www.evrensel.net  | Evrensel Kitap arşiv  |  linkler  | posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Barış, aşiti, sılh, peace...
Bugün sokaklara çıkacak olan savaş karşıtları, başta Ortadoğu olmak üzere bölgede süren şiddetin sona ermesini isteyecek. Barış mitingleri, barış yürüyüşleri ve barış nöbeti gibi etkinliklerle kutlanacak olan 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde, İsrail’in Ortadoğu’daki terörü kınanırken, bölgede süren operasyon ve çatışmaların durması için adım atılması talep edilecek.

ÖNCE POLİS SALDIRDI
İstanbul Vatan Caddesi’ndeki 30 Ağustos kutlamaları sırasında “İsrail askeri olmayacağız” yazılı pankart açtıktan sonra linç edilmek istenen gençler polisi suçladı. İlk önce polisin kendilerine saldırdığını ve “bunlar vatan haini” diyerek kalabalığın içine ittiğini belirten gençler, gözaltında da şiddete maruz kaldıklarını söylediler.

Ovacıklı Erdal’ını andı
Ovacık halkı, 11 yıl önce evleri için mücadele ederken silahlı bir çete tarafından öldürülen Erdal Yıldırım’ı, mezarına yaptığı ziyaretle andı. Genci, yaşlısı, kadını, erkeğiyle Erdal’ın mezarına gelen Ovacıklılar, Erdal gibi mücadelelerine sahip çıkacaklarını ve Erdal’ı unutmayacaklarını duyurdular.

ORTADOĞU BARIŞI ARIYOR - 1 -
   ABD kontrolünde barış gelmez!

Antik uygarlıkların gladyatörleri ve köleleri vardı. Seslerini şimdi bile duyar gibiyiz... ‘Modern’ çağın ise gırtlaklarına görünmez eller sarılmış halk kitleleri ve iktidarın prangalarıyla ateş dansı oynatılan ‘askerleri’ var. İnsanın olduğu yerde şekil değiştiren içerikler, yeni tanımlara da ihtiyaç duymuyor. Mesela barış gibi...


Barış, aşiti, sılh, peace...
Bugün, 1 Eylül Dünya Barış Günü. 67 yıl önce bugün (1 Eylül 1939), Nazilerin Polonya’yı işgal etmesiyle, insanlık tarihinin en kanlı savaşı, 2. Dünya Savaşı başladı. 52 milyon insanın yaşamını yitirdiği ve milyonlarca insanın yaralandığı karanlık dönem, Sovyetler’in, Nazileri yenmesiyle 1945’te sona erdi. İnsanlık tarihinin bu en acımasız, en kanlı ve en kirli savaşının başladığı gün, yani 1 Eylül, Dünya Barış Günü olarak kabul edildi.
1 Eylül Dünya Barış Günü nedeniyle, bügün başta ülkemiz olmak üzere dünyanın dört bir yanında sokağa çıkacak olan savaş karşıtları, silahların susmasını ve savaşların sona ermesini talep edecek. Barış mitingleri, barış yürüyüşleri ve barış nöbetleri gibi etkinliklerin düzenleneceği Türkiye’de, İsrail’in Ortadoğu’daki terörü kınanırken, bölgede süren operasyon ve çatışmaların durması için adım atılması talep edilecek.
Diyarbakır ‘yasaklı’
Bölgedeki barış etkinlerinin merkezi konumundaki Diyarbakır’da yapılmak istenen “Barış ve Demokrasi Şöleni”ne aynı gün açık öğretim sınavları olduğu gerekçesiyle valilik tarafından izin vermedi. Valilik mitingin ancak Ergani Yolu üzerindeki Fuar Alanı’nda yapılabileceğini belirtti. Karara tepki gösteren Şölen Tertip Komitesi de, valiliğin gösterdiği adresi kabul etmedi.
Konuya ilişkin açıklama yapan DTP İl Başkanı Hilmi Aydoğdu, şölen için Diyarbakır’a gelecek olan DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk’ü binlerce kişiyle karşılama kararı aldıklarını söyledi. Karşılamanın ardından konvoy eşliğinde İstasyon Meydanı’na gelinerek, burada kitlesel bir açıklama yapılacağını belirten Aydoğdu, herkesi İstasyon Meydanı’nda düzenleyecekleri basın açıklamasına davet etti. Katılımın fazla olması için mahallelerde çalışma başlattıklarını ifade eden Aydoğdu, halkın artık kan ve gözyaşını istemediğini kaydederek, Kürtlerin yeteneklerini ve birikimini Türkiye’nin çıkarlarına kullanmak istediğini söyledi.
DTP Eşbaşkanı Türk’ü karşılama töreninin Diyarbakır tarihinde bir ilk olmasını istediklerini belirten Aydoğdu, Türk’ün Türkiye’nin kaderini değiştirecek ve gündemden çıkmayacak tarihi açıklamalar yapacağını kaydetti. Valiliğin ısrarlara rağmen şölene izin vermediğini ifade eden Aydoğdu, “Biz ısrarla bu şölenin bir barış ve demokrasi şöleni olduğunu vurguladık. Ancak il valiliği bunu kabul etmedi ve bize Newroz alanını gösterdi. Ancak yine o gün tüm halkımız yaşlı genç kadın herkesi eşbaşkanımızı karşılamaya ve İstasyon Meydanı’nda yapılacak mitinge davet ediyoruz” dedi.
Van’da mitinge davet
1 Eylül Dünya Barış Günü dolayısıyla Van’da Belediye Garajı yanındaki alanda yapılacak mitingin hazırlıkları tamamlandı.
DTP Van İl Başkanı İbrahim Sungur, DTP PM Üyesi Mahmut Çelik, Bostaniçi Belediye Başkanı Gülcihan Şimşek ve Sanatçı İbrahim Rojhilat’ın katılımıyla parti binasında açıklamada bulunarak, mitinge katılım çağrısında bulundu. DTP İl Başkanı Sungur, boğulmak üzere olan bir insanın ne kadar oksijene ihtiyacı varsa dünya insanlarının da barışa ihtiyacı olduğunu belirterek, “Savaşa verilen önem barışa verilmiyor. Savaşın önemi kandır, tahribattır ve gözyaşıdır. Kendi ülkemize baktığımız zaman halklar arasında barışa ihtiyaç vardır” dedi.
Lüleburgaz’da iki kutlama
Lüleburgaz, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü düzenleyeceği iki etkinlikle kutlayacak. Kristal-İş, Petrol-İş, Eğitim-Sen, EMEP ve ÖDP’den oluşan Lüleburgaz Demokrasi, bugün Kongre Meydan’ında yerel müzik gruplarının katılacağı kitlesel basın açıklaması yapacak.
Kent Konseyi’nin düzenleyeceği etkinlik ise Lüleburgaz Belediye Başkanı Emin Halebak’ın, Kongre Meydanı’nda yapacağı basın açıklamasıyla başlayacak. 2 Eylül’de Türkan Saylan’nın katıldığı söyleşi ile kutlamalar sona erecek.
Çınarlı’da barış etkinliği
Kocaeli’nin Çınarlı Mahallesi’nde Emek Partisi ve Demokratik Toplum Partisi, 1 Eylül Dünya Barış Günü nedeniyle, şiir dinletisi ve sinevizyon gösteriminin yapıldığı bir etkinlik düzenledi. Etkinlikte, Lübnan’a asker gönderilmek istenmesine tepki gösterildi.

KADINLARDAN BARIŞ ÇAĞRISI
Demokratik Kadın Hareketi, DTP Adana il binasında açıklama yaparak, Silopi’de kuracakların barış çadırına ilişkin bilgi verdi. EMEP, DTP Kadın Meclisi, SDP, DÖGH, İHD ve EKD’nin destek verdiği açıklamada konuşan Gülistan Dehşet, “Yirmi yıllık çatışmalı sürecin yaralarını sarmak yerine her geçen gün yeni çatışmalar ve operasyonlar yaşanmakta, ciddi kayıplar verilmektedir” dedi.
Silopi’de barış nöbeti tutacaklarını belirten Dehşet, “Biz Adana’daki kadınlar olarak anaların yaşadığı kaygıları paylaşıyor ve bu anlamlı yürüyüşe katılacağımızı deklere ediyoruz” dedi.

KAHVEDE BARIŞ TOPLANTISI
Emek Partisi (EMEP) Gaziantep İl Örgütü, 1 Eylül Dünya Barış Günü hazırlıklarını mahallelerde yaptığı ev ve kahve toplantılarıyla sürdürdü.
EMEP’in Çıksorut semtinde kahvede düzenlediği halk toplantısına, Eğitim Sen Şube Sekreteri Hanifi Yaylacı, işçiler ve gençler katılırken, toplantıda konuşan Emek Partisi İl Başkanı Mehmet Türkmen “Ortadoğu’da yaşanan katliamlara, hükümetin Lübnan’a asker gönderme planlarına karşı; Türkiye’de ise Kürt sorununun demokratik çözümü için ve sınır ötesi operasyonlara karşı, 1 Eylül’de alanları doldurmalıyız” dedi.
Toplantıda söz alan vatandaşlar ise Türkiye’nin ABD ve İsrail’in taşeronluğunu yapmasına karşı olduklarını belirterek 1 Eylül’deki yürüyüşe kitlesel katılacaklarını ifade ettiler.

İZMİR FUARI’NDA BARIŞ VURGUSU
Bugün, kapılarını açacak olan 75. İzmir Enternasyonal Fuarı’dan (İEF) barış çağrısı yapıldı. Barış etkinlikleri kapsamında İzmir Sanat’ta Barış Derneği sanıklarının katıldığı bir panel düzenlendi. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu panelden önce yaptığı konuşmada, İzmir Fuarı’nın ülkeleri bir araya getirerek dünya barışına katkıda bulunduğunu dile getirdi.
Barış Derneği davası sanıklarından ve CHP İzmir Milletvekili Kemal Anadol, panelde yaptığı konuşmada, barışa en çok ihtiyaç duyulan günlerin yaşandığını belirterek, 5 Eylül’de TBMM’nin tezkere kararı için toplanacağını hatırlattı. 1 Mart tezkeresinin üzerinden az bir zaman geçtiğini dile getiren Anadol, “65 bin ABD askeri Doğu ve Güneydoğu’da konuşlanacaktı. Geri hizmetteki 15 bin asker ile birlikte 80 bin kişilik güç, topu, tankı, füzesi ve bayrağı ile topraklarımıza yerleşecekti. Trabzon, Marmaris Aksaz ve Sabiha Gökçen Havaalanı’nı istiyorlardı. 1 oyla tezkereyi reddettik. Red kararı çıkmasaydı şimdi işgal altında olacaktık” dedi.
Bugün aynı şekilde o günlerde olduğu gibi bir takım çevrelerin, “Türkiye’nin Lübnan’a asker göndermesi zorunlu” dediğini hatırlatan Anadol, olayın saptırıldığını, kasıtlı bir şekilde kamuoyunun yanıltıldığını ifade etti. Anadol,”Gönderilecek olan sayı belli değil. Ne kadar kalacağı belli değil. Bunlar hukuksal noksanlardır ve siyasi bakımdan yanlıştır. Oraya giden güç, Hizbullah’ı silahsızlandıracak. Söylenildiği gibi, imar için gitmeyecek, mutlaka muharebe edecekler” dedi. Sonuna kadar bunun karşısında olduklarını ifade eden Anadol, barışa inanan, savaşa karşı olan herkesin 5 Eylül’de sesinin yükseltmesi ve tezkerenin reddini istemesi gerektiğini ifade etti.
Panele katılan, Barış Derneği davasının diğer sanıkları Ali Sirmen, Gencay Şaylan, Öner Yağcı ve Ergün Elgin de birer konuşma yaptılar.

Tüzel: Barış için İsrail’le antlaşmalar iptal edilsin
HABER MERKEZİ
Emek Partisi (EMEP) Genel Başkanı Levent Tüzel, 1 Eylül Dünya Barış Günü nedeniyle yaptığı açıklamada, “Barış gününde barışı yeniden kazanmak için, bölgede ve yurtta barışı sağlamak için emperyalist işgallere hayır, halkların dostluğuna ve kendi geleceklerini belirleme hakkına evet” dediklerini bildirdi.
Tüzel, yazılı açıklamasında insanlığın dünyasının 2. Paylaşım Savaşı’nda yaşadığı acıların bir daha yaşanmasın diye barış gününü ilanlan edenler içinde yer alan emperyalist devletlerin, temennilerini hızla terkederek işgal ve savaşlara giriştiğini hatırlattı.
“Bunların başını çeken ABD ve dünya politikalarındaki izleyicisi İngiltere ve de bu güçlerin Ortadoğu’daki uzantısı İsrail, bugün Ortadoğu’yu kanayan yara haline getirmiştir” diyen EMEP Genel Başkanı Tüzel, sözde uluslararası toplumun sesi olacak BM’nin büyük emperyalist devletlerin kontrolünde Lübnan’daki kıyım ve vahşete seyirci kaldığına ve şimdi de işgali kalıcılaştıracak “barış gücü” oluşturma kararı aldığına dikkat çekti. Tüzel, “1 Eylül Dünya Barış Günü’nde gözler Ortadoğu’da; Lübnan’da, İran’da, Suriye’dedir. Şimdi sorun emperyalistlerin bölgedeki varlığını kalıcı olmaktan çıkaracak ve barış getirecek bir mücadelede Türkiye’ye düşen rolü yerine getirmektir. Lübnan’a asker gönderme tezkeresinin çıkması demek Ortadoğu halklarına düşman bir planda Türkiye’nin görev alması ve batağa sürüklenmesi demektir” dedi.
Türkiye yönetiminin savaşın ve terörün yanında yer alması arzusuna halkın yabancı olmadığını vurgulayan Tüzel, ülkede kendi sorunları ve iç politikasında örneğin Kürt sorununda barışı ve demokrasiyi gözetmeyenlerin dış ilişkiler ve bölge halkları için de şiddete teslim olmaktan yana olacaklarını ifade etti. Tüzel, “Türkiye başta Amerika olmak üzere emperyalist güçlere karşı çıktığı ve bölgede güçlü bir barış gücü olduğu sürece ‘büyük devlet’ ve halkların sevgisini kazanmış bir ülke olacaktır. Bu nedenle Lübnan’a asker gönderilmemeli ve İsrail ile ilişkiler askıya alınmalı, anlaşmalar iptal edilmelidir. Demokratik ve barışın egemen olduğu bir ülke olmamız için sınırdışı operasyonlara varan bir ezme ve şiddet politikası değil, kendi Kürtlerini eşit, özgür ve gönüllü bir birliğe kazanmaya dönük bir siyaset izlenmelidir” dedi.
‘Silahlar sussun!’
Helsinki Yurttaşlar Derneği, İnsan Hakları Derneği, Mazlum Der ve Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi’nin oluşturduğu İnsan Hakları Ortak Platformu ise 1 Eylül Dünya Barış Günü’ne ilişkin yaptığı yazılı açıklamada, Lübnan’a asker gönderilmesinin her an çatışmalara taraf olma ihtimalini ve riskini beraberinde getireceğini ifade etti. Asker göndermenin gerekçesi olarak Irak topraklarında sınır ötesi operasyon yapabilme arzusunun bölgesel barışı tehdit edici nitelikte olduğuna dikkat çekilen açıklamada, bundan uzak durulması gerektiği vurgulandı.
Türkiye’nin çatışmaların sona ermesi için inisiyatifler geliştirebilecek durumdayken, komşularıyla çatışma riski taşıyacak girişimlerde bulunmasının sorunları daha da çözümsüzlüğe iteceğine dikkat çekildi.
‘Savaş çevre felaketi getirir’
Çevre Mühendisleri Odası Genel Sekreteri Burçak Karaman Uysal da yaptığı yazılı açıklama savaşın çevre felaketi olduğuna dikkat çekerek, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nün bu yıl da savaşın gölgesinde geçtiğini ifade etti. Uysal, İsrail’in Lübnan ve Filistin’e yönelik saldırılarının vahşice bir hal aldığını belirterek, içme suyu, kanalizasyon ve çöp sorunundan kaynaklı salgın hastalıkların Lübnan halkı için olduğu kadar İsrail halkı için de ciddi tehdit olduğunu vurguladı.

İstanbul’da KESK’e miting daveti
İstanbul/EVRENSEL
1 Eylül Dünya Barış Günü etkinlikleri çerçevesinde pazar günü Çağlayan’da yapılacak mitingin hazırlıkları sürüyor. Miting Tertip Komitesi, KESK Şubeler Platformu’nu ziyaret ederek destek istedi.
Ziyaret sırasında ilk söz alan DTP Genel Başkan Yardımcısı Nursel Aydoğan, Diyarbakır’da düzenlenmek istenilen mitingin engellenmek istendiğine dikkat çekerek yetkililerin önce iyi tablo çizerek daha sonra ise mitinge izin vermeyebildiğini söyledi.
Bazı sendikaların Kürt sorununa uzak durmalarını olumlu bulmadığını belirten Aydoğan, Kürt sorunu çözülmeden demokratik mücadelenin başarılı olamayacağını ve sendikal hareketlerin de eriyeceğini dile getirdi. Daha sonra söz alan EMEP İstanbul İl Yöneticisi Can Denizci, sokaklarda, caddelerde yaraları birlikte saralım reklamları asan AKP’nin İsrail’le ilişkileri sürdürerek ikiyüzlü siyaset izlediğini söyledi. Arıca AKP hükümetinin kendi halkına çözüm getiremezken dış ülkelere nasıl çözüm getireceğini soran Denizci, Lübnan’a asker gönderilmemesi gerektiğini söyledi.
SDP İstanbul İl Yöneticisi Yaman Yıldız, siyasetlerin Kürt sorununda ayrıştığını söyleyerek, Kürt sorunuyla dayanışmada sadece demokratik örgütlerin kaldığını belirtti.
KESK Şubeler Platformu adına konuşan SES Aksaray Şube Başkanı Songül Beydilli, Kürt sorunu çözülmeden demokrasi mücadelesinin olamayacağını belirterek mitinge olabildiğince güçlü katılım sağlayacaklarını söyledi.

Resepsiyonda PKK konuşuldu
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın ev sahipliğinde, Gazi Orduevi'nde verilen 30 Ağustos resepsiyonu, devletin zirvesini biraraya getirdi. Resepsiyonda, askerler, PKK konusunda mesajlar verdi. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, "Terör örgütünün hareketliliğinin devam edeceğini kabul etmeliyiz, terörü bıçak gibi kesmek zor" dedi. İlker Başbuğ, "Ne yaparlarsa yapsınlar hedeflerine asla ulaşamayacaklarını bilmeleri gerek. Bizim de bu kararlılığı göstermemiz lazım" diye konuştu. Orgeneral Başbuğ, PKK üyeleri için bir affın gündemde olup olmadığı sorusuna ise "Genel af ya da bir başka şey kesinlikle söz konusu olamaz, terörist gelir teslim olur, çıkar adalete hesabını verir" yanıtını verdi. Kara Kuvvetleri Komutanı, ABD'nin PKK koordinatörü atamasını da "Her adımı baştan öldürmemek, olgunlaşmasını beklemek lazım" sözleri ile değerlendirdi.
Bu arada ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Sean McCormack, PKK ile mücadelede özel temsilci olarak atadıkları emekli orgeneral Joseph Ralston'ın önümüzdeki haftalarda Türkiye'yi ziyaret edeceğini söyledi.


Başa dön


ÖNCE POLİS SALDIRDI
İstanbul’daki “30 Ağustos Zafer Bayramı” kutlamaları sırasında “İsrail askeri olmayacağız” yazılı pankart açan ve saldırgan bir grubun kışkırtması sonucu linç edilmek istenen 4 kişi, adliyeye sevkedildi. Savcı tarafından sorgulanan 4 genç serbest bırakılırken, yaşananların polisin provokasyonu sonucu meydana geldiğini söylediler.
Üniversite öğrencisi oldukları öğrenilen Rüya Kurtuluş, Hakan Demir, Musa Seçkin ve Nihat Moğurtay dün gözaltında tutuldukları İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden çıkartılarak Fatih Adliyesi’ne sevkedildi.
Fatih Adliyesi’nde savcı tarafından sorgulanan gençler, daha sonra serbest bırakıldı. Adliye çıkışında basın mensuplarının sorularını cevaplandıran gençler, önceki gün yaptıkları eylemde, İsrail’e asker gönderilmesini protesto etmek istediklerini söylediler. Vücutlarında darp izleri görülen gençler, olayların baş sorumlusu olarak polisi gösterdi.
Önce polisler saldırdı
Pankart açtıktan sonra halkın olumsuz herhangi bir tepki vermediğini ifade eden gençler, “Görevli polisler bizi tekme tokat durdurmaya çalıştı. Pankartı topladıktan sonra bizleri kalabalığın arasına doğru ittiler. ‘Bunlar vatan haini’ diyerek halkı galeyana getirdiler. Bu noktadan sonra vatandaşlarda bize saldırdı” şeklinde konuştular.
Töreni izleyenlerin tekme tokatından çok gözaltındayken polisten darbeler aldıklarını vurgulayan gençler, “Bizi gözaltına alıp otobüsün içinde vurmaya devam ettiler. Getirdikleri yerde de yere yatırıp dövdüler. Biz polisten ve ‘bunlar halkın tepkisi’ diyen İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’tan şikayetçiyiz. Cuma günü Cerrah hakkında adliyeye giderek, suç duyurusunda bulunacağız” dediler.


Başa dön


Ovacıklı Erdal’ını andı
Ovacık halkı, 11 yıl önce evleri için mücadele ederken silahlı bir çete tarafından öldürülen Erdal Yıldırım’ı, mezarına yaptığı ziyaretle andı. Genci, yaşlısı, kadını, erkeğiyle Erdal’ın mezarına gelen Ovacıklılar, Erdal gibi mücadelelerine sahip çıkacaklarını ve Erdal’ı unutmayacaklarını duyurdular.
Ovacıklılar, 11 yıl önce Kendin-Yap projesi dahilinde evlerini yaparken, kendilerine oy vermeyen gecekondu sahiplerinin ev sahibi olmasını istemeyen “A Takımı” tarafından sürekli taciz edilmiş, saldırılara uğramışlardı. Bu çeteye ve belediyenin baskılarına karşı Ovacıklılarla birlikte mücadele eden Erdal Yıldırım, 30 Ağustos 1995 günü, mahallelinin kendi yaptığı evleri korumaya çalışırken mahalleye gelen silahlı çetenin açtığı ateş sonucu öldürülmüştü.
Ovacıklılar, aradan 11 yıl geçmesine karşın Erdal Yıldırım’ı unutmadıklarını göstermek için bu yıl da bir anma programı düzenlediler. 29 Ağustos Pazartesi günü, Yıldırım’ın öldürüldüğü yere anısına dikilen çınarın altında mumlar yakan Ovacıklılar, önceki gün de Yıldırım’ın mezarını ziyaret ettiler. Arabalarla konvoy oluşturan genç, yaşlı, kadın, erkek Ovacıklılar çocuklarını da alarak Yıldırım’ın mezarının bulunduğu Karşıyaka Mezarlığı’na gittiler.
Mahallenin gençlerinin taşıdığı, Erdal Yıldırım’ın resmedildiği bir pankartın arkasında toplanan mahalle halkı, Yıldırım’ın mezarına karanfiller bırakılarak, “Erdal gibi toprağa düşsek de, mücadelemize, yok edilmek istenen halklara sahip çıkacağız. Anısı anımız, mücadelesi mücadelemizdir” dediler. Yıldırım’ın annesi de Yıldırım’ın anıt-mezarı başında gözyaşları içinde ağıt yaktı.
Mücadele sürüyor
Yıldırım’ın ağabeyi Hasan Yıldırım da Erdal’ın verdiği mücadelenin haksızlığa karşı olduğunu dile getirdi. Erdal’ın öldürülmesinin, insanların en temel hakları olan yaşama ve barınma haklarına gerçekleştirilen bir saldırı olduğunu belirten Yıldırım, Yıldırım ailesi ve Ovacıklıların hala haksızlığa karşı her yerde mücadele ettiğini ifade etti. Erdal’ın, yerel yönetimin baskılarına ve faşizan saldırılarını karşı halka önderlik ederek püskürtmeye çalıştığını söyleyen Yıldırım, Erdal’ın anısını yaşattıklarını, yaşadıkça da Erdal’ı unutturmayacaklarını vurguladı.
Anmanın ardından Yıldırım ailesi Ovacık-Der’de Erdal’ın anısına bir yemek verdi.


Başa dön


ORTADOĞU BARIŞI ARIYOR - 1 -
   ABD kontrolünde barış gelmez!
HAZIRLAYANLAR: Derya Karaçoban-Ali Rıza Kılınç-Can Soylu
SUNU
Antik uygarlıkların gladyatörleri ve köleleri vardı. Seslerini şimdi bile duyar gibiyiz... ‘Modern’ çağın ise gırtlaklarına görünmez eller sarılmış halk kitleleri ve iktidarın prangalarıyla ateş dansı oynatılan ‘askerleri’ var. İnsanın olduğu yerde şekil değiştiren içerikler, yeni tanımlara da ihtiyaç duymuyor. Mesela barış gibi... Anlamların tüm karşıtlığı içinde, barış da, sebeplerini yitirip şiddetini artıran savaşın karşısında tüm gerekliliğiyle dikiliyor. Savaşın ardındaki küllerden; yollar, köprüler, çoçuk bahçeleri, okullar, hastaneler vb inşaa etmenin ne kadar zor olduğu düşünüldüğünde savaşın ilacı olan barışın ‘hemen şimdi’ gerekli olduğu da o kadar aşikar.
1 Eylül Dünya Barış Günü’ne nefesini ensemizde, çığlığını yüreğimizde hissettiğimiz Ortadoğu işgalleriyle giriyoruz. Önceki 1 Eylüllerde daha ‘kısık’ duyduğumuz bir sese şimdi daha bir ihtiyacımız var. Barışın gerekliliği, insan kanıyla kızıla boyanan Ortadoğu coğrafyasının bir parçası olan bölge illeri için de tüm aciliyetiyle tartışılan bir konu. Bu bir ‘barış temennisi’ değil; iktidar temsilcilerinin toprağa bakarak söyledikleri yalanlar gibi... Bu, önce Ortadoğu halklarının kendi tırnaklarıyla kenetledikleri sonra da tüm dünya halklarının halkalarla çoğalttıkları bir barış zinciri...
Lübnan’a gönderilmesi düşünülen ‘Barış Gücü’ tartışmalarının gölgesinde hazırlanan “Ortadoğu Barışı Arıyor” dizisi, ‘savaşlar içinde’ kutlanan 1 Eylül’e başka bir adımla yaklaşıyor.

Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi Yrd. Doç. Dr. Ahmet İnan, Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerin yanı sıra, Türkiye’nin bu süreçteki rolü, bunun yanında hükümetin Kürt sorununa yaklaşımı konusunda sorularımızı yanıtladı.
Haftalar boyunca İsrail kural tanımadan Filistin ve Lübnan halkını katletti. Gelişmeler İsrail’in iddia ettiği ‘güvenlik’ mi yoksa Amerikan’ın İran ve Suriye ile hesaplaşmasının provaları mı? Bunları ABD’nin Büyük Ortadoğu hesapları içinde nasıl tartışmak gerekir?
Her şeyden önce bu savaş aslında Amerika’nın İran ile yapmak istediği savaşın provasıdır. Şu anda sanki onun ön provalarını yapıyor. Belki biraz karikatürize olmuş olacak ama bizim Güneydoğu’da aşiret yapısında karşılaştığımız ağalar arası çatışmalar olur. Bu çatışmada önce ağalar birbirleriyle hesaplaşmaz, piyonları bunları yerine getirirler. Dolayısıyla, Amerika’nın gerçekten Suriye ve İran ile hesaplaşması söz konusu. Amerika dünyanın süper gücü, yine dünyanın dördüncü büyük ordusu da İsrail ordusudur. Ayrıca Amerika, İsrail’i sürekli bir müttefik olarak görmekte ki, bu uzun süre de böyle devam edeceğe benziyor. Dolayısıyla Ortadoğu’da olası harita değişikliğine ilişkin başlamış olan sürecin bir safhası durumunda. Ama sonuç nasıl olur, toplumsal değişiklikler ne yönde gelişir bu ayrı bir tartışma konusu.
Bu noktada şu da sorulabilir. Hamas, Hizbullah, Suriye ve İran’ın bölgedeki konumu ve bu süreçteki etkisi nasıl değerlendirilebilir? Ortadoğu’daki inançsal yapılanmaya din sosyolojisi temelinde bakıldığında nasıl bir tablo ortaya çıkar?
Ne Müslümanlar, Ortadoğu’da üstlendiği misyonu; ne de Yahudiler kendi kutsal kitaplarının ön gördüğü misyonu üstleniyorlar. Bana kalırsa ne Tevrat, ne de Kuran savaşçı mantığa sahip değildir. İkisinde de savaşla ilgili ayetler olabilir. Ama her olguyu, her gerçekliği kendi tarihselliği içinde değerlendirmek gerekir. Mesela Tevrat’ın bir bölümünde, “Nil’den Fırat’a kadar bu toprakları size vaat ediyoruz” şeklinde ifade yer alıyor. Şimdi dünyadaki Müslümanların çoğu, Tevrat’ta buna benzer anlatımları da dile getirerek, işte İsraillilerin “arz-ı mevut” (vaat edilmiş topraklar) kavramı üzerinde hareket ettiklerini düşünürler. Bu kavramı bizim Turan ülkesi hayallerine benzer bir şekilde izah edebiliriz. Şimdi bu Tevrat’ta yer alıyor ama, bana göre Tevrat’ın kendi tarihsel anlatımı içinde kalmalı. Bunun üzerinde siyasi bir ideoloji üretilmemeliydi. Kutsal kitaplarda bu temelde yorumlansaydı, belki de bugün geldiğimiz noktada olmazdık. Dolayısıyla din, biraz daha siyasetten arındırılmış olup daha vicdani temellerde yerini alacaktı. Ama biz bugün görüyoruz İsrail’i, dünyanın gözü önünde, vahşice saldırılar gerçekleştiriyor. Ve çoğu hedefleri çocuklar ve siviller oluşturuyor. Ben Hz. Musa’nın, dinin gerçekten bunu caiz gördüğünü sanmıyorum. Yani Museviliğin bugün İsrail tarafından uygulanan vahşete karşılık geleceğini düşünmüyorum. Müslümanlar da pek doğru hareket etmiyor. Şimdi, İran Kültür Bakanlığı kalkıp diyor ki İsrail’i haritadan sileceğiz. Maalesef Müslümanların da bilinçlerinde bir Yahudi aleyhtarlığı var. Elbette bunun tarihsel bir süreci var ancak, bu pek doğru değil. Müslümanların zihninde bir antisemitizm anlayışı var. Her taşın arkasında bir Yahudi arama var. Bu aslında dinlerin siyasallaştırılması ve birbirleriyle çakışır hale getirilmesinde yatıyor. Aslında köken itibariyle bütün dinler birdir. Hepsi Hz. İbrahim’de birleşir, hepsi Sami dinleridir. Sami kültürü içinde gelişen vahi geleneğine ati bu üç büyük din, özü itibariyle bir yerden geldiği halde, bugün siyasal olarak geldiği yerin çok dışında işliyor. Bu çok acı bir tablo.
Bugün İsrail’in dünyanın gözü önünde Lübnan’a bomba yağdırmasını ve buna BM’nin, yine İslam örgütü Konferansı’nın, Arap dünyasının ve Avrupa ülkelerinin sessiz kalmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Yaşananları dinin siyasallaşmasının sonuçları içinde görmek yeterli mi?
Bunu sadece bu yönlü değerlendirmek eksik kalır. Bunu sosyal ekonomik ve kültürel yönleriyle de tartışmak gerekir. Ama yukarıda üzerinde durduğumuz noktanın da bugün yaşananlarda önemli bir payı var. Bunun dışında BM’nin sessiz kalmasıyla Arap dünyasının sessiz kalması ayrı şeylerdir. Arap devletlerinin sessizliğini, çaresizlik olarak değerlendiriyorum. Çünkü küçük örgütlerle, küçük ordularla bugün dünyanın en büyük gücü ABD’ye karşı çıkmak kolay bir iş değil. Ayrıca arkasında diplomatik desteği olan bir güçle karşı karşıyasınız. Şimdi bütün İslam ülkelerini bir fikir etrafında bir araya getirmek de mümkün değil. Ve bunu da ABD iyi analiz etmiş. Şu güne kadar yapılan tüm birleşme girişimleri olumsuz sonuçlanmış. Bir Arap İslam algısıyla bir Acem İslam algısı arasında fark var. Böyle bir eğilim varsa da bu dipten dibe kendi içinde Sunni-Şii ayrımı, Arap-Acem gibi kendi içinde ayrılır. Şimdi bütün bunlar, İsrail karşısında tam bir güç olmayı engelleyen faktörler olarak duruyor.

TÜRKİYE ABD GÜDÜMÜNDE
Türkiye’nin Ortadoğu’daki pozisyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Örneğin Başbakan Erdoğan, bir taraftan İsrail’i eleştirirken, öte taraftan “İsrail gibi” yöntemlerle Kürt sorununu çözmek istiyor. Hatta sınır ötesi operasyonu ile PKK’yi tasfiye planına karşın ABD’nin Ortadoğu projesinde aktif rol alacağı ifade edildi...
Sanırım şöyle bir tabir kullansak yeridir; “herkes pazara gider de herkesin hesabı farklı olur.” Türkiye öteden beri Kürt sorununa doğru şekilde bakmıyor. Şu ana kadar askeri güvenlik temelinde soruna baktığı için bugün de bunu sürdürmek istiyor ve Ortadoğu’daki gelişmeleri de kendi çıkarlarına kullanmak istiyor. Şimdi biz İsrail’in Güney Lübnan’da askeri güç bulundurma ve Hizbullah’ı kontrol altına alma isteğini biliyoruz. Bir bakıma uluslararası bir askeri güç gözetiminde orada kendisini garantiye almak istiyor. Dolayısıyla Türkiye’nin de Güney Lübnan’a barış gücü adı altında asker gönderme konusu bunun içinde değerlendirilebilir ve bunun uluslararası devletlerin dayatmalarıyla ya da bir takım pazarlıklara dayandığı sonucu da çıkarılabilir. Türkiye bugün ABD güdümünde hareket ediyor ve Büyük Ortadoğu Projesine dahil olmuş gibi duruyor. Bu eğer böyle yürürse Türkiye’nin kendi istemlerini gerçekleştireceğini zannetmiyorum. Ayrıca kişisel olarak da Türkiye’nin kendi Kürtlerini kazanması gerekir. Kendi iç problemlerini çözmesi gerekir. AKP’nin sürdürdüğü politika doğru değildir. Tayyip Erdoğan, Özal gibi başladı ama Türkeş gibi bitirmeye çalışıyor. Bu ürkütücü bir durum. Türkiye demokrasi dışı arayışlara giderek sorunları çözemez. Bizim pansuman yönteminden vazgeçmemiz gerekir. Bunun bir şey çözmediği görülüyor. Başbakan, Şemdinli olayı için “bu işin ucu nereye kadar giderse gitsin peşinde olacağız” demişti ama gördük ki şaşırtıcı bir şekilde bu dosyanın da üstü örtüldü. Bugün Türkiye’nin hem dış politikası hem iç politikası açısından bakıldığında, hele de Kürt sorununu çözme mantığına baktığımızda bu durum halkları karşı karşıya getirmeye hizmet eder. Böyle bir siyasal ortamda şiddet tırmandırılıyor. TMY çıkarılıyor. Sınır ötesi operasyonlar gündemden düşürülmüyor. Biz daha önce yaşanan ve halklara zarar veren bu uygulamaları tekrar yaşamak zorunda değiliz.

Ekranda izlediğimiz savaş, oyun değil
Sıcak savaşın insan yüzüne üflediği yakıcı alevi en iyi şekilde tanımlayabilecekler de savaş muhabirleridir. Uzun senelerdir bir o cephe bir bu cephe koşturan Mete Çubukçu ise savaşın acımasızlığını her fırsatta tüm çıplaklığıyla ekranlara taşıdı. Çubukçu ile ‘savaşın içinde barışın ayak izleri’ üzerine konuştuk.
Televizyonlardan izlenen savaş ile, o görüntüleri aktaran muhabirlerin içinde yaşadıkları savaş arasında ne fark var?
Televizyondan izlenen savaşlar sonuç olarak seyirci yani edilgin konumdaki insanlara yansıtılıyor. Savaşın içindeki gazeteci ise birinci elden tanık oluyor. Seyircinin görüntü karşısında her türlü tepkiyi verme hakkı olmakla birlikte muhabirin böyle bir tasarrufu yok. Olanı olduğu gibi, en azından kendisinin tanık olduğunu gazetecilik çerçevesi içinde aktarması gerekiyor. Tabii ki muhabir de insan ve yaşananlardan etkileniyor. Muhabir haberi objektifliğini kaybetmeden ama olanlara kendi yorumunu da katarak vermelidir. Çünkü savaş sadece ölü yaralı sayılarının verildiği soğuk bir haberciliği kaldırmaz. İnsani bir durumdur, vahşettir dolayısıyla muhabir bunu seyirciye iletebilmeli, hissettirebilmelidir. Ayrıca ekrandaki haber yapılmış bir haberdir yani gerçeklik muhabirin elinden ve yorumundan geçerek seyirciye ulaştırılır. Bu yüzden bu gerçekliği eğip bükmek ve ya nasıl aktarılacağına muhabir karar verir. En objektif olduğunu iddia eden muhabir (ki bunun doğruluğuna katılmıyorum) bile bunu yapar.
Savaş bölgelerinde muhabirlik yapmış biri olarak sizin için savaşın ekrana taşınmayan, gazete sayfalarına aktarılmayan, ancak yaşamınızda iz bırakan anları var mı? Varsa bir ya da birkaçını anlatabilir misiniz?
Irak’ın işgali öncesi Bağdat’ın bombalandığı ilk gece Bush, “Şok ve Dehşet gecesi” demişti gözlerime inanamadım. O güne kadar çok savaş ve bombardıman görmüştüm. Ama Bağdat’ın bombalanmasını kamera ve mikrofonu elimizden bırakarak izlemiştik. Kaldığımız 20 katlı bina deprem geçiriyor gibi sarsılıyordu. Ve o bombaların altında insanlar vardı. Bombaların çıkardığı sıcak hava bize karar geliyordu. İşte bunu ekrandan hissetmek pek mümkün değildi. Yani savaş video oyunlarında, ekranlarda izlendiği gibi şaka değil. Yakıcı öldürücü ve insanlık dışı bir durum.
Savaş bölgelerinde muhabirlik yapmanın yanında, analizleriyle de bilinen biri olarak, Ortadoğu’da kalıcı bir barışın olanakları nasıl yaratılabilir sizce?
Bölgede kalıcı barışın tek şartı ABD-İsrail ittifakının önünün kesilmesidir. Ancak yeni bir Ortadoğu şiarı ile yola çıkan ABD’nin bunu gerçekleştirmesi zor görülüyor. İsrail, ABD’nin uç karakolu ve bizzat kendisidir bölgede. Çünkü ABD kime düşmansa aynısı İsrail için de geçerlidir. Ama bu iki ülke düşman yaratarak varolabilmektedirler. ABD Irak’ta İsrail’in Gazze’deki ve Lübnan’daki taktiklerini uygulamaktadırlar. Ve istedikleri, tüm ülkelerin ve hareketlerin kendilerine biat etmeleridir.
Barış, Filistin sorunu çözülmeden neo liberal politikalardan vazgeçilmeden, güç ve ordu kullanarak, çözümü “öldürme” üzerine kurarak sağlanamaz. “Ortadoğu’nun Yeniden İşgali” adlı kitabımda bu konuların altını çoğu kez çizdim. Filistin sorununu çözmek çok zor değildir. Ancak durum böyle devam ettikçe tepkisellik İslami bir muhalefeti getirmektedir. Gerçek 1967 sınırları çizilecek, İsrail Golan Tepelerinden Şebaa çitliklerinden çıkacaktır. Ayrıca bölgedeki mevcut rejimlerin de demokratikleşmesi gerekmektedir. Ancak en önemlisi ABD ve İsrail, emperyalist politikalardan vazgeçmedikçe barış gelmeyecektir. Bunun anahtarı da bölge ülkelerinin halklarında yani bizdedir.

Lübnan: Küçük Ortadoğu
Türkiye’nin Lübnan’a asker göndermesi, objektifin Lübnan tarafında yaşayanlar açısından nasıl bir anlama gelebilir?
Ben asker gönderilmesine karşıyım. Asker gönderme projesi ABD-İsrail projesidir ve tehlikelidir. Çünkü bu iki güç Türkiye’yi de yanlarına çekip İran’a karşı oluşacak cephede Türkiye’yi de görmek istemekteler. Zaten Lübnan sorunu ABD için İran sorunudur. Hem Lübnan hem de İsrail’in Türkiye’yi istemesi Türkiye’ye bir avantaj sağlamaz bilakis tehlike yaratır. Çünkü iki taraf da Türkiye’den farklı beklenti içindedir. Üstelik, Türkiye’nin bölgedeki “etkinliğine” katkısı olmaz. Türk askeri Hizbullah’a karşı dururken İsrail saldırılarına karşılık verebilecek midir? Bu zordur. Türkiye’nin Lübnan’da rahat etmesi zor gibi geliyor bana. Çünkü en küçük bir çatışma ortamında silahlar askere dönebilir. Eski emperyal hatıralar canlanabilir. Bunun Türkiye’de yansıması da Arap düşmanlığının yeniden hortlamasıdır. Yani kimse Türkiye “Müslüman” ülke diye iyi niyetli davranmaz. Çünkü Lübnan meselesi burada kalmayacak Suriye sıkıştırılmaya çalışılacaktır. Yani Lübnan küçük bir Ortadoğu’dur ve olacakların daha başında sayılabiliriz. Bu yüzden Türkiye bunları dikkate almalıdır.
YARIN: Halk görüşleri


Başa dön


Adana’daki saldırıya kınama
Tunceliler Derneği Adana Şubesi, Adana otogarında asker yollayan bir grubun saldırısına uğrayan ve saldırının ardından kendisini gözaltına alan polisin attığı yumrukla çenesi kırılan “Can Tunceliler” adlı otobüs firması çalışanı Ahmet Yumluöz ile düzenlediği basın toplantısıyla, saldırıyı kınadı. Basın toplantısına, Alevi Dernekleri Konfederasyonu’na bağlı Hacı Bektaşi Veli Derneği, Hacı Bektaşi Kültür ve Tanıtım Vakfı, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve Tunceliler Derneği ile İHD Adana Şube yöneticilerinin yanısıra çok sayıda Tuncelilinin katıldı. Basın toplantısında konuşan Tunceliler Derneği Başkanı Kemal Çelik, “Bu işkence olayını kınıyoruz. Saldırının, son süreçte ülkemizde geliştirilen linç kültürünün bir sonucu olduğunu görüyoruz. Bu tip olaylarda kolluk güçleri taraflı davranmaktadır. Görevli polisler, Tunceliler firmasının seyahat otobüsüne, şoförüne ve muavinine saldıranları göz altına almak yerine Ahmet Yumluöz’ü gözaltına alıp tartaklamış ve çenesini kırmışlardır. Biz bu olayın takipçisi olacağız. Gerekli yasal girimlerde bulunacağız” dedi.
Mülteciler ölümden döndü
Aydın’ın Kuşadası ilçesinde, kaçak yollardan Yunanistan’a gitmeye çalışan mültecileri taşıyan bot battı. Alınan bilgiye göre, olay, dün sabaha karşı eski Fransız Tatil Köyü yakınlarında bulunan Aslan Burnu mevkiinde meydana geldi. 20 ile 25 yaş arasındaki beş Moritanyalı, Yunanistan’ın Sisam adasına gitmek amacıyla şişme botla Kuşadası’ndan denize açıldı. Botun patlamasıyla denize düşen mülteciler, yüzerek geri dönmek zorunda kaldı. Aslan Burnu’ndan karaya çıkan mülteciler, durumun bildirilmesi sonucu gözaltına aldı. Mültecilerin, gerekli işlemlerin yapılması için Aydın Emniyet Müdürlüğü Yabancılar Şube Müdürlüğü’ne gönderildiği ve olayla ilgili soruşturmanın devam ettiği bildirildi.
Magandalar ev kurşunladı
Bursa’nın merkez Osmangazi ilçesinde şehir magandaları bir evi kurşunladı. Evi sahibinin evde olmaması nedeniyle olayda herhangi bir can kaybı yaşanmadı. Edinilen bilgiye göre, Sırameşeler Mahallesi Sevinç Sokak üzerinde oturan Esma N. isimli kişi, komşusunun telefonla arayarak durumu bildirmesi üzerine hemen evine döndü. Evinde yaptığı incelemede oturma odasının pencere camından 2 adet mermi deliği gören ev sahibi Esma N., evin içindeki mermi çekirdeklerini polise teslim ederek magandalar hakkında şikayetçi oldu.
Hastanedeki silahlı saldırı
Fatih’teki özel hastanede uğradığı silahlı saldırıda yaralanan ve hayati tehlikeyi atlayan Özgür Yiğit, başhekimi olduğu İstanbul (Samatya) Eğitim ve Araştırma Hastanesine sevk edildi. Özgür Yiğit’in Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesinde olduğunu öğrenen çok sayıda çalışma arkadaşı ve yakını bu hastaneye geldi. Yiğit’in eşi ve oğlu da hastaneye gelerek, durumu hakkında bilgi aldı. Olayda hayatını kaybeden Küçükçekmece Sağlık Grup Başkanı Harun Karabıçak’ın cenazesi hastaneden alınarak, Adli Tıp Kurumu’na kaldırıldı.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net