www.evrensel.net
|
Evrensel Kitap
|
arşiv
|
linkler
|
posta
SALI YAZILARI
____
Üstün Akmen
EYY TİYATROCU!
Senin yumurta kadar bile değerin yok!
RAMP IŞIKLARI
____
Metin Boran
T. Necmioğlu ve M.Buyrukçu
DURUM
____
Ahmet Yaşaroğlu
Tezkere günü
GÜNCEL
____
Kamil Tekin Sürek
Linç her yerde
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Tutarlı bay...
SALI YAZILARI
..........
Üstün Akmen
EYY TİYATROCU!
Senin yumurta kadar bile değerin yok!
11 Ağustos’ta Resmi Gazete’de yayımlanan “Özel Tiyatrolara Devlet Desteği Yönetmeliği”ni yürürlükten kaldıran yeni yönetmelik karşısında tiyatrocularımız o gün bu gündür sus pus oldu.
Nedenini bilemiyorum.
Basınımızın mümtaz(!) kalemlerinden de (Dikmen Gürün dışında) ses yok. Hani nerede tiyatronun piri olarak kendini tanıtan Hıncal Uluç, nerede sanat dostu Doğan Hızlan, nerede sanata duyarlı Tufan Türenç, nerede Hakkı Devrim, Hasan Pulur; Ahmet Cemal ve diğerleri? Yoklar. Acaba onlar da mı, özgür tiyatro hareketinin, politik tiyatro olgusunun yatağı olan özel tiyatroların kaderlerine razı olup bir kenarda oturmalarından yanalar?
Bakanlık açıklama yaptı yapmasına da...
Tiyatro Yapımcıları Derneği (TİYAP) Başkanı Ali Poyrazoğlu, Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı, Güzel Sanatlar Genel Müdürü ve Maliye Bakanlığı Müsteşarı ile görüştüğünü söyledi (Dikmen Gürün - Cumhuriyet / 29 Ağustos, Sayfa 14), sonrasında ses gelmedi. Poyrazoğlu, hâlâ mı bu adamlarla görüşüyor ne! Neyse!
Gerçi, Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan bu arada bir açıklama geldi, bir süredir uygulanan 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun genel perspektifi içinde ticari kimliği olan tiyatrolara nakden yardımın mümkün olmadığı vurgulandı, yeni yasal düzenlemelerin yapılacağı açıklandı. “Ticari kimliği olan özel tiyatrolara da devlet yardımı yapılabilmesi için Maliye Bakanlığı ile birlikte sürdürülen ortak çalışmalar kapsamında yasal düzenleme yapılarak Başbakanlığa sevk edilmiştir,” dendi.
Ne “sevk”miş ama! Onca gündür “tıs” yok.
Eşeğin ölümü
TBMM’nin açılmasından sonra, bu yasal düzenleme önerisi yasalaştırılarak ticari kimlikli özel tiyatrolara da devlet desteği sağlanacakmış da, mış mış da mış mış…
Uydur uydur söyle!
TBMM açılacak da, yasa hazırlanacak da, oylanacak da, kabul olacak da, başvurular Değerlendirme Kurulu’na gelecek de, kurul karar verecek de, “iane” dağıtılacak da…
Tiyatrocu yeni oyununu sahneye koyacak…
“Ölme eşşeğim ölme, beni tarlada koma!”
O yıllardan bu yıllara
Fikri Sağlar’ın Kültür Bakanı olduğu dönemde hazırlanan yönetmelik çerçevesinde, ilk yıl 57 özel tiyatroya toplam 21 milyar 950 milyon lira destekte bulunulmuştu. El çırpıp bayramlaşmıştık. Kültür Bakanlığını İsmail Kahraman’ın yürüttüğü 1996-97 sanat sezonundaysa yapılan yardımın miktarının artırıldığını anımsıyorum. O sezon, Bakanlık 74 özel tiyatroya 37 milyar 300 milyon lira yardım yapılmış, buna göre, 1996-97 sanat sezonunda para yardımı almak için Bakanlığa başvuruda bulunan 53 profesyonel tiyatrodan 38’i yardım almaya hak kazanmıştı da, tiyatrocuların keyfi iyi kötü yerine gelmişti.
Perde açmadan uzanan yardım eli
Kültür Bakanlığı’nın eli, 1997-1998 sezonunda daha perdeler açılmadan özel tiyatrolara yardım için uzandı. O sezon, toplam 61 milyar 750 milyon lira dağıtıldı. 1998-1999 sanat sezonu için, 64 tiyatroya yapılan 100 milyar lira devlet desteğinin yanı sıra, 60 milyar lira da ek ödenek çıkartıldı. Dönemin Kültür Bakanı İstemihan Talay, 1999-2000 sanat sezonunda özel tiyatro sahiplerine müjdeli bir haber verdi. Destek yüzde yüz oranında artırılmıştı. Bakana teşekkür mesajları yollandı. 77 tiyatro projesi ve 8 tiyatro salonunun onarımı için toplam 347 milyar 115 milyon liralık devlet desteği verildi. 2001-2002 sanat sezonunda 67 özel tiyatro toplam 319 milyar 900 milyon lira destek aldı.
Desteğin kösteğe dönüşüşü
2003-2004 sanat sezonunda da, Bakanlık kesenin ağzını kendine göre gevşek tuttu. Özel tiyatrocular, içinde bulundukları ekonomik sıkıntı nedeniyle desteklenen projelerine ek olarak toplam 113 milyar lira yardıma hak kazandılar. “Helal olsun” dedik. 2003-2004 sanat sezonunda 58 özel tiyatroya 550 milyar lira destek verildi.
Bakanlığın değerlendirme kurulu, 2004-2005 sezonu için ayrılan toplam 1 trilyon liralık desteğin yaklaşık 860 milyar liralık bölümünü 34 profesyonel tiyatronun projelerine dağıttı. Veee… Kayıtlarıma göre, Kültür ve Turizm Bakanlığı, son olarak 149 özel tiyatronun 164 projesine toplam, 1 milyon 579 bin 579 YTL tutarında destek sağladı. Gel gelelim, sağlayış işte o sağlayış.
Yumurtanın sarısı...
Yani, ayan beyan görülmekte ki, Kültür ve Turizm Bakanlığı, özel tiyatrolara yönetmelik çerçevesinde son 11 yılda toplam 4 trilyon 190 milyar 594 milyon TL (4 milyon 190 bin 594 YTL) yardım yapmıştır. Yeterli midir? Değildir elbette, ama özel tiyatrolar açısından kendilerine “takdir edilen” bu “iane” rakamı dahi, akmasa da damlar niteliğindedir ve mutlaka gereklidir.
Ve bu mutlak gerekli destek, şimdilerde sürüncemeye bırakılmış, tiyatrocu kaderine terk edilmiştir. Oysa hiçbir tiyatrocu bunu hak etmemiştir.
O halde, hükümet durumu yeniden değerlendirmeli, fevkalade çabuk bir formül bulmalıdır.
Nasıl bir formül demeyin, istenilince pekâlâ bulunuyor ya da buluyorlar.
Hani, 2005 yılının başına kadar yumurtanın KDV’si yüzde 8, likit yumurtanınki yüzde 18 idi de, Maliye Bakanı’nın oğlu Abdullah Unakıtan’ın sahibi olduğu AB Gıda, likit yumurta yatırımını büyütmüş ha büyütmüştü ya… Hani tam o sırada, şıpınişi ‘likit indirim’ gündeme gelmişti ya! Resmi Gazete’de yayınlanan kararnameye yumurtanın yanına parantez içinde ‘likit ve pastörize olanlar dahil’ ibaresi eklenmiş, likit yumurtada KDV yüzde 18’den 8’e indirilmişti ya…
İşte öyle bir formül diyorum… Öylesine “şıpınişi” bir formül bulsunlar istiyorum.
***
Bu arada, Maliye Bakanlığı Müsteşarı, erbaplarına lütfen likit yumurtadan Hazine’nin kayba uğradığı yüzde on’un neye “tekabül” ettiğini hesaplattırıversin. Böylece, son 11 yıldır özel tiyatrolara yapılan 4 milyon 190 bin 594 Yeni Türk Lirası ile 2005 yılının başından bu yılın eylül ayına kadar kaybolan KDV tutarı arasında orantı kurulsun.
Bilelim.
Ve bakalım, bugün yıllık ortalama 700 milyon dolar ciroya sahip olan yumurta sektöründe, pastörize yumurtanın yüzde 2’lerde olan pazar payının kaybolan yüzde on KDV’sinden kaç tiyatro desteklenebilirmiş.
Bakalım oran ne çıkacak.
Bakalım kaçta kaç?
e-posta:
uakmen@superonline.com
Başa dön
RAMP IŞIKLARI
..........
Metin Boran
T. Necmioğlu ve M.Buyrukçu
Sanat ve edebiyat ortamında yaprak dökümü sürüyor. Ağustos ayının 20. günü sonsuzluğa uğurladığımız politik tiyatro ve sinemanın unutulmaz oyuncusu Tuncer Necmioğlu’ndan sonra kenar mahalle insanlarının unutulmuş acılarını edebiyatla buluşturan ve bu anlayışını ölümüne kadar sürdüren romancı, öykücü ve deneme yazarı Muzaffer Buyrukçu’da aramızdan ayrıldı.
Tuncer Necmioğlu, 1956 yılında tıp fakültesinde okumak üzere doğum yeri olan Diyarbakır’dan İstanbul’a geldi, fakültede okurken İTÜ Tiyatrosu’nun sahnelediği “Ayyar Hamza” oyunundan etkilenerek tıp fakültesini bırakarak İTÜ Makine Fakültesi’ne kaydoldu ve böylece tiyatro ortamına da girmiş oldu. Aynı yıllarda İstanbul’da Arena Tiyatrosu’nun, Ankara’da Halk Oyuncuları’nın ve Ankara Sanat Tiyatrosu’nun kurucuları arasında yer aldı ve profesyonel olarak adını duyurmaya başladı. 1960’larda birlikte sinemada oyunculuk da yapmaya başlayan Necmioğlu, bu yıllarda Türkiye’nin politik hareketliliğine paralel olarak kurulan politik tiyatrolarda örgütlü bir oyuncu ve duyarlı bir sanatçıydı. Yılmaz Güney’le birlikte politik sinemaya dahil olan Necmioğlu, “Hudutların Kanunu”, “Pir Sultan Abdal”, “Estergon Kalesi”, “Kızılırmak Karakoyun” gibi dönemin unutulmaz filmlerinde yer aldı. Son yıllarda yapılan “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” ve yönetmenliğini Reis Çelik’in yaptığı Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının idamının anlatıldığı “Hoşçakal Yarın” filminde avukat rolünü üstlenen Necmioğlu, bu filmlerdeki oyunculuğu ile Antalya Film Festivali’nden ödül aldı.
Tuncer Necmioğlu, içinde yer aldığı tüm tiyatro ve sinema projelerinin, sisteme eleştirel bir yaklaşım getirmesi ve toplumsal duyarlılığın önünü açması anlayışını ölümüne kadar tutarlı bir çizgi ile ödün vermeden sürdürdü. 12 Eylül sonrası gözaltına alındı ve bir sanatçı olarak bir ay boyunca işkenceli sorgudan geçti ama ona rağmen sanatta politik tavrını korudu ve 70 yaşına rağmen aydın ve sanatçı sorumluluğu ile hareket ederek, her türlü eylemde gerek sesi ile gerekse de imzası ve bedeniyle dayanışma içinde oldu. Geçtiğimiz aylarda 50. Sanat Yılı’nı kutladığımız bu büyük oyuncu ve örnek sanatçı artık aramızda yok, ölümüyle sinema-tiyatro ortamında büyük bir boşluk oluştu. Türkiye’de edebiyat ve sanata emek vermiş ve bu alanın her türden ızdırabını çekmiş bir kuşaktan en duyarlıları birer birer aramızdan ayrılıyorlar ve geride, kadir kıymet bilmez, ülke ve toplum sorunlarının yanından teğet geçen, duyarlılıktan uzak, hayatı, sadece zevk ve para olarak gören bir takım sünepeler kalıyor.
Edebiyat alanında yitirdiğimiz, mütevazı yaşamı ve ürünleri ile bir dönemin acılarını, incelik ve özen içinde bir oya gibi işleyen Muzaffer Buyrukçu sessizce ayrıldı aramızdan. Ölümü de, yaşamı ve yazdıkları gibi pek fazla ilgilendirmedi kimseyi. Hiçbir medya grubunda hak ettiği yeri bulamadı cenazesi. Bir iki köşe yazısının dışında kimse onu hatırlamadı ve o da zaten kimseyi, ölümü ile rahatsız etmek istemezdi ve cenazesinde şaşaalı bir gösteri ile gönderilmek onu utandırır ve içini sızlatırdı.
Muzaffer Buyrukçu hep çileyle geçen yaşamına edebiyata sarılarak katlanabilmiş bir öykü ustasıydı. Yazdığı öykü ve romanlarda hep kenar mahalle insanın dert ve kederlerini, özlem ve sevinçlerini yazınına dert edindi ve hep yaşadığı gibi yazdı. Kendisi de bir memur olan Buyrukçu, çalışanların yaşadığı sıkıntıları, içerden bir bakışla doğrudan ve ilk elden yazma cesaretini gösterdi ve yazdıkları ile acı ile nasıl yaşanır okuyucuya bunu kanıtladı.
Yaşamında büyük halk yığınlarının yanından hiç ayrılmadı Buyrukçu ve onların sıkıntılarının hep tanığı oldu ve yapıtlarında, detay olarak görülen bu sorunları ustalıkla okuyucuya aktardı. Yapıtlarının isimleri de yaşadıkları ve yazdıklarının tanığıdır sanki; romanları “Acı”, “Korkunun Parmakları”, “Kavga”, “Heryer Karanlık”, “Bin Hüzün” ve “Cehennem”ve öyküleri ise “Arkası Yarın”, “Anında Görüntü” ve “Sayılı Günler.”
Öykü yazarlığında her ne kadar O’nu Orhan Kemal ve Sabahattin Ali çizgisinin ardılı gibi değerlendirseler de Buyrukçu, hep kendine özgü kalabilmeyi ve edebiyatta kendi dili ve kurgusunu yaratma hünerini göstermiştir. Yapıtlarına dahil ettiği kişiler sıradan halk tipleridir ve onların yaşam kültürleri ve yaşama biçimleri Buyrukçu’nun roman ve öykülerinin temel direğini oluştururlar. Ölümünden sonra Selim İleri, şu değerlendirmeyi yaptı Cumhuriyet’teki köşesinde “Muzaffer Buyrukçu okumuş yazmışların, aydın, ilerici geçinenlerin küçümsediği, toplumun geleceği için hiçbir şey ummadığı lümpeni yürek yakıcı ruh çözümlemeleriyle getirdi. Onun hikayeciliğini zamandizinsel açıdan izleyin, lümpenin yaşadığımız toplumda nasıl ve hangi siyasal etmenlerce var edildiğini açık seçik kavrarsınız. Gençlik öykülerinde, Buyrukçu, işçi sınıfının temsilcilerini, küçük memurları, alınteriyle ayakta kalmak isteyen çalışan genç kızları, Nacet marka jilet satan küçük çocukları yazıyordu. Sonra yıllar geçiyor; Muzaffer Buyrukçu’nun bildik tanış kahramanları, bir takım acı, çok düşündürücü öykülerde, yoldan çıkmış, ülkülerini yitirmiş kişiler olarak bizi yakıyorlardı.”
Başa dön
DURUM
..........
Ahmet Yaşaroğlu
Tezkere günü
TBMM, hükümetin Lübnan’a asker gönderilmesine ilişkin tezkeresini bugün görüşerek karara bağlayacak. Genel havaya bakılırsa, eğer başta Ankara olmak üzere, ülkenin genelinde büyük kitle protestoları olmazsa ve bu baskı hükümet kanadında bir bölünmeye yol açmazsa, tezkere büyük bir olasılıkla kabul edilecek. Başta hükümet olmak üzere tezkerenin çıkmasını savunanlar, Lübnan tezkeresi ile, 1 Mart Irak tezkeresinin aynı olmadığını, arada bir paralellik kurulamayacağını ileri sürüyorlar. Evet görünüşte bir ve aynı şey değil! Irak’ın işgaline yönelik bir BM kararı bulunmuyordu, ama Lübnan’a müdahaleye bir BM kararı bulunuyor! Irak’ın işgalinde ABD BM’yi hiçe saymıştı, şimdi ise “siz önden buyurun” diyor. Gerçekten de görünüşte bambaşka gelişmeler oluyor. Peki ama gerçek ne? Görüntü ile gerçek arasında bir uyum bulunuyor mu? TBMM’nin Hükümet kanadı bugün tezkereye onay verirse nelere onay vermiş olacak? Bunu anlamak için görüntünün altını biraz kazımak gerekiyor.
Önce Hükümet’in gerekçelerinden başlayalım. Başbakan Erdoğan tezkereye karşı çıkanları hem hain olmakla, hem de çoluk çocuğun öldürülmesine seyirci kalmakla suçluyor. Oraya çoluk çocuğu korumak için gidiyoruz diyor. Gerçekten böyle mi? Ortadoğu’nun tüm sorunları biribirine bağlı ve bu sorunların merkezinde de Filistin sorunu bulunuyor. Filistin adeta her gün yakılıp yıkılıyor, çoluk çocuk katlediliyor. Ama BM Barış Gücü Filistin’e değil, Lübnan’a gidiyor! İsrail’e saldırıp, bu ülkenin üçte birini yakıp yıkan, çoluk çocuk öldüren Lübnan ve Hizbullah değil. Ama Barış Gücü İsrail’i durdurmak için İsrail sınırına değil, Lübnan’a gidiyor! İsrail değil, Hizbullah silahsızlandırılmak isteniyor! BM’nin İsrail’in Lübnan’ı yakıp yıkmasına, çoluk çoçuk katletmesine yönelik bir kararı bulunmuyor, İsrail ağır bir tazminata mahkum edilmiş de değil! Sorun İsrail saldırganlığı ama cezalandırılan, saldırıya uğrayan ve katledilen Lübnan halkı! Gerçekler böyleyken Başbakan Erdoğan çocuk mu kandırıyor ve BM bu kararı ile kime hizmet ediyor?
Sözde Barış Gücü Lübnan’a yerleştirilerek yapılmak istenen ne? Öncelikle şu yapılıyor; İsrail’in Lübnan sınırları güvenceye alınıyor, İsrail’in ABD ile birlikte Ortadoğu’da at koşturmasının önü ardına kadar açılıyor. ABD ve İsrail’in Suriye ve İran’a karşı saldırı planları bir sır değildir. Bir saldırı durumunda Suriye ve İran’ı destekleyecek anti-Amerikan güçlerin başında da Lübnan Hizbullah’ı gelmektedir. ABD, BM’den Barış Gücü kararı çıkartarak Hizbullah’ı devre dışı bırakmayı ucuza getirmeye çalışmaktadır. ABD Barış Gücü’ne katılan ülkelere “bana karşı açılacak cephelerin bazılarını siz kontrol edin” demektedir. Böylece ABD’nin ve dayanağı İsrail’in Suriye’ye, İran’a, Filistin’e karşı manevra imkanı çoğalmış olacaktır. Irak’ta BM Gücü istemeyen, kendi kontrolünde gelişlere izin veren ABD’nin, Lübnan’ı başka türlü çözmesi gerekiyordu ve şimdi öyle çözmeye çalışıyor.
Önümüzdeki günler ve aylar Ortadoğu ve Körfez bölgesinde -İran- sürpriz sayılamayacak gelişmelere gebedir. Müdahalelerin, yakıp yıkmaların, çoluk çocuk katletmelerin önü daha fazla açılmaktadır. Hükümet Lübnan tezkeresini Meclis’e getirerek ve muhtemelen de onaylatarak, gelecekteki yıkımlara destek olmakta, bunlara suç ortaklığı yapmaktadır. Ortadoğu’da saldırganlar, yakıp yıkanlar, çoluk çocuk katledenler bellidir. Hükümet ve Erdoğan mazlumlara, katledilenlere, işgale uğrayanlara değil, saldırganlara destek vermektedir. Lübnan ve Irak tezkerelerinde görüntüde olan farklılıklar, işin özünde aynılaşmakta, tek bir politikanın uzantısı olarak uygulamaya geçirilmek istenmektedir. ABD, İsrail stratejik hesaplar yapmakta, adımlar atmakta, onlara destek veren gerici güçler de bu canice planlara ortak olmaktadırlar. İhanet ve canilik budur. Ama evdeki hesapların çarşıya uymayacağı görülecektir.
Başa dön
GÜNCEL
..........
Kamil Tekin Sürek
Linç her yerde
Henüz 30 Ağustos’taki linç girişimi tartışmaları bitmeden iki linç olayı daha yaşandı. Fatih Camii emekli imamını öldüren kişi, caminin içinde, cemaat tarafından linç edilerek öldürüldü.
Pazar günü, İstanbul, Çağlayan’ da “Barış mitingi”ne katılanları ise miting dağıldıktan sora güvenlik güçleri linç etmeye girişti.
Kanun falan yok.
AKP Hükümeti demokrasi diye diye memleketi güçlü “vahşi batı”dan beter bir ortama, kanunu güvenlik güçlerinin dahi takmadığı bir ortama getirdi.
“Kodumu oturtan paşa”isteyen basın, kafası kızdı mı linç yapan insanlar yarattı.
İstanbul Emniyet Müdürü Cerrah’ a yapılan eleştirilerin hiçbir etkisi olmamış anlaşılan ki, cami ve miting linçlerinde Cerrah 30 Ağustos tutumunu aynen korudu.
Basından öğrendiğimize göre, camide linç edilerek öldürülen kişi için, “başını mimbere vurarak intihar etti “ diye tutanak düzenlenmiş. Görgü tanıkları televizyonlarda linçin nasıl gerçekleştiğini anlatıyor, ama çocukların bile inanmayacağı bir tutanak düzenleniyor.
Hani, karakolda işkencede öldürülenler hakkında “merdivenden düştü, kafasını hücresinin duvarlarına vurarak intihar etti” derlerdi. Tekrar o günlere döndük. İnsanlar yine kafasını duvarlara vurarak intihar etmeye başladı.
Cami linççilerini, tarikatlardan korktukları için soruşturamıyorlar herhalde.
Pazar günkü resmi linç gösterisinin başında bizzat Cerrah vardı.
Miting devam ederken, güvenlik güçleri “roma askeri yürüyüşü” ile ve sloganlarla mitinge katılan kitlenin etrafını sardı. Mitingi zorla bitirdi ve dağılan kitlenin üzerine gaz bombaları atarak, coplayarak resmi linç uyguladı. Linç diye tanımlıyorum, çünkü dağılan miting kitlesinden güvenlik güçlerine karşı bir mukavemet söz konusu değildi. Kurşunla yarananların olduğu da söyleniyor.
İstanbul Emniyet Müdürü Cerrah görev başında iken ve güvenlik güçlerinin görevlerini yapma anlayışları değişmediği sürece İstanbul’da kimse güvende değildir.
Herkes, her an, kafasına göre adaleti uygulamaya karar vermiş bir kızgın toplulukla karşılaşabilir ve ne olduğunu anlayamadan linç edilebilir.
Tabii, ülkemizin diğer yerleri de İstanbul’dan farklı değil.
Başbakan, Lübnan’a asker gönderilmesine karşı çıkanları hain ilan ederse, sokaklarda da birileri, birilerini hain, cani, suçlu, terörist ilan edip “adaletin gereğini ifa” eder.
AKP Hükümeti’ni kanunlara uymaya, “linççiliğe” son vermeye davet ediyorum.
Linçten bugün medet umanların, yarın linç edilmeyeceğinin garantisi olmaz.
e-posta:
ktsurek@hotmail.com
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Tutarlı bay...
İsrail ve ABD'nin bir işaretiyle Lübnan'a asker göndermeye karşı çıkanlar, beyefendinin takdirleriyle "ihanetçi" olmuşlardı!
Tabii enteresan bir ihanet durumu söz konusu!
Daha önce genel olarak devlet katınca "ihanetçi" ya da, "hain" terimi, memleket içine yönelik kullanılıyordu.
Misal:
Sahiller mi satılıyor, karşı çıkan ihanetçi oluveriyordu!
Nitekim; İstanbul'un göbeğinin Dubaililere hediye edilmesine…
Galata'nın İsrailli Ofer'e peşkeş çekilmesine karşı çıkanlar da siyasi yönetimin gözünde "ihanetçi" oluvermişlerdi!
Garip bir durum doğrusu!
Memleketi satanların, "vatan kahramanı"…
Memleketi savunanların da "hain" olduğu tuhaf bir durum!
Fakat, Başefendinin son "ihanetçi" tespiti bunlardan öte bir anlam taşıyor.
Çünkü bu kez "İsrail" istedi diye asker göndermeye karşı çıkanlar "ihanetçi" kategorisine alınmış durumda.
Yani, sizler, bizler…
Yani memleket umumi efkariyesinin yüzde 80-90'lık bölümü ihanet halinde.
Peki, kime karşı?
Aha zurnanın zırt dediği yer de burası.
İsrail, ABD askeri olmayalım demekle biz kime ihanet etmiş oluyoruz?
İsrail'e, ABD'ye!
Peki bu bay, ABD, İsrail gönüllüsü mü de, bizi o ülkelere ihanetle suçluyor?
***
Memleket ahalisini "ihanetçilikle" mimledikten sonra beyefendi, bir tespitte daha bulunuyor:
ABD, İsrail için asker göndermeye karşı çıkanları "tutarsızlıkla" suçluyor!
Yani, "ihanetçiler" aynı zamanda "tutarsız" oluyor!
Kimin ne kadar tutarsız olduğu buradan belli zaten!
Hem hain olacağız, hem de tutarlı!
Kime karşı tutarlı?
Vatana millete desen, hain bir insandan vatana millete karşı tutarlı olmasını nasıl bekleyeceksin?
Hem hainliği, hem vatana millete karşı sorumlu tutarlılığı nasıl bir arada yürüteceksin?
Yani şöyle bir laf düşünebiliyor musunuz?
"Vatana millete karşı çok tutarlı bir haindir!"
Tam, şaşkın ördek kıçın kıçın yüzer vaziyetleri!
Memleketin yüzde 80-90'ının asker göndermeye karşı çıktığı hesap edilirse…
Demek ki, bundan böyle memleketin yüzde 80-90'nına bu sorulacak:
"Siz tutarlı mı, yoksam tutarsız bir hain misiniz?"
Elbette tutarlı bir hain olunabilir!
Ama vatana millete karşı tutarlı insanlar zaten hain değildir.
Öyleyse, Amerikan, İsrail'in istekleri için nasıl emir eri olunur…
Bu kişiler, tutarlı mı, yoksa tutarsız ihanetçi mi olur…
Onun da hesabını biz değil, beyefendi vermelidir!
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net