizmetleri ile ilaç sektörü girmeye başlıyor.
Piyasadaki ilaçların kutularında ticari tercihlerle belirlenmiş farklı sayılarda hap bulunmakta. Kutuların içerdiği ilaç sayısı 3,7,10,14,20,28,30 ve 100 adede kadar çeşitlilik ve keyfiyet arz ediyor. Şimdi hekimi adeta sihirbazlık bekliyor. Örneğin birden fazla hastalığı olan ve her bir hastalıkla ilgili tedavi süreleri farklılık gösteren bir hastada, SSK’nın emirleri doğrultusunda davranıp aynı zamanda tedavinin aksamaması için hastayı hekime en az getirecek reçete sayısal boyutuyla nasıl yazılabilir?
Konunun hasta boyutu daha da vahim. Diyelim ki hastalıkları nedeniyle tek başına evden çıkamayan, üç ayrı tanı almış, büyük kentin kıyısında SSK’lı bir hastamız olsun. Yazılan tek reçetede ilaçlar ambalajlama nedeniyle dört farklı günde bitebilecek. Kural gereği ilk ilacın bittiği gün yeniden reçete yazdırmak zorunda. Oysa SSK her bir ilaç bitiminde ödeme yapıyor. Elinde bir miktar ve üç farklı günde bitecek ilaçları mevcut. Hasta olmadan hekimlerin reçete yazamaması ise bir başka zorluk nedeni. Evinden hastaneye ulaşımı çift aktarma gerektiren bu hastanın refakatçisiyle birlikte günlük 8 otobüs bileti harcaması gerekiyor. Önceki muayeneye gidişiyle birlikte sırf öngörülmüş tedavi planının aksamaması için üç kez daha kısa aralıklarla hekime ulaşmak zorunda. Yani toplam 32 otobüs 40 YTL ulaşım bedeli gerekiyor. Diyelim ki muhtemel yol ücretini göze aldı ve hastaneye ulaştı. Hepimizin bildiği gibi başta Göz, Psikiyatri, KBB olmak üzere birçok branşta aynı gün fiş alıp muayene olabilmek mümkün değil.
Hasta tedavisinin aksamasına mı yansın, yoksa ertesi gün ve sonrasında her gidişte cebinden yeniden çıkacak otobüs biletine mi! Bu noktada Dünya Bankası’nın Sağlık Bakanlığı’na yön veren danışmanlarının öğretilmiş çaresizliği gerçekleşiyor. Hekim ve eczacıların aşina olduğu beddua cümleleri eşliğinde hasta ilacı cebinden ödeyerek alıyor.
Psikiyatri hastalarının durumu daha da vahim. Onların birçok ilacı yeşil reçete ile yazıldığından, ücretini cepten ödese de reçetesiz ilaç almaları yasak. Üstelik pratisyen hekimlerin ilgili birçok ilacı yazmaları sınırlandığından tekrar reçetelerini evinin yanındaki sağlık ocağında da yazdıramıyorlar.
Antibiyotik cephesi ise uygulamayı bireysel mahrumiyetten ‘’insanlık suçuna’’ dönüştürüyor. Bilindiği gibi zamanından önce kesilen ya da ara verilen antibiyotikler hastalık etkeni mikroorganizmalarda mevcut antibiyotiklere direnç gelişmesine yol açıyor. Bu gerçekleştiğinde tıbbın kullanımındaki görece ucuz ve etkili antibiyotikler artık yararsız hale geldiğinden, daha yeni ve üretim maliyetlerindeki yükseklik nedeniyle başlangıçta çok pahalı satılan antibiyotikleri kullanmayı gerekli kılıyor. Tedavi maliyetlerinin artması bir yana, bilimin insanlığa ortak mirası olan antibiyotikler hoyratça yok edilmiş oluyor.
Tüm bu öykü çalışanlarda daha vahim bir hal almakta. Asgari ücretle soysal güvensizliğin eşiğinde çalışan bir işçiye sırf bir hastalık döneminde 3-4 kez reçete yazdırmak amaçlı hangi işveren izin verir, ısrarcı olursa işten atılmaz mı, gitse de fiş bulabilecek mi, bulursa aynı doktor olacak mı, farklıysa yeni reçete öncekinin devamı olabilecek mi!
Tüm bu yaşanmışlıkların ışığında her yerde hazır ve nazır ‘’vatanseverlere’’ insanın sosyal ihanetin tanımını sorası geliyor.
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net