www.evrensel.net  | Evrensel Kitap arşiv  |  linkler  | posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



KİRVEME MEKTUPLAR____Mıgırdiç Margosyan
Hayal meselesi

SÖZ OLA, TORBA DOLA____Üstün Yıldırım
Melekeyi konuşturan konuşturana

SADEDE GELELİM____Cem Somel
Sıcak yaz

MERCEK____A.Cihan Soylu
Emperyalistlerin emrindeki “uygarlar”!

NOT____Vedat İlbeyoğlu
‘Sosyalistin kaderi’, teorisizm mi?

GÜNLÜK____Yücel Sarpdere
Ormanlarımız vardı

 KİRVEME MEKTUPLAR..........Mıgırdiç Margosyan

Hayal meselesi

Kirvem,
Senin de bildiğin gibi Evrensel’in yayın hayatına başladığı ilk günden itibaren önce “Çengelliğne”, daha sonraları da “Kirveme Mektuplar” adıyla kurulup oturduğum köşemden her hafta postaladığım yazılarla şu ya da bu konuyu kendi indimde “mesele”ye dönüştürüp ardından da bazen bilgiçlik taslayarak, zaman zaman boyumdan büyük lafların sarhoşluğuyla bu meselelerin altını sabit kalemle çizip, aklımca çözümden yana trafik memurluğuna soyunup düt! düt! düt! nakaratıyla ha babam de babam düdük öttüroorum ama nafile!
Aslında “kedi ne ki budu ne olsun” misali özümün sözde öttürdüğü düdüğün dünya coğrafyasında yıllar yılı yığılıp kalmış, tıkanıp felce uğramış sürüsüne bereket irili ufaklı “sorun”ların çözümüne bi gıdım dahi katkı sunmayacağını, nitekim her seçim arifesinde postacıların getirip sokak kapısının altından attığı seçmen kartlarındaki bazen Miğirbiç, arada bir Mıgırdaç ya da o anda yazıyı tebliğ edenin kafasına göre uydurduğu Mıcırdiş veya o da olmazsa en anlamlı ifadesiyle Hıdır Dinç’e dönüştürülen adlarım gibi ezbere bilmeme rağmen yine de ortalarda düt, düt dütleyip durmam tümüyle falso ama, gel gör ki can çıkmadan huy çıkmoor Kirvem!
Seneler senesi zıttırım, uyduruk, enayice, andavallıca gerekçelerle ben, sen, o, beriki, öteki deyu deyu aslında topumuzun, cemi cümlemizin çanına ot tıkayan, asgari ölçülerde bile şu kırtıpil alemde “insan”ca, “adam” gibi yaşamamızı engelleyen müşterek meselelerimizin varlığını kabul etmeyip ya da devekuşu misali başımızı kuma gömüp böylece orta yerde ne bir mesele, ne de halledilmesi gereken en ufak bir sorun dahi sanki yokmuşçasına dünya ahvalinde “sen sağ ben selamet” rehavetiyle oyalanıp sonra da ufacık bir kar topuyken önemsemeyip ardından yuvarlana yuvarlana çığ gibi büyüyen meselelerimiz karşısında apışıp afallarken, bu kez de; ben yavuz, sen hırsız, o arsız, beriki uyuz, öteki uğursuz havalarında ona buna sövüp sayarak, kızıp bağırarak, ortalığı velveleye verip eloğlunu tümden “tu kaka”, kendimizi “sütten çıkmış ak kaşık” misali temize çıkarma gayretiyle bir zamanların meşhur hafiyeleri Natpinkerton veya Şerlok Holmes gibi ortalarda büyüteçle, lupla “suçlu” ararken, nedense gerek birey, gerekse toplum olarak boy aynasının karşısına geçip kendi gül cemalimizi ibret-i âlem için seyretmek hepimize tümden terso!
İşte! Memlekette bugün bu saat hangi taşı kaldırsan altından yepyeni bir mesele çıkıp hortlayıp duruyorsa; ol zaman her birimiz bu ülkenin “özde”, “sözde”, “gözde” veya her ne halt adlı “vatandaş”ları isek, ellerimizi bu taşların altına acımasızca sokup orada yosun bağlayıp giderek kokuşmuş kimi meselelerimizi gün ışığına çıkarıp köklerine kibrit suyu dökerek külliyen ortadan kaldırmak umuduyla kollarımızı yarım yamalak da olsa sıvamak için illa da eloğlunun deh çüşünü beklememiz mi gerekirdi?
Hâşa! Sümme hâşa!!!
Neyse, velhasılıkelam kabul edelim ya da etmeyelim gerçek olan şu ki basit ya da hayli karmaşık gibi algılanan, genel anlamıyla tüm insanlık aleminin ümüğünü şu veya bu şekilde sıkan “mesele”lerin bertaraf edilebilmesi için hilesiz hurdasız “adil” bir terazinin icat edilmesine katkı sunmak galiba her insanın biraz da boynunun borcu Kirvem!
Üstelik bunu hayal etmek bile güzel…

e-posta:
mmargosyan@hotmail.com

  Başa dön

 SÖZ OLA, TORBA DOLA..........Üstün Yıldırım

Melekeyi konuşturan konuşturana

Uğur Meleke, yabancı dillerdeki ayaktopu terimlerini duyurduğu yazısında Türkçe başlık bile kullanmaya gerek görmüyordu. Hani, Kürtçe yazsa hemen incelemeye alınırdı da, İngilizce olunca... Özgürlük, demokrasi, halkların kardeşliği böyle bir şey olsa gerek.
“Do you speak footballish?” başlıklı yazıda, “Farklı ülkelerin dillerinde başka ülkelerde karşılığı olmayan birçok futbol terimi var” diyor ve “İngiliz the Guardian gazetesi, bir kampanya ile bu terimleri bir araya toplamış ve ortaya nefis bir futbolca sözlüğü çıkmış” diye de ekliyor. Sonra da başlıyor bu sözlükteki kimi terimleri tanıtmaya.
“Milletlerin büyük bir hızla birbirine yaklaştığı ve dünyanın ivmelenerek globalleştiği 21’ inci yüzyıl şartlarında, bize bugün yabancı gelen bu deyim ve terimleri, çok yakında kullanıyor olacağımıza eminim” diye de bir açıklama yapıyor. Yalnız, kullanılmazsa sanki bir eksiklik yaratacakmış gibi algılanan ve hemen her ağıza sakız olan globalleşme kavramını kullanırken küreselleşen bir dünyadan söz etmek yerine, “dünyanın ivmelenerek globalleşmesini” iğneleniyormuş gibi anlatması, durumu biraz köşelendirmiş gibiydi.
Neyse, globalleşen dünyanın küresel işlerini bir yana bırakıp yusyuvarlak tostoparlak topsal sözlere bakalım biz en iyisi. Diyordu ki Meleke ilk terimi tanıtırken, “Topu rakibin üstünden atıp etrafından dolaşarak geçmeye Brezilyalılar, Chapéu (şapka) diyorlarmış” Benzetmeye bir şey diyemeyeceğim; ama benzetmenin anlatımına bir şey demeden de geçemeyeceğim. Topu, karşıdaki oyuncunun üstünden, yanlış anlamadıysam başının üzerinden aşırdıktan sonra üstünden top geçen adamın çevresinden dolanıyor oyuncu. Sanki, karşısındaki oyuncu değil de Copacapana Stadı. Neye dolanır ki çevresini. Yanından geçiverse olmaz mı? Kaldı ki başka seçeneği de yok adamın şapka yapmak için. Ya yanından geçecekti ya da yanından. Çevresinden niye dolansın elin oğlunun. Dolanıp da ne yapsın? Yani, bir o yandan, bir bu yandan geçerek top mu arayacaktır adam.
Topu atanda akrobatlık da olsa, topun ardından gidip adamın tepesinden aşar ya da ezilir büzülür bacak arasından geçer topla buluşur diyeceğim; ama öyle bir becerisi olup olmadığını bilemiyorum ne yazık ki. Bu durum da tek yol adamın yanından geçmek.
Adam, belli ki geçemiyor iki bacağın arasından; ama sözler geçip gidiyor iki dudağın arasından. Diyor ki örneğin, yazının başı ile sonu arasında bir yerde: “İngilizlerin, icat ettikleri oyunun terminolojisine katkıları da muazzam tabii...” Arkasından da “İngiliz adam (anglican), Wembleytor, İngiliz Haftası (Englische Woche)“ gibi izleyici söylemlerinden söz ediyor. Ancak, bunlar İngilizlerin bulup buluşturduğu, ayaktopu diline sokuşturduğu sözler değil. Çünkü, “İngiliz adamı” Çekler, diğer ikisini de dilinden anlaşılacağı gibi Almanlar çıkartmış. Bu durum da “nerede İngilizlerin; hem de muazzam olduğu söylenen katkısı” diye bir soru sormak hiç de yanlış olmayacaktır. Meleke’nin sözünü ettiği katkı, İngilizlerin İngiliz olmalarından ve de o sözlerin İngilizler için söylenmiş olmalarından öteye geçmiyor ne yazık ki.
İngilizlerin varlıkları bile yetiyor katkı yapmaya anlaşılan. Ayaktopunu bulmuş olmaları ise aşar da taşar bile.
Yazının sonunda, emin olduğu bir şeyin ihtimalini muhtemel görmesi var ki Meleke’nin, diyecek bir şey söyleme ihtimalini muhtemel göremiyorum ben de kendi adıma. Bana, “tahmini muhtemel” kadroları veren adamı anımsattı birden bire. “...bize bugün yabancı gelen bu deyim ve terimleri, çok yakında kullanıyor olacağımıza eminim. Hatta Türklerin yakın gelecekte Hz.Musa geçişi, fular ya da güvercin kanadı deme ihtimalini; Almanların, Çeklerin, Togoluların da muz orta veya doldur boşalt anlayışından bahsetmesi düzeyinde muhtemel olarak değerlendiriyorum.
Siz, siz olun emin olduğunuz bir şeyin ihtimalini muhtemel kılmayın son kararınızı vermeden önce.
Meleke, yazısını “umarız yine -sadece- öğreten onlar, sadece öğrenen biz olmayız” diyerek bitiriyor. Ancak, öğreten onlar değil biz oluyoruz ne yazık ki. Çünkü, onları bize, biz öğretiyoruz Meleke’nin yaptığı gibi. Kendi sözlerimizi derleyip toplayıp onlara iletmek yerine, onların sözlerini allayıp pullayıp kendimize iletirsek öğrenenin hep biz olacağımız ihtimalinden muhtemelen emin olmamız gerekmektedir. Emin olun.

e-posta:
ustunyildirim@yahoo.com

  Başa dön

 SADEDE GELELİM..........Cem Somel

Sıcak yaz

Dünyanın kuzey yarıküresi olağanüstü sıcak bir yaz geçirdi. Kuzey kutup bölgesinde buzlar erimeğe devam ediyor. Ozon tabakası deliği sebebiyle kanser olma korkusundan Kuzey Avrupalılar güneşe çıkamıyor. Çin’de kuraklıktan 20 milyon insan içme suyu bulamıyor. Doğu Afrika’da (Somali, Etyopya’da) kuraklıktan hayvanlar, insanlar kırılıyor. Karayipleri vuran büyük kasırgalar sıklaşıyor. Türkiye’de barajlarda su seviyesi düşüyor. Bolu ormanlarında köknar ve meşe ağaçları kuruyor. Muşlu köylüler kuraklıktan göçüyor. Orman yangınları artıyor.
Bunların sebebi küresel ısınma. Küresel ısınmanın da sebebi, enerji tüketimi. İnsanlar kömür, petrol, doğal gaz yaktıkça, havaya salınan karbondioksit gazı, güneş ısısını yeryüzünde tutuyor, ısınmaya sebep oluyor.
Bir felâkete doğru gittiğimiz belli. Tedbir almak lâzım. Gereksiz enerji tüketimini azaltmak lâzım. Nasıl azaltılacak? Kapitalizmde mümkün değil. Çünkü kapitalizmde küçük bir azınlık, hesapsız kontrolsuz tüketim artışından kâr ediyor, sermaye biriktiriyor, siyasî iktidarı kontrol ediyor, ve kendileri herkesten çok tüketiyor. Bu azınlığın hayatta amacı, servet biriktirip başkalarına hükmetmek. Hayatlarına ancak böyle anlam verebiliyorlar.
Azınlığın bu maksatla işçilere sürekli olarak milyonlarca gerekli gereksiz tüketim malı ve hizmet ürettirip satması lâzım. Mallar hizmetler üretilirken enerji tüketiliyor; bu mallardan elektrikli alet ve otomobil gibi bir kısmı kullanılırken de tekrar enerji tüketiliyor. Yollar, köprüler, kentler, uydukentler özel otomobil tüketimine göre tasarlanıyor. İnsanları tüketime teşvik etmekle görevli reklamcılık iş kolu da enerji harcıyor. Sermayedarlar, insanların küresel ısınmanın etkilerine karşı korunma ihtiyacından da kâr ediyor: klimalar, buzdolapları, güneş kremleri ve meşrubat ürettirip satarak atmosferin tahribatını hızlandırıyor.
Sermayedarlar sadece siyasî iktidara değil, aynı zamanda basın yayın sektörüne, üniversitelere ve bilim kurumlarına da hâkim. Laf küresel ısınmaya gelince sermayenin âlimleri ve medyası -Dünya sahiden ısınıyor mu? Acaba kaç derece ısındı? Gerçekten karbondioksitten mi ısınıyor? Isınmağa devam eder mi? Ne kadar devam eder? Ne etkisi olur? gibi bilimsellik kisvesi içinde sorularla konuyu gargaraya getirip durumun vahametini halktan gizlemeye çalışıyorlar. Bazan teklifsiz konuşmalarda da, çocuk kandırır gibi, bilim kurgusal masallara başvuruyorlar: -Dünya yaşanamaz hâle gelinceye kadar, insanlar uzay gemilerine binip....
Sermayedar sınıf iktidarda kaldıkça yani siyaseti, basını yayını, bilim kurumlarını vs. elinde tuttukça, sermaye düzenini korumaya çalışacaktır. ABD başkanı peder Bush, 1992’de yapılan çevre sorunları konulu Yerküre Zirve Toplantısında -Amerikan hayat tarzını müzakere etmeyiz, dedi. Bunun Türkçesi, kapitalizmden vazgeçmeyiz idi. ABD, atmosfere atılan karbondioksiti ve diğer zararlı gazları biraz sınırlamayı amaçlayan ve 160 ülkenin imzaladığı 1997 Kyoto anlaşmasını imzalamamakta direnmektedir. Ki Kyoto anlaşmasının koyduğu hedeflerin ısınmayı önleyeceği de şüphelidir.
Dünyanın başına çevresel felâketler yağdıkça günün birinde sermayedar sınıfın aklı başına gelip, kâr güdüsünü gemleyip üretim planlamasını kabul edeceğini sanmak saflık olur. Şimdiden küresel ısınmanın etkisinden korunmağa çalışan ‘tüketicilerin’ çaresizliğinden kazanç sağlamağa çalışmıyorlar mı?
O hâlde? İnsanın insanla ahengini ve insanın tabiatla ahengini bozan iktisadî sistemi süratle tasfiye etmek gerek. Nihaî hedefi sermaye biriktirmek olan azınlık, insanları çalışma hayatında köleleştirdiği için; çalıştırdığı insanları da, işsiz bıraktığı insanları da yoksullaştırdığı için; milliyetçi ve dinsel ayırımları kışkırtarak emekçileri birbirine düşürmeğe çalıştığı için; ve nihayet tabiatı da tahrip ettiği için bunların elinden toplumu kontrol araçlarını (iktidarı, üretim araçlarını vs.) almak gerekir. Sermayedar azınlığın hâkimiyetine son vermek için emekçilerin birleşip siyasî ağırlığını koyması yeter.
Sermaye düzeni tasfiye edilince yerine ne konacak? Üretimi herkesin en temel ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde plânlamak ve özel tüketim yerine kollektif tüketimi genişletmek, örneğin reklamcılık sektörünü ortadan kaldırmak, gereksiz ürün çeşitliğini azaltmak, toplu ulaşım sistemlerini, toplu konutları geliştirmek gereksiz enerji tüketimini azaltır. Çalışmaya katılımda ve bölüşümde eşitlik de birer anayasal hak olarak tespit edilebilir. İnsanların toplumsal üretime katılması artık sermayedar azınlığın (‘işverenin’) kâr kaprisine tabi olmayınca, herkese iş verilebilir ve işsizlik ortadan kalkar. (Çalışanların işteki verimi, disiplini meselesi ayrı bir sorundur ve ayrıca düzenlenir. İnsanları aç bırakma tehdidi ile çalışma disiplinine sokmak, kapitalistlerin icad ettiği insanlık dışı bir uygulamadır.)
Yeryüzünde beşerin ve canlıların tarihi kapitalist barbarlıkla ve yeryüzünün fiziksel tahribatıyla noktalanmayacak ise, insanların insanlığa dönmesi gerek.

e-posta:
csomel@yahoo.com

  Başa dön

 MERCEK..........A.Cihan Soylu

Emperyalistlerin emrindeki “uygarlar”!

Lübnan’a asker gönderme hazırlıklarının hızlandırıldığı, “aralarında askerlerin de bulunduğu teknik heyetin Lübnan’ın güney bölgesinde ve Beyrut limanında incelemeler yaptığı” haberleri gazetelerde daha sık yer almaya başladı. Lübnan’a “Türk askerinin gitmesi”ni savunanlar, Amerikan-İsrail işgal politikalarına yedeklenmeyi, “bölgenin yeniden düzenlenmesinde söz sahibi olma, ABD ile ilişkilerin iyileştirilmesi için ortaya çıkan bu fırsatı iyi değerlendirme ve uluslararası toplumla birlikte hareket etme“ vb. ile gerekçelendiriyorlar. “Kaderleri”ni Amerikan emperyalizminin çıkarları ve politikalarına bağlayan politikacı ve yazarlar daha da pervasızlar. Bunlar ‘antiemperyalist’, “Anti-Amerikan” eğilimlerin yeniden güçlenmesinden oldukça rahatsızlar ve ne eder nasıl yaparlar da bu eğilimlerin önüne geçerler diye kendi deyişleriyle döneklik/ihanet/vatan hainliği suçlamalarına da “göğüs gererek” can-hıraş çalışmaktadırlar. Hürriyet baronu Özkök’ün ifadesiyle savaş “Batı değerleri” (bunu uygarlık ve demokrasi olarak alıyorlar) ile “İran tipi fundamentalizm arasında”dır! Bush ve çetesinin sözcüleri, anımsanacaktır, bunu “uygarlığın teröre karşı, demokrasi ve özgürlük için savaşı” olarak ilan etmişlerdi! Özkök-Ülsever gibileri de “eski ve yeni solcuların, derin demokratların ‘antiemperyalizm”ini “İran tipi fundamentalizm” ve “daha az kötü ihtimalle Suriye tipi totaliterlik” destekçiliği saymaktadırlar. Sorun böyle konunca da, İsrail-Amerikan ve İngiliz işgal güçlerinin Filistin, Lübnan, Irak işgallerini sürdürme, Suriye ve İran’a boyun eğdirme ve eğer oralarda öngörülen sömürgeci yeniden düzenlenmeyi sağlayabilirlerse, Rusya’yı kuşatarak ve Orta Asya ve Kafkas ülkelerinin kaynakları üzerine bir büyük savaşı da kışkırtan politikalarına çanak tutmak ve yedeklenmek, “ortaçağ gericiliği” ve “fundamentalizm”e karşı “kutsal ve ilerici savaş” olarak parlak bir etikete kavuşturulmuş olmuyor! Ve zaten Türk devlet ve hükümeti de, “uygar Batı”nın; ama özellikle de onun baş patronu ABD’nin “bu savaşta zafer kazanması” için Afganistan’a 650; Kosova’ya 400; Bosna-Hersek’e 400 Türk askeri göndermiştir.
Lübnan ise, “Geniş” ya da “Büyük Ortadoğu”ya açılma kapısı sayılır; 1 Mart Tezkeresi’yle “kaçırılan fırsatı yeniden yakalama olanağı doğmuşken”(!), İsrail siyonistleri ABD’nin işgal birliklerinin öncü kuvveti rolü üstlenerek orada bir “gedik açmış” ve “kapıyı aralamışken”, o kapıdan “ata mirası topraklar”a girmemek aptallık olacaktır!
Ve zaten değilmidir ki Ankara, “1 Mart Tezkeresi’ni 2003’te geri çeviren Türkiye ile ABD ilişkilerinin girdiği kriz ve buna bağlı olarak Kuzey Irak’ta ortaya çıkan siyasi sonuçlar”ı hesaba katarak ve askerlerinin poşetlenmesini de sineye çekerek “1 Mart Tezkeresi’nden sonra bütün gayretini ABD’nin taleplerini karşılamaya, bu olayın yarattığı karşılıklı güvensizliği gidermeye yoğunlaştır”mış; ”Irak operasyonunda yine en fazla katkıda bulunan ülkelerden biri” olmuş; “hava sahasını açmaktan yaralı ABD’li askerlerin Türkiye üzerinden tahliyesine, yaralı ABD uçaklarının acil iniş yapmalarından asker göndermek için bir tezkere çıkarmaya kadar yoğun çaba göster”miştir.(F. Bila-25.08.06)
Öyleyse “gerçekler görülmeli”, “banal Batı düşmanlığı”ndan vazgeçilmeli, “Kuzey Irak’la ilgili beklentilerine tatmin edici bir karşılık alma, PKK’yı enterne etme” vs. gibi “daha yakın politik hedefler” de içinde olmak üzere bölgede “kendi adına söylenecekleri de söylemek”(!) üzere
ABD’nin ‘bölgeyi yeniden düzenleme’ planına İsrail’le birlikte ve onun araladığı kapıdan girilmelidir! “Ortada iki eksen; ABD-İsrail ve İran-Suriye” vardır ve saf, buna göre belirlenmelidir; birincileri “uygar ve laik”, ikincileri “fundamentalist” ve “totaliter”dirler! Ve “laik ve demokratik Türkiye”, safını “bilerek”, yani “Batı değerlerine bağlı kalarak” belirlemelidir!
Ve bu azgın Amerikan-İsrail yanlılarına göre, Lübnan’ın ve Filistin’in işgali ve yıkımından, Irak’ın emperyalist yıkımın ‘laboratuvarı’ olarak kullanılmasından ve İran ve Suriye üzerinden daha büyük bir kan deryasının oluşturulmak istenmesinden “şikayetlenen”ler, “anlık ve demode duyguların” esiri olarak davranmaktadırlar!
Ama evet, bunların hepsi, “hep sırıtarak poz verirler objektiflere. Başkanlar, başbakanlar, bakanlar... Sırıtmaktan asla utanmazlar. O adamlar için ne parçalanan kara gözlü çocukların, ne de roketlerle karnı yarılan hamile kadının bir anlamı var. Kendi iktidarlarını sürdürmek, kendi kirli düzenlerini korumak, kendi mutlu egemenliklerini aksatmamak için, çocukların cesetlerine basa basa, ölü kadınları çiğneye çiğneye yürüyorlar. Bu toplantılar, bu görüşmeler, bu müzakereler tümüyle kendi kanlı yollarında yürüyebilmeleri içindir. Ve sırıtıyorlar.” (B. Çoşkun-24.08.06)
Bu, onların başka insan gruplarını; kendi ülkelerinin işçi ve emekçileriyle bağımlı ülkelerin halklarını sömürü, işsizlik, açlık, yoksulluk ve sosyal-politik hak yoksunluğuyla “talim edip”, saltanatlarını kurdukları sistemdir. Var oldukça ve dünya işçi ve emekçileri tarafından yıkılmadıkça, mücadelenin alevinin hız ve yükselişini de dikkate alarak, halk düşmanlıklarını böyle sürdürecekleri olanakları onlara veren sistem. Savaş ve işgallerin, kan ve barutun sistemi. Ama işaretler yeniden gösteriyor ki o yıkımının tüm yakıcı stoklarını da biriktirmeye daha hızla girişmiş durumda. Sömürücü zalimler boşuna Amerikan “impatorluğu”na bakıp ‘kostaklanma’sınlar!


 
Başa dön

 NOT..........Vedat İlbeyoğlu

‘Sosyalistin kaderi’, teorisizm mi?

Gazetemizde “Emek, demokrasi güçleri seçim taktiğini tartışıyor” başlığı altında bir dizi röportaj yayınlandı. Görüşleri alınanların çoğu demokrasi ve emek güçlerinin mümkün en geniş birlikteliği üzerine konuşmuşlar. İkisi dışında...
ÖDP Genel Başkanı Hayri Kozanoğlu, silahlar susmadıkça Kürt hareketiyle ittifakın mümkün olamayacağını tekrar söylüyor. Savaşın sorumluluğunu Kürtlere yıkan ve “savaşı durdur ki ittifak yapayım” anlayışının ifadesi olan ÖDP’nin bu tutumu üzerinde durmuştuk (9 Temmuz).
Prof. Yüksel Akkaya da geçmiş iki deneyimin, bizce abarttığı, olumsuzluklarından ve bunları bağladığı Kürt ulusalcılığından hareketle, ittifaka soğuk bakıyor. Anladığımızca, ona göre Kürt hareketinin ulusalcılığı aşamıyor oluşu; “Kürt ağırlıklı” yaklaşımları aşamayıp “sınıf eksenli” politika üretememesi, liberal eğilimler barındırması, emek sömürüsünden hareket etmemesi en temel handikaplarıdır. Bir ulusal hareket açısından anlaşılır olan ve Kürt hareketinin şu ya da bu ölçüde mutlaka barındıracağı bu özelliklerin altını çizip, adeta “bunlardan temizlenirlerse ittifak yapalım” denilmesi (ÖDP tarzıyla benzer şekilde), ezilen Kürt ulusalcılığıyla güçbirliğini imkansız kılmanın yanında, en hafifinden teorisizmdir. İttifak ya da güçbirliğinin anlamı nedir? Tamamen ‘aynı’ların bir araya gelmesi mi? İhtiyaç nedir? ‘Aynı’ların yani sosyalistlerin birlikteliği mi? Bu “sınıf ekseni” denilenin, Kürt ulusalcılığıyla hiç mi politik ortak paydası olmaz? Demokratik güçbirliğinden sosyalistlerin yararına hiç mi bir şey yoktur? Emek güçleri demokrasi eksenli bir mücadele birliğinden neden zararlı çıksın ki?
Sayın Akkaya’ya göre önceki güçbirliği ve bloktan geriye olumlu bir şey kalmamış. Tabii ki daha fazla şey kalabilirdi. Doğaldır ki, ancak son saatte kotarılan ‘seçimlik’ ittifakların (ki en büyük eksiklik de budur) bırakacağı “tortu”yu bırakabilmiştir. Ama bu haliyle bile, bakın üzerinde konuşulan bir büyük deneyimdir ortadaki. Kürt yurtseverleri ile sosyalistleri hayat içerisinde çoğu zaman yakın tutan etkisini kim inkar edebilir? Akkaya bu yakınlığa üzülüyor mu yoksa? Ölçüt, bugüne bıraktığıysa biz de soralım: Seçime yalnız ya da birlikte giren bir hayli “komünist”, “sosyalist” çevre vardı. Belki de Sayın Akkaya’nın da desteklediği bu deneyimlerden bugüne kalan “tortu”nun encamı nedir? O günlerde de söylemiştik; seçimler komünist hane halkının nüfus sayımından öte bir şeydir! Akkaya’nın şimdiden, “sosyalistler kaderini tayin hakkında özgür olmalıdırlar” derken, niyetten bağımsız, tam da böylesi bir pratiğe işaret etmektedir. Sosyalistler kirlenmeden, bulaşmadan, tertemiz kalan kendilerini saysın dursunlar!
“Geniş kesimlere ulaşmak, halka sorunları ve çözüm yollarını anlatmak” ise ölçütünüz; güçbirliği ve blok içindeki hangi sosyalist bundan imtina etti? Kürtlerin bu konuda yasak koyduğunu katıldığımız hiçbir çalışmada görmedik. Yüzbinlerin katıldığı mitinglerde, etkinliklerde, fabrikalarda, semtlerde yürütülen seçim çalışmalarında hangi sosyalist, emekçinin, yoksulun taleplerini es geçti. “Ama Kürtlerin talepleri baskın çıktı” deniyor ve bundan şikayet ediliyorsa ne denebilir ki? “Siz ulusal taleplerinizi geriye çekin ki emeğin talepleri daha bir öne çıksın” gibi bir teklife acınılmaz mı sadece! Karikatürize ediyoruz belki ama gerçekten de böylesi bir kurgunun bilinçlerdeki geleneksel ‘sol’ tortu ile hiç örtüşmediği söylenebilir mi? Kürtlerin slogan ve talepleriyle baskın gelmediği mitingler mi yapalım! Ya da en iyisi onları sosyalizmi savunmaya mecbur kılalım! Kürt sorunu mu? Sosyalizm, ulusal sorunun çözümünü de içermez mi nasılsa! TKP’nin 80 yıl önceki Kemalizmle malul bu geleneğinin bugüne bıraktığı işte budur: Bekleyin, sosyalizm çözer! Bekleyelim mi?
Teorisizm, Kürdün taleplerinin, doğrudan ya da dolayımlı, “sınıf ekseni”nin tam da merkezine sinmişliğini kavrayamadığı sürece politik hayatı, teorik laboratuvarlarla karıştırmaya devam eder. Ve hep, bu Kürt hareketi “neden bir türlü sınıf eksenli bir mücadelenin parçasına dönüşmüyor, dönüşemiyor”, diye sitem eder, şikayetlenir. Beklenti gerçekleşmeyince, Kürt hareketi emek sömürüsünden hareket eden bir ‘emek hareketi’ durumuna dönüşmeyince de, objektif olarak özgürlük mücadelesinin temel dinamiklerinden olan Kürtleri kıstırmaya, bölmeye çalışan faşist, şovenist kuşatmaya bakmaksızın, “bırakalım Kürtler kaderlerini tayin etsin, biz sosyalistler kendi işimize bakalım” deyip “sosyalistlerin kaderlerini tayin hakkı”nın peşine düşer. Oysa Türkiyeli sosyalist, Kürt demokratının neden emek sömürüsünden hareket etmediğini sorgulayacağına, önce işçilerin, emek örgütlerinin, sendikaların Kürt sorunu karşısındaki geri tutumunu dert edinmelidir.
Kürdün kaderini tayin hakkını es geçen, onun karşı karşıya olduğu linci, kuşatmayı görmeyen, onun emek mücadelesinin önünü de açabilecek, ketleyici birçok unsuru etkisiz kılabilecek ‘barışçı demokratik çözüm’ mücadelesini kendi mücadelesi bellemeyen, Kürt sorununun en az sınıfın ekonomik talepleri kadar ve belki de onunla kıyaslanmayacak kadar sınıfsallaştığının ayırdına varamayan ‘sosyalistin’ tayin etmeye çalışacağı “kendi kaderinin” de pek iç açıcı olmayacağını görmek için beklemek gerekmiyor. Hayata bakmak, oradan öğrenmek ve hayatı teoriye uydurmak değil de teoriyi hayatla zenginleştirmek gerekiyor.

e-posta:
vedatilbey@yahoo.com

  Başa dön

 GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Ormanlarımız vardı

İnsan nedir ki bir başına doğa olmasa…
Ağaçlar boy vermese… Çiçekler açmasa…
Dereler süzülmese gelinlik kızın boynundaki gümüş gerdanlık gibi vadiler arasından…
İnsan insan olur muydu?
Kuşlar olmasa…
En yalansız melodileri fısıldamasalar kulaklarımıza…
Renkler olur muydu?
Gelincikler gülümsemese…
Papatyalar okul önü gibi cıvıl cıvıl açmasa…
Yüreklerimiz bayram yerine döner miydi?
Ve geyikler, karacalar…
Ve kelebek kanatları…
Hepsi insanla birlikte doğanın parçaları.
Bizler de doğa ananın evlatları.
Ama nasıl kıyarız o zaman bizler anaya?
Kuşlara, derelere, ormanlara?
Oysa günlerdir ormanlarımız yanıyor, eski kulübe tahtaları gibi çatır çatır.
Ve içinde kuşlarıyla, börtü böcekleri, en güzel çiçekleriyle.
Çöle dönen dağlar tepeler…
Duyuyor musunuz ağaç dallarının çığlıklarını?
Dev kayın ağacının iniltisini?
Hissediyor musunuz ateşler içinde tutuşan hayvanların gözyaşlarını... Dokunabiliyor musunuz?
***
Oysa ormanlarımız vardı.
Denizlerimiz… Derelerimiz, vadilerimiz…
Denizlerimizi yavaş yavaş kapattılar otel cesetleriyle.
Sahillerin etrafına çit çekip;
“Dikkat köpek var ısırır!” levhaları astılar
Oysa denizde balıklar yüzerdi; köpekler değil!
İnsanları köpeklerle korkutup denizleri yasakladılar!
En güzel sahillere santrallar dikip insanları zehirle boğdular.
Karadeniz’le insan ve orman arasına “Duble Çin Seddi” çektiler; maviyle yeşilin arasına girdiler kara kedi gibi.
Fırtına Vadisi ki, bakmaya kıyılamaz.
Kıydılar!
Ormana dozerlerle daldılar…
En vahşi darbelerle vadiyi ağlattılar.
Ve şimdi bunları yapanlar…
Doğaya, ağaca, kuşlara, karacanın yavrusuna kıyanlar…
Ormanları B2 yasasıyla yok etmeyi kafalarına koymuşlar, çıkıp da “Ormanlarımız yanıyor, çok üzülüyoruz” edebiyatı yapıyor!
Ama biliniz ki, şu anda onlar gibi pek çok talancı, yanan ormanlardan ne kadar arazi kaparız da beton binalar kondururuz hesabı yapıyor!
İnanmayınız!
B2 peşinde koşturup, denizlerimiz yağmalayanların, vadileri idam sehpasına çıkartanların “ormanlarımız” başlıklı müsamere gösterilerine kanmayınız.
Ormanlarımız yanıyor…
Küllerde çığlıklar.
Biz yanıyoruz.

e-posta:
sarpdere@gmail.com

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net