www.evrensel.net
|
Evrensel Kitap
|
arşiv
|
linkler
|
posta
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
İçerde dışarda barış
GÜNCEL
____
Kamil Tekin Sürek
Memleket manzaraları
DURUM
____
Ahmet Yaşaroğlu
BM ne işe yarar?
GERÇEK
____
İ. Sabri Durmaz
Şimdi söyleneni yapma zamanı
ÖZGÜRCE
____
Özgür Müftüoğlu
‘Barış’... Ama nasıl?
LİMAN ARKASI
____
Fahri Bozbaş
Baret lambası ışığında
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
İçerde dışarda barış
Oysa kirli işleri…
Rezil planları gizlemeyecek…
İkiyüzlülükleri örtmeyecek kadar açık sözlüdür “barış”
İçerde barış lafını edeni “hain” ilan edeceksin…
Türküleri kırbaçlayacak…
Sana uymadı diye isimleri yasaklayacak…
Dilleri prangalamaya kalkacaksın…
Durmadan “savaş” diye bağıracak…
Tank namlularını çözüm diye dayatacaksın…
Sonra Amerika, İsrail’in bir tek işaretinde işgalcinin yanında…
Zalimin emir eri gibi cepheye koşacak…
Ve bunun adını da “barış için” koyacaksın!
Ama, kendi ülkesinde “barış” sözcüğünü ihanet gibi görenler, nasıl barışçı olurlar?
İşgalciyle kol kola hangi barışı nasıl sağlarlar?
Ki, madem bu kadar barışçıydınız…
Yıllardır bölgede halkalara kan kusturan…
Ortalığı kana boğan İsrail’e posta koysaydınız!
En azından verdiğiniz ihaleleri iptal etseydiniz!
Benim halkımın alın teri İsrail’in elinde bomba olmasın deseydiniz!
Oysa siz böyle yapmak...
Bir işarette zalimin yanında yer almakla…
İşgalciye güç ve kuvvet veriyorsunuz.
Çok daha kanlı savaşların önünü açıyorsunuz…
***
Şimdi oradaki görevi biliyorsunuz.
Lübnan’a ülkesini savunanları silahsızlandırmak…
Etkisizleştirmek için gidiyorsunuz!
İşgalciyi ihalelerle doyurmak…
Ülkesini savunanları ise durdurup teslim olamaya zorlamak ne zamandan beri barış oluyor?
Eğer barış buysa, işgal nasıl bir şey oluyor?
Bize yalanlar anlatmayınız!
Takkelerinizin ardında zalimin hizmetkârlığınızı saklayamazsınız!
Çünkü İsrail Amerikan yapımı ortak vahşet oraya sığmayacak kadar büyüktür.
Bize Birleşmiş Milletleri örnek göstermeyiniz.
Çünkü, artık o örgütün katliamcılığın onay merkezi…
Kofi Annan denilen adamın da “koftiden” adam…
Amerikan İsrail vahşetinin zavallı bir maskarası olduğunu herkes biliyor.
Birleşmiş Milletler denilen şey, üç beş büyük emperyal devletin dünya yağması için elinde tuttuğu güçten başka bir şey değildir.
Görevi, işgalci Amerika ve hempadanlarının önünü açmak…
İşgallerin ve yağmanın önünde paravanlık yapmaktır.
Bu yüzden bozacının şahidi şıracı misali bize onları örnek göstermeyiniz.
Siz Amerikancılığı boynunuza madalya gibi asmış…
İsrail’den “cesaret madalyası” almış adamlarsınız.
Bırakın “barış” marış ayaklarını.
İstediler gidiyoruz, deyiniz.
Kendi pis emelleriniz…
Amerikanseverliğiniz için “Barış”ın adını bari kirletmeyiniz.
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
GÜNCEL
..........
Kamil Tekin Sürek
Memleket manzaraları
Dün, Sabah Gazetesi’nde yayınlanan bir haber memleketin hal ve durumunu gayet güzel anlatıyor.
Haber şöyle:”Vatan Caddesi’ndeki 30 Ağustos Zafer Bayramı töreninde, dört üniversite öğrencisi ‘İsrail askeri olmayacağız’ şeklinde pankart açıp slogan attı. Töreni izleyen vatandaşlar ‘Şehitler ölmez vatan bölünmez’ diye bağırarak göstericileri linç etmeye kalktı.
...Dört öğrenciye tekme tokat saldıran kalabalığı polis biber gazıyla dağıtmaya çalıştı. Ancak kalabalık, polisin gözaltına aldığı göstericilere yeniden saldırdı. Polis yaralanan gençleri güçlükle kurtarıp Emniyet’ e götürdü.
İstanbul Emniyet Müdürü Cerrah şöyle konuştu: ‘Terör örgütüyle ilişkileri yok. Bunlar maalesef üniversite öğrencisi. Bu tipteki kişilere büyük tepki var. Vatandaş müdahale edip gerekli tepkiyi gösterdi. Güzel bir tepki...’ “
Şimdi bu küçücük haberden sonuçlar çıkarmaya başlayabiliriz.
1 - Türkiye’nin en büyük ilinde yaşayan herkesin güvenliğini sağlamakla görevli bir emniyet müdürü “linç” e övgüler yağdırıyor, suçu savunuyor. (İstanbul Emniyet Müdürü Cerrah bu sözleri ile tarihe geçmeyi çoktan hak etti). Demek ki, emniyet teşkilatının durumu bu. (Gerçi “polisler, müdürleri gibi düşünmeyip, gençleri linççilerin elinden kurtarmış” diyebilirsiniz ama, daha önceki linç deneylerinden bildiğimiz gibi, bu kurtarma, “tavşana kaç, tazıya tut” kurtarmasıdır)
2- Türkiye’nin en güncel ve önemli konularından biri hakkındaki tutum ve tepkisini göstermek hala suç (polisler gençleri gözaltına aldığına göre, eylemi suç kabul etmişler) sayıldığına göre, AKP hükümetinin demokratikleşme iddiaları birer palavradan öteye gitmiyor.
3- İstanbul Emniyet Müdürü: “Bunlar maalesef üniversite öğrencisi” dediğine göre, devlet üniversite öğrencisini, üniversiteyi, bilimi, öğrenmeyi kötü bir şey olarak görüyor.
4- Linççiler, öğrencilere saldırırken “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” diye bağırmış. Demek ki, linççileri eğitip, örgütleyip, sokaklara salan gericilik, onlara, her türlü demokratik tepki ve düşüncenin “vatanı bölmek” olduğunu öğretmiş.
5- Üniversiteli gençlere saldıran linççilerle tek tek konuşsanız, eminim ki, onlar da Lübnan’a asker gönderilmesine karşı çıkacaklardır. Buna rağmen, üniversiteli gençlere saldırmışlardır. Buradan da, çoktandır kaygıyla izlediğimiz bir durum ortaya çıkıyor. Gerici siyasi çevreler işsiz ya da üç gün çalışıp beş gün boşta gezen, geleceğinden kaygılı, cahil bırakılmış vb. gençlere ilerici, demokrat, solcuların düşman olduğuna ikna etmiş. Tıpkı, Hitler’in kitlesel destek bulduğu günlerdeki gibi, umutsuz, çaresiz kitlelerin gözünden gerçek düşmanı, kapitalizm ve emperyalizmi gizlemek için, her kötülüğün nedeni olarak Kürtler ve demokratlar, solcular düşman yapılmış. Tabii, basının büyük gayretleriyle. Bu da, AKP’nin iddialarının tersine , devletin demokratikleşmeye değil, bir iç çatışmaya hazırlandığını gösteriyor.
Memleketin sokulduğu bu korkunç atmosferden kurtulunması için demokrasi güçlerine çok iş düşüyor.
e-posta:
ktsurek@hotmail.com
Başa dön
DURUM
..........
Ahmet Yaşaroğlu
BM ne işe yarar?
Birleşmiş Milletler, İsrail’in Lübnan’a saldırısını utanç verici bir biçimde uzun süre seyretti ve sessiz kaldı. Lübnan’nın güneyi yakılıp yıkıldı, halk çoluk çocuk katledildi. Daha sonra İsrail’in Hizbullah’ın sert direnişi nedeniyle Lübnan’daki gerici amaçlarını gerçekleştiremeyeceği anlaşıldı. ABD’nin icazet vermesiyle BM Güvenlik Konseyi toplandı ve Lübnan’a “barış gücü” gönderilmesi kararı alındı. Ama ABD ve İsrail’in BM “barış gücüne” “küçük” bir dayatması oldu. “Barış gücü” Hizbullah’ı silahsızlandıracaktı! Yani İsrail’in yapamadığını yapacak, Lübnan’ı gelecek İsrail saldırılarında savunmasız bırakacaktı.
BM Barış Gücü’nün “görev tanımını” bulanıklaştıran bir karar aldı ve İsrail’in isteğini fiilen gerçekleştirecek bir gücü bu ülkeye göndermeye başladı. Bu arada BM Genel Sekreteri Kofi Annan Lübnan’ın yanı sıra, İsrail’e gitti. Annan Lübnan’da yuh sesleri ile karşılandı. Lübnan halkı bu tutumuyla BM’nin ve “barış gücü”nün hangi lanetli işe soyunacağının farkında olduğu açıkça göstermiş oldu. Annan Lübnan’ın ardından İsrail’e de gitti ve İsrail’in Lübnan’a yönelik hava ve deniz ambargosunu kaldırmasını istedi. İsrail Başbakanı Olmert “Ateşkesin tüm unsurları yerine getirilinceye kadar ambargonun kalkmayacağını”, Lübnan’daki İsrail askerlerinin bazı bölgeleri elde tutmaya devam edeceğini bildirdi.
Olmert açıkça Hizbullah’ın silahsızlandırılmasının gerçekleştirilmesini istiyor ve Annan’ın bu isteğe bugüne kadar verebildiği tek yanıt “Silahsızlandırma işinin görüşmeler yoluyla gerçekleşmesini temenni etmek.” Yani Lübnan’a İsrail ambargosu devam edecek, ülkenin bazı bölgeleri işgal altında kalacak, İsrail sürekli fazlasını dayatacak, BM bu koşullar altında “barış gücü” olarak görev yapacak! Açıkçası ortada traji-komik bir durum var. Eksik olan tek unsur, BM Barış Gücü’nün komutasını İsrail’e vermek! İsrail’de zaten bunu istemek yerine, ABD’nin desteği ile tüm isteklerini BM “Barış Gücü’ne” yaptırmayı tercih ediyor. Ne de olsa bunun maliyeti daha düşük.
Hükümet işte böyle bir “barış gücüne” katılma kararı alıyor ve bunu Meclis’e getiriyor. Hükümet tezkereyi cepte görüyor ve reddedileceğine ihtimal vermiyor. Oysa bilinmesi gerekiyor ki Lübnan’a bu biçimiyle müdahale İran’a müdahalenin provasıdır. ABD cephesi ve onun destekçileri İran’la Hizbullah arasında doğrudan bir bağ kuruyorlar ve Ortadoğu’ya ilişkin gerici amaçlarını gizlemiyorlar. Şu sıralarda İran üzerindeki baskı yoğunlaşıyor ve ABD kendi stratejik çıkarları için, İsrail’in bölgede tek belirleyici güç olarak kalmasını istiyor. Lübnan’a ABD ve İsrail istekleri doğrultusunda müdahale ABD’nin yolunu açıyor ve bölgeyi daha büyük bir kan gölünün içine doğru çekiyor.
Meclis’in ise Lübnan tezkeresini reddetmesi ancak halkın ağırlığını koyması ile olanaklı. 1 Mart Tezkeresi Meclis’te görüşülürken sokaklar doluydu ve halkın isteği ile Hükümetin isteğinin taban tabana zıt olduğu açıkça görülmüştü. Bugünde böyle olmasının önünde herhangi bir neden bulunmuyor.
Başa dön
GERÇEK
..........
İ. Sabri Durmaz
Şimdi söyleneni yapma zamanı
Hükümetle Memur-Sen ve Kamu-Sen arasında sürdürülen “toplu görüşme” oturumları sona erdi.
İki taraftan yapılan açıklamalara göre; “toplu görüşme anlaşmazlıkla sonuçlandı”. Eğer “Uzlaştırma Kurulu”nda bulunacak formüle; iki taraf da “evet” demezse, hükümetin vereceği karar “kesin” olacak. Daha doğurusu prosedür böyle diyor. Bugüne kadarki uygulma da böyle oldu ve hükümetin “son teklifi”ni aşmayan “Uzlaştırma Kurulu” kararını hükümet alıp kendi kararı haline getirdi. Kısacası toplu görüşme prosedürüyle sınırlı kalan görüşmeler, hükümet nasıl istiyorsa öyle bitti!
Bu sürecin böyle işlemesinde elbette ki; kamu emekçilerinin sendika yasasının çizdiği anti demokratik; aslında sendika fikriyle, özgür bir biçimde toplusözleşme yapma anlayışıyla çelişen karakterinin rolü vardır; ama asıl olarak burada belirleyici olan, kamu emekçileri sendikalarının bu süreci, harfiyen uyulması gereken ve başarıyı sendikacıların masabaşı maharetine bağlayan tutumlarında ısrar etmeleridir. Yoksa; görüşme masasında iki milyon kamu emekçisinin ihtiyaçları ve onların istekleri kendisini hissettirseydi; kuşukusuz ki, yasa ve kurallar nasıl olursa olusun bu görümeler başka türlü sonuçlanabilirdi. Bu aynı zamanda “Toplu Görüşme Prodsedürü”nün demokratikleştirilmesi, grev ve toplusözleşme hakkının elde edilmesi için de bir dayanak olurdu. Çünkü hükümet; ancak toplu görüşme düzeninden beklediği faydayı sağlayamaz hale geldiğinde grev ve toplusözleşme hakkını kabul edeceği bir çizgiye gelebilir. Yoksa, elinde bir sistem varsa; bu sistem son sözü söylemeyi de kendisine bırakıyorsa, hükümet neden böyle işlevsel bir sistemden vazgeçsin ki?
Elbette buradan çıkan sonuç; sendikaların “toplu görüşme”yi önemsememesi değildir. Örneğin “Toplu görüşmeyi tanımıyorum” ya da “Bu görüşmeye katılmıyorum” diyen sendikaların elbette yapacağı şey, siyasette “sineyi millete dönmek” gibidir. Yani; yığnıların gücünü ortaya koyarak, “toplu görüşme’nin; kendi öne sürdükleri teklifler dışında hangi sonuca varırsa varsın tanınmayacağını ve ancak alanlarda ifade edilen taleplerin kabul edilmesi koşuluyla eylemlere son verceğini gösteren bir mücadele hattına yönelmesi gerekir.
Bir bakıma bu süreçte; KESK görüşmelerin ortasında görüşmeleri terk ederek kendince bir tutum (Bu tutumun anlamı ve içinde bulunulan gerçeklerle uyumlu olup olmadığı tartışılırdır elbette) aldı. Ama şimdi Kamu Sen de mücadeleyle haklarını alacakalarını söyleyen bir çizgiye gelmiştir. Muhtemledir ki, Memur Sen de lafta bunları söyleyecektir. (Ancak Memur Sen’in öncelikle şu “Hükmet yüzde 25 zam yapacak” iddasını ortaya atmasının nedenlerini açıklaması gerekmektedir.) Kısacası; kamu emekçisi sendika merkezleri fiilen talepleriyle sokağa dökülmek, iki milyon kamu emekçisin grev ve direnişlere çekmek dışında seçeneksiz kalmışlardır. Sendika yöneticilerinin söylemleri de bu doğrultudadır.
Elbette ki; yapmak söylemekten başka bir şeydir ve sendikalar, eski alışkanlıkları olan “söylemekle kalma”yı aşan bir çizgiye gelmezler, kendi aralarında bir bütünlük sağlayamzlarsa (Bütünlük sağlamaya aralarındaki mücadeleyle uzlaşmacı sendikacıların ve sendikaların tasfiyesi de dahildir) kendi itibarlarıyla da oyanayacaklarını bilmek durumundadırlar. Çünkü bugün; asgari maaşın yoksulluk sınırı olan 1000 YTL’nin üstüne çıkarılması başta olmak üzere 2 milyon kamu emekçisi için öteki tüm hayati talepleri kararlılıkla savunmak; bunu başarıp başaramamak kamu emekçileri sendikacılığının yakın geleceğini de belirleyecek mahiyettedir.
e-posta:
durmaz@evrensel.net
Başa dön
ÖZGÜRCE
..........
Özgür Müftüoğlu
‘Barış’... Ama nasıl?
Türk Dil Kurumu (TDK) sözlüğünde “barış” sözcüğünün anlamı; “savaştan ya da dargınlıktan sonra tarafların uzlaşması” olarak verilmiş. Buna göre, “savaş” ya da dargınlık durumunun varolması gerekir ki bir uzlaşma ile bu duruma son verilsin ve “barış” gerçekleşsin. O halde “barış”ın sözcük anlamını daha iyi kavrayabilmemiz için “barış”ın karşıt anlamı olan “savaş” cümlesinin anlamına da bakmamız gerekir.
TDK sözlüğünde “savaş” sözcüğünün iki anlamı vardır. Bunlardan biri; “iki ya da daha çok devletin birbiriyle diplomatik ilgilerini keserek silahlı kuvvetlerle çatışması” diğeri ise “uğraşma, mücadele”dir. Görüldüğü gibi sözcük anlamı itibariyle baktığımızda “savaş” halinin varolması için mutlaka devletler ve silahlı çatışmalara gerek yoktur. Herhangi bir konuda yürütülen mücadele de “savaş” olarak tanımlanabilir.
O halde “barış” sözcüğü ile sadece devletler arasındaki silahlı çatışmaların değil, tüm mücadelelerin “uzlaşma” ile sonlandırılması istenmektedir.
Peki, içinde yer aldığımız dünyada sözcük anlamını bütünüyle içeren bir “barış” mümkün müdür?
Bu sorunun cevabı için önce bugünün “savaş”larını tanımlamamız ve bu savaşlara neden olan koşulları ortaya koymamız gerekir. Bilindiği gibi (en azından Evrensel okurlarının bildiği gibi) sözlükteki birinci anlamıyla savaşlar, ulus ötesi sermayenin, kendisine yeni üretim - tüketim alanları açmak ve ucuz hammadde kaynaklarını elde ederek kapitalist sistemi sürdürebilmeyi sağlamak amacıyla, kapitalist sistemde egemenliği elinde bulunduran ülkenin öncülüğünde gerçekleştirilmektedir (20.yy ilk çeyreğinden itibaren bu ülke ABD’dir).
Sözlükteki ikinci anlamıyla “savaş” yani, “mücadele” ise daha çok kapitalist sistemin ortaya çıkarttığı sömürüye, haksızlıklara karşı geliştirilen bir tepkidir. Diğer bir ifade ile kapitalist sistemde “mücadele” anlamını taşıyan “savaş”ın temel kaynağı, emekçi sınıfların sermaye karşısındaki hak arama uğraşıdır. Ayrıca, etnik köken, din ya da mezhep ayrışması nedeniyle baskılanan toplum kesimlerinin mücadelesi de yine bu kapsamda değerlendirilebilir.
Bu koşullar içerisinde sözcük anlamıyla “barış”ın sağlanabilmesi için iki temel koşul vardır. Bunlardan birincisi; her alanda, sermayenin isteklerinin koşulsuz biçimde kabullenilmesidir. Örneğin, Ortadoğu’da ya da dünyanın herhangi bir başka köşesinde ABD’nin tüm isteklerine boyun eğilir, ucuz emek gücü ve enerji kaynakları ulus ötesi tekellerin hizmetine sunulursa, ortada silahlı çatışma vs kalmaz. Veya emekçiler, emekleri karşılığında ücret talebinde bulunmaz, her koşulda köle gibi çalışmayı kabullenir, örgütlenme, eğitim, sağlık gibi haklarından da feragat ederek sermaye ile uzlaşırlarsa “mücadele”, diğer bir söyleyişle “savaş” olmaz ve “barış” gerçekleşir.
“Barış”ın sağlanması için ikinci yol ise “savaş”a neden olan koşulların ortadan kaldırılmasıdır. Bu bağlamda, hemen her alanda sürekli olarak “savaş” üreten ve varlığını ancak bu sayede sürdürebilen kapitalizmin ortadan kaldırılması gerekir. Böylece, insanlar ve toplumlar özgürlüklerine kavuşur ve gerçek anlamda “barış” sağlanabilir.
“Barış”ın sağlanmasında birinci yol seçiliyorsa yapacak fazla bir şey yoktur. Düşünmeden, konuşmadan bir köşeye sinip, oturmanız yeterlidir.
Ama, ikinci yol yani, insanca yaşam yolu seçilecekse her şeyden önce gerçek anlamda “özgürlük” ve “barış” için zorlu bir mücadeleyi kabullenmek gerekir. Diğer bir söyleyişle gerçek anlamda “barış” için “savaş”ın kaynağı olan kapitalizme karşı her alanda “savaş” verilmelidir.
Evet, “barış” için kapitalizmle “savaş”, her alanda ve eş zamanlı olarak yürütülmelidir. Bu bağlamda, Lübnan’a asker gönderilmesin ya da Irak’ta, Lübnan’da, Filistin’de “savaşa hayır” demek yetmez. Gerçek anlamda “barış” için aynı zamanda, iş cinayetine her gün bir yeni bir kurban veren Tuzla Tersane işçilerinin, örgütlenme mücadelesi yürütürken işten atılan AL-KO Tencere, Graniser işçilerinin, aylardır grevde bulunan SCT Filtre işçilerinin ve emeğinin mücadelesini yürüten diğer tüm emekçilerin yanında olunmalı, onların mücadelelerine destek verilmelidir.
Sözün özü: Gerçek anlamda “barış”ın ön koşulu özgürlüktür. “Dünyada barış” talebinde bulunanların kendi özgürlük savaşımlarını vermeyi unutmamaları gerekir.
e-posta:
omuftuoglu@msn.com
Başa dön
LİMAN ARKASI
..........
Fahri Bozbaş
Baret lambası ışığında
“ Güneş geçmiş,
bir tırtıl böceği gibi
dolanıyor beynimin
kıvrımlarında.
Ve sayfalarına
hapsolduğum sakıncalı,
sahipsiz bir kitap gibi
yakıyor,
yakıyor,
yakıyor...
Başlığını kapıp
takıyorum kafama
korunmak için sıcaktan,
sonra dalıyorum
buğday tarlası
satır aralarına.
......... “
Emekli maden işçisi Recep Adıgüzel’in “Başlıksız Şiir” adlı şiirinin ilk dizeleri böyle başlıyor.
Adıgüzel’in çocukluk yılları, erkeklerinin havzanın değişik ocaklarında çalıştığı Zonguldak’ın güzel sahil köylerinden biri olan Türkali’de geçmiş. Babası ile vardiyaya giden, vardiyadan dönen işçilerin arasına, kara trenle okula gidip geldiği öğrencilik yıllarında karışmış. Meslek lisesini bitirdikten sonra, 1979’da, 20 yaşında genç bir işçi olarak, kazması küreği elinde, trenin işçi kompartımanında yerini almış.
Dik ve eğik kuyu (varagel) vinççisi olarak Karadon, Üzülmez ve Kozlu’da 21 yıl çalıştıktan sonra 2000 yılında emekli olmuş. Şimdi, kitapçılık yapıyor.
Emek kenti olmaktan, giderek emekli kenti olmaya dönüşen Zonguldak’ta, emekli bir işçi olarak “Neden kitapçılık yapmayı tercih ettin?” diye sorduğumda, Adıgüzel şöyle yanıtladı:
“Evimde kitap çoktu. İyi bir okurdum. Ocakta, iş yoğunluğunun azaldığı saatlerde bile kitap okurdum. Ticarethaneden farklı, herkesin buluşabileceği, istediği kitaba ulaşabileceği bir mekan yaratmayı hayal ettim hep. Yeni gelen birisi için, lokantadan önce gidebileceği bir yer olsun istedim kentimizde.”
Adıgüzel, işçilik yıllarında, yazar Orhan İyiler’e, “Yazdığınız kitabın, yerin 360 metre derinliğinde, baret lambasının ışığında okunabileceğini düşündünüz mü?” diye sormuş bir söyleşide. İyiler, şaşırmış, duygulanmış.
Baret lambasının ışığı altında yalnızca okumakla kalmamış Adıgüzel. Şiir ve öyküler de yazmış. Yazdıkları, değişik dergi ve gazetelerde yayınlanmış. Bir işçi olarak, arkadaşlarında da kitap sevgisi geliştirme gayretiyle; kömür karası elleri, sayfa çevirmeye, kalem tutmaya teşvik etmiş.
Emekli olduktan sonra kendisini yaşamın içinde, bir merdiven basamağından diğerine geçiş sürecinde olduğunu düşünerek, açtığı kitapçı dükkanının adını “Merdiven” koyan Adıgüzel, Kozlu’dan emekli işçi arkadaşı Mustafa ile basamakları çıkarken, merdivenli kent Zonguldak’ta önemli bir kültür mekanı oluşturabilmenin çağrısını yapıyor. İlk hedefinin Zonguldak’ta kitap yönünden zengin bir kütüphane kurmak olduğunu söyleyen Adıgüzel, kiraladıkları koruma altına alınmış tarihi binayı yapısına uygun, kültürel bir mekan olarak duvarlarını kitaplarla donatıp, okurlara kolaylık sağlamak olduğunu belirtiyor. Okurun istediği kitabı, eğer kendilerinde yoksa, yayınevi ve dağıtıcı şirketlerle iletişime geçerek iki gün içinde edinebildikleri, kitap kulübüne üye olanlara ücretsiz kitap okuma olanağı sağladıkları, sıcak bir çay sohbeti ile yeni dostlukların kurulabildiği bir mekan yaratmaktan mutluluk duyduğunu belirten emekli maden işçisi Adıgüzel, kitapevi adına yazar ve edebiyatçıları da Zonguldak’a davet ederek, okurlarıyla buluşturuyor. Muzaffer İzgü, Feyza Hepçilingirler,Yusuf Ziya Bahadınlı, B. Sadık Albayrak ve Ahmet İnam’la okurları “Merdiven”in basamaklarında buluşturan Adıgüzel, bunun sürekliliği için çaba sarfettiklerini söylüyor.
Sanal ortamın, kitap okurunu da sarmalına aldığını, marketlerde satılan popüler kitaplarla okurun yanılsamaya düştüğünü, yüzde 30 kar payıyla esas amaçlarının ticaret değil kültür hizmeti olduğunu, bunun için de her türlü fedakarlığa katlanacağını belirten Adıgüzel, okura ulaşmak için gezici kütüphane kurarak köy ve bacaağızlarına gitmeyi planladığını söylüyor.
Yazdığı şiirleri bir dosyada toplayan emekli maden işçisi Recep Adıgüzel, raflarda yerini alacak kitabının basım hazırlıklarını da yapıyor bir taraftan... “Başlıksız Şiir”in dizelerini tamamladığı gibi...
“ .........
Ergin bir genç kızın
dokuduğu bindallının çiçeklerine
benzeyen kelimelerin arasından
‘GEMİ’ ye binip ulaşıyorum
kirletilmemiş sevgi kıtalarına.
Ve kendime
yolculuğum başlıyor imgelerinde.
İyiki varsın,
iyiki varsın,
iyiki varsın... “
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net