www.evrensel.net
|
Evrensel Kitap
|
arşiv
|
linkler
|
posta
kentyazıları
____
Necati Uyar
Belediye sınırları genişlerken…
DURUM
____
Ahmet Yaşaroğlu
Ne diyorlar?
GÜNCEL
____
Kamil Tekin Sürek
Yine baraj
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Terör zortlaması
SALI YAZILARI
____
Üstün Akmen
Bari sen uyan artık bre emekçi!
RAMP IŞIKLARI
____
Metin Boran
Mehmet Akan’ın anısına
DÖNÜŞÜM
____
Serdar Derventli
Aydın olabilmek
kentyazıları
..........
Necati Uyar
Belediye sınırları genişlerken…
Geçtiğimiz yıl kabul edilerek yürürlüğe giren 5393 sayılı Belediye Yasası, 1580 sayılı eski yasaya göre oldukça önemli değişiklikleri gündeme getirdi. Bunlar arasında kuşkusuz en önemlilerinden biri, yeni belediye kuruluşuna yönelik düzenlemelerdi. Geçmişte bir köyün ya da bir araya gelen birkaç köyün 2 bin nüfusu sağlaması sonrasında kolaylıkla kurulabilen belediyelerin kuruluşu, yapılan yeni düzenleme ile 5 bin nüfus ve en yakın belediyeye en az 5 km uzaklıkta bulunmak gibi koşullara bağlandı.
Yeni yasa ile bir yandan belediye kuruluşuna yeni kurallar getirilirken, diğer yandan küçük belediyelerin kapatılması ve birleştirilmesine yönelik düzenlemeler de gerçekleştirildi. Yasanın “Birleşme ve katılma” başlıklı 8. maddesinde bazı köylerin belediye sınırları içine katılması ve küçük belediyelerin birleşmesine ilişkin düzenlemeler yapılırken, geçici 3. maddede nüfusu 2 binin altına düşen belediyelerin tüzel kişiliklerinin kaldırılması ve köye dönüştürülmeleri düzenlenmişti.
Büyükşehir belediyelerinin sınırlarının, çıkarılan yeni Büyükşehir Belediyesi Yasası ile genişletilmesi sonrasında, Büyükşehir olmayan diğer il belediyeleri ve ilçe belediyelerinin sınırlarının genişletilmesinin önü de yeni yasada yer alan 11. madde ile açılmıştı. “Tüzel kişiliğin sona erdirilmesi” başlıklı bu maddede yer alan düzenlemeler bir yandan olumlu yanlarıyla desteklenirken, diğer yandan beldede yaşayanların görüşüne başvurulmadığından, “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”na aykırı olduğu için eleştirilmişti.
Yasanın 11. maddesinde özetle; il ve ilçe belediyeleri ile nüfusu 50 binin üzerinde olan belediyelerin sınırları çevresindeki 5 km’lik alan içinde bulunan köy ve küçük belediyelerin tüzel kişiliklerinin “genel imar düzeni veya temel altyapı hizmetlerinin gerekli kılması durumunda, Danıştay’ın görüşü alınarak, İçişleri Bakanlığı’nın teklifi üzerine müşterek kararname ile” kaldırılması düzenleniyor. Yapılan düzenlemede, tüzel kişiliği kaldırılan köy ya da belediyenin ve bu yerleşmelerde yaşayanların görüşlerinin alınması öngörülmüyor. Bu durum, ülkemizin altına imza attığı Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın “Yerel Yönetim Sınırlarının Korunması” başlıklı 5. maddesinde yer alan; “Yerel yönetimlerin sınırlarında, mevzuatın elverdiği durumlarda ve mümkünse bir referandum yoluyla ilgili yerel topluluklara önceden danışılmadan değişiklik yapılamaz” şeklindeki düzenlemeyle çelişiyor.
Diğer yandan bu düzenlemeyle, son yıllarda en somut örneğini Denizli’de gördüğümüz ve geçmişte tek bir belediye ve bu belediyenin mücavir alanı içinde bulunan köylerin, kentin gelişmesine koşut olarak büyümesi ve 2 bin nüfusu aşınca yerel politik hesaplar doğrultusunda belediye haline gelmesinin yol açtığı çarpıklığın giderilmesi amaçlanıyor.
Uygulaması ilk yerel yönetim seçimlerinde gerçekleşecek olan, söz konusu madde uyarınca yapılan düzenlemeler son aylarda birbiri ardına gelmeye başladı. İçişleri Bakanlığı tarafından teklif edilen, Danıştay tarafından uygun görülen ve İçişleri Bakanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanı tarafından imzalanan ve müşterek kararname olarak resmi gazetede yayımlanan kararlardan ilk ikisi 19 Haziran 2006 tarihli. Bu kararlara göre ilk olarak; “Kırıkkale ili merkez ilçeye bağlı Hacılar, Ahılı, Çullu, Aşağımahmutlar ve Hasandede belediyelerinin tüzel kişiliklerinin feshedilerek Kırıkkale Belediyesi sınırları içine katılması” düzenlenirken, diğer yandan “Kütahya ili merkez ilçeye bağlı Ağaçköy, Çalca, Yeni Bosna, Siner, Alayunt, İkiyüzük, Zığra, Perli, Kırkıllı, İnköy, Parmakören, Bölcek, Dumlupınar, Kirazpınar, Güveçci, Okçu, Sofu, Aydoğdu ve Kumarı köylerinin tüzel kişiliklerinin feshedilerek Kütahya Belediyesi sınırları içine katılması” düzenleniyor. 4 Temmuz 2006 tarihinde yapılan benzer bir düzenleme ile de “Balıkesir ili Sındırgı ilçesine bağlı Kocakonak köyünün tüzel kişiliğinin kaldırılarak Sındırgı Belediyesi sınırları içine katılması” öngörülüyor.
12 Ağustos Cumartesi günü Resmi Gazete’de yayımlanan, 11 Ağustos 2006 tarihli müşterek kararname ile yapılan düzenleme ise yerel seçimler öncesinden bu yana tartışılan Denizli’ye ilişkin düzenleme. Büyükşehir olarak bilinen özel yasa düzenlemesi, zamanlaması nedeniyle Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilmeyen ve geri çevrilen Denizli’de, günümüzde var olan çarpık durumu ortadan kaldırmayı hedefleyen kararname Cumhurbaşkanı’nca da imzalanarak Resmi Gazete’de yayımlandı. Buna göre; Denizli ili merkez ilçeye bağlı Akkale, Bereketli, Gümüşler, Kayhan, Kınıklı, Servergazi, Hallaçlar, Üçler, Korucuk, Bağbaşı, Başkarcı, Gökpınar ve Göveçlik belediyeleri ile Bozburun, Eskihisar, Goncalı, Hisar, Kadılar, Karakurt, Saruhan, Şirinköy, Güzelköy (Yiğenağa) ve Karakova köylerinin tüzel kişiliklerinin feshedilerek Denizli Belediyesi sınırları içine katılması” düzenleniyor. Denizli’de 13 belediye ve 10 köy kapatılarak ilk yerel seçimlerde Denizli Belediyesi’ne katılıyor. Kapatılan belediyelerin başkanlarından biri CHP’li, ikisi MHP’li, biri DYP’li, biri ANAP’lı, biri bağımsız, yedisi ise AKP’li.
Denizli kenti için yapılan düzenleme, Özerklik Şartı’na ilişkin eleştiriler bir yana, kent planlama ve kentsel gelişmenin yönlendirilmesi, kontrol altında tutulması, hizmet standardının artırılması açısından olumlu bir karar. Bu kararın ilk seçimlerden sonra uygulamaya geçirilmesiyle, geçmişte alınmış, yerel politik tercihlere dayanan kararlarla oluşturulan küçük belde belediyelerinin yol açtığı, ‘bir sokağın her iki yanına iki farklı belediye tarafından hizmet götürülmesi’, ‘iki cephede iki farklı planlama kararı üretilmesi’, ‘sokağın iki cephesinin farklı belediyelerce denetlenmesi’ gibi saçmalıklar ortadan kaldırılmış olacak.
Önümüzdeki günlerde, bu madde uyarınca yapılacak pek çok yeni sınır genişletmesi ve belediye kapatma kararının müşterek kararnameye dönüşeceğini sanıyorum. Haklı gerekçelere dayanarak yapılan düzenlemelerin yanı sıra, bazı kentlerde farklı gerekçelerle, yerel politik çekişmeler, kentsel toprak rantı hevesleri ve yeni gelir kaynakları düşleriyle bu yetkinin kullanılmak istenmesi de olasılıklı. Bu nedenle, her alınan kararın özellikle Danıştay tarafından iyi incelenmesi, yasada var olan tanımlamaya uygun teknik ve bilimsel dayanaklarının iyi araştırılması gerekiyor. Bir görev de başta Şehir Plancıları Odası olmak üzere, ilgili meslek odalarına düşüyor. Kentlerin yeni yönetim sınırlarının, kentin gelişimi ve planlama kararları açısından doğru verilip verilmediğine ilişkin kurumsal görüşlerin oluşturulması ve bu görüşlerin Anayasal görev tanımı gereği zaman geçirmeden halka açıklanması gerekiyor.
e-posta:
nuyar@mail.com
Başa dön
DURUM
..........
Ahmet Yaşaroğlu
Ne diyorlar?
İsrail’in Lübnan’a saldırısı, bu ülkenin nüfusunun üçte birini yerinden etti, çoğunluğu çocuk ve kadın olmak üzere 1000’den fazla sivil öldürüldü, ülke harabeye çevrildi. Lübnan Hizbullah’ı ülkeyi savunan güç olarak İsrail saldırısına karşı direndi ve bu direniş İsrail ordusunun gücüne ve yenilmezliğine ilişkin efsaneye de son verdi. İsrail, saldırısını iki askerinin kaçırılması nedeniyle yaptığını açıklamıştı. Ancak görüldü ki bu saldırı için ileri sürülen bu “gerekçe” sadece bir bahaneydi ve asıl amaç Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek isteyen ABD planlarının hayata geçirilmesi idi.
Ülkedeki büyük basın İsrail’in Lübnan’a saldırısını destekledi ve savundu. Peş peşe gelen çocukların ve sivillerin katledildiğine ilişkin haber ve görüntüler, bu basını saldırının savunmasını daha utangaç yapmaya itti. Ama büyük basın Ortadoğu’da ABD ve İsrail’in planlarını destekliyor ve savunuyor. Onlar Türkiye’nin de bu gerici planların bir parçası olması için yoğun bir kampanyayı bugün de sürdürüyorlar. BM Barış Gücü’ne Türkiye’nin de çok sayıda asker ve önemli görevler ile katılması propagandası büyük basının ilk gündem maddesi ve bu konuda yoğun bir çaba sarf ediyor.
Büyük basının pek çok kalemşörü de İsrail’in Lübnan’a saldırısını açıkça destekledi ve savundu. Bunlar İsrail saldırısına kendilerince “haklı gerekçeler” icat ettiler ve bunu yazılarında savundular, savunmaya da devam ediyorlar. Özkök, Ülsever, Aydıntaşbaş vb. gibiler bölgeye ilişkin Amerikan planlarını açıktan desteklerken İnce gibiler, Hizbullah’ın dinciliğinden, gericiliğinden dem vurarak katliamı ve yıkımı utanç verici bir biçimde savundular. İnce bu savunmasını Arap düşmanlığından, Hizbullah’ın “terörizmine” kadar varan bir çizgide halen sürdürüyor.
Örneğin İnce’nin savunmasında şöyle şeylere sıkça rastlanıyor; “AKP iktidarının, İslamcı medya başta olmak üzere bütün medyanın halkımızı meczuplaştırdığına, manyaklaştırdığına tanık oluyoruz. Halkımız, sözde “mazlumdan yana olma”nın haklı gurur ve sevabını yaşarken, giderek ırkçı ve yobaz oluyor. Hastalanıyor!.. Ermeni tasarısı yıllardır ABD Kongresi’nden neden geçmiyor acaba, kimin hatırına? Yahudi lobisi kendini siper etmesin, Ermeni Soykırım Tasarısı hemen geçer Kongre’den. Bunun yarını da var, yedi-sekiz ay sonra Ermeni Soykırım Tasarısı Kongre’ye gene gelecek ve bizim yalancı pehlivanlar Yahudi lobisinin elini öpmek için yarışa girecekler.”
Şunlar da Aslı Aydıntaşbaş’tan; “...Türk kamuoyunun İsrail-Arap meselesine bakışında ibre çoktan Araplara yönelmedi mi? Yalnız kamuoyu değil, siyasiler de konuya Türkiye’nin çıkarları değil İslami dayanışma açısından yaklaşmaya başladı. İsrail’in Lübnan operasyonunu protesto amacıyla Meclis’teki Türk-İsrail Dostluk Grubu’ndan “şak” diye istifa eden 240 milletvekilinin en az 230’u, eminim ya Hizbullah’ı tutuyor ya da Hizbullah’ın İsrail’in burnunu sürtmesini istiyordur.” Bu tür savunmalar uzatılabilir, ancak bir gereği yok. Amerikancının ve laiklik adına Amerikancı planların bir parçası olanların ne dediği oldukça anlaşılır durumda.
İnce’nin söylediklerine bakalım; halkımız İsrail’in Lübnan’a saldırısını protesto ederken “ırkçı, yobaz olup, hastalanıyor mu?” Birincisi İsrail saldırısına tüm dünya halklarından tepki var ve vicdanı olan herkes katliama ve yıkıma karşı çıkıyor. Buna durumu açıkça gören İsrail vatandaşları da dahil. Halkımız bir ülkenin yakılıp yıkılmasına, çocukların, kadınların ve sivillerin katledilmesine karşı çıkınca nasıl yobaz oluyor ve hastalanıyor? Bu bir “laikçi” kuruntusudur. Gösterilere kuşkusuz sadece dini ileri sürerek katılanlar da vardır ve olacaktır. Nüfusunun yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede bu durum normal değil mi? Bunların içinde şeriat özlemi duyanlar da olabilir. Ancak bunların küçük bir kesim olduğu görülmektedir. Bunlar gerekçe gösterilerek halk vicdansızlığa ve duyarsızlığa çağrılabilir mi? Özdemir İnce gibilere bakılırsa, evet! Neyse ki halkımız bu tür “laikçilerden” uzak duruyor ve insanlığını ve asaletini gösteriyor.
Aydıntaşbaş’a gelince; Türk-İsrail Dostluk Grubu’ndaki milletvekilleri “şak” diye istifa mı ettiler? Gazetemiz bunları günlerce teşhir etti ve istifaya zorladı. Bu tutum tüm duyarlı ve namuslu kesimler tarafından da desteklendi. Kimsenin kuşkusu olmasın; bu halk on yıllardır Filistin halkını desteklediği gibi, ülkesini savunanları desteklemeye devam edecektir. Direnişi Hizbullah örgütleyince diğer ülkelerde bu direnişi destekleyenlerin Hizbullahçı, Chavezciler örgütleyince Chavezci, sosyalistler örgütleyince sosyalist olmayacağı gibi, direnenlerin niteliği de buna engel olmayacaktır. Bolşevikler de ulusal Kurtuluş Savaşı’nı örgütleyen Kemalistleri desteklemişler, ama hiçbir “akıllı” onları Kemalist olmakla suçlamamıştı! Buradaki ortak bağ, emperyalizme, işgale ve zalime karşı çıkmak, ülkesini savunmaktır. Bir kez daha hatırlatmakta yarar var, halkın bilincini çarpıtmak isteyenler bu halkı Amerikan uşağı yapamayacaklardır.
Başa dön
GÜNCEL
..........
Kamil Tekin Sürek
Yine baraj
Seçimler yaklaştıkça AKP, seçim yasasında yapmayı düşündüğü değişiklikleri birer ikişer gündeme getirmeye başladı. Böylece, yapacağı değişiklikler için kamuoyu oluşturmaya çalışıyor.
AKP’nin Seçim Kanunu’nda yapmayı düşündüğü değişiklere bakınca, insanın aklına “elindeki kağıda göre kural uyduran zorba kumarbaz” geliyor.
AKP, hem seçimi kazanmak, hem de “emek, barış, demokrasi” güçlerinin TBMM’ye girmesini engellemek için yeni kurallar icat ediyor.
AKP’nin icatlarından biri “Türkiye milletvekilliği”, ikincisi ise, bağımsız adaylara da baraj koymak.
Türkiye’deki seçim sistemine göre, bütün milletvekilleri Türkiye milletvekilidir. AKP, sanki diğer milletvekilleri “Patagonya milletvekili” imiş gibi, Türkiye milletvekilliği icat etmeye çalışıyor. Yüz milletvekili Türkiye milletvekili olacakmış ve seçime giren partiler aldıkları oy oranında bu milletvekilliklerini paylaşacakmış.
İkinci numara ise, bağımsız adaylara baraj getirmek. Bağımsız bir milletvekili adayı, ancak ülke çapında oyların yüzde üçünü alırsa seçilebilecekmiş.
Seçim cambazlıklarını tartışmaya bile gerek yok. Böyle, seçip garabeti hiçbir yerde yok. Böyle, acayip bir seçim usulü ile seçime girip, sonra demokrasiden bahsedersen, sana sadece gülerler.
Aslında, AKP herkesi kendine güldürecek seçim cambazlıkları yapacağına, Seçim Kanunu’na “DTP ve EMEP seçime katılamaz ve TBMM’ye giremez” diye bir madde eklese, hiç değilse komik duruma düşmekten kurtulur.
Seçim Kanunu’nda yapmayı düşündükleri değişiklikler, AKP’nin “Kürt Sorunu’nu demokratik yollardan çözeceğiz” sözünün de yalan olduğunu gösteriyor. Başbakan Erdoğan, Diyarbakır’da yaptığı açıklamada, Kürt Sorunu’nu demokratik yollardan çözeceklerini söylemiş ve “silahlı mücadele yerine demokratik yolları” önermişti. Demek ki, Başbakan Erdoğan’ın demokratik yolları böyle.
AKP’nin yapmak istediği seçim hileleri, kendilerine güvensizliklerinin, zayıflıklarının da ifadesidir.
Seçim hileleri, onları da daha öncekiler gibi kurtaramayacak.
AKP’den önce, iktidarı kaybeden, hatta siyaset sahnesinden kaybolan partiler de, AKP gibi Seçim Kanunu’nda değişiklikler yaparak partilerini kurtarmaya çalışmışlardı. Seçim Kanunu değişikliklerinin onlara faydası olmadı. AKP’ye de olmayacak.
e-posta:
ktsurek@hotmail.com
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Terör zortlaması
“Ortada tuhaf bir durum var” diyor, BBC’den John Byng, “Tehdit olduğunu biliyorlardı, aylardır takipteydiler, ama en büyük silahlarını çekip bütün havaalanlarında panik yarattılar. Bu taktik, bir vahşeti önleme girişiminden ziyade insanların yüreğine korku salma çabasını andırıyor.”
Independent’ten Damian McCarthy ise şöyle yazıyor:
“Hassas terör konusu kullanılarak halka yöneltilmiş bir "manipülasyon kampanyası" var. Bomba yapmaya yarayan ne kimyasal ürün, ne de başka malzeme buldular. Polis, kendi yıldızını parlatabilmek için medyatik sirk düzenliyor.”
Yani, İngiltere’de sergilenen son “Eğer teröristler bir yakalanmasaydı ortalık çok fena olacaktı” isimli illüzyon gösterisi yenmemişe benziyor.
Eh! Bu “terör hokkabazları” kurnaz da, alem saf mı yani?
Üstelik bir kere yedirirsin, hadi iki kere.
Ama hep aynı numara sökmez ki, aynı sahnenin önünde!
Independent’ten Damian McCarthty’in dediği gibi;
Uçakları bombalayacaklar ama…
Ortada bomba yok!
Havayı savaş alanına çevirecekler ama…
Bulunmuş bir savaş malzemesi yok!
Hani birkaç gazlı çakmak…
Ucu barutlu kibrit bari olsa…
Çakmağı çakacak, uçakları yakacaklardı falan denirdi.
O da yok.
***
Bakmayın siz terörist diye göçmenleri gözaltına aldıklarına.
Hatırlayın.
Daha önce de metro’da Brezilyalı emekçiyi kurşuna dizmişler…
“Bombacı terörist vuruldu” demişler…
Kurşuna dizilen kişinin bir emekçi olduğu meydana çıkınca da;
“Olur böyle şeyler” deyip geçmişlerdi!
Merak etmeyin, içeri alınan bu bombasız bombacılar da böyle olacak.
İhtimal onlara mahkemede şöyle sorulacak:
“Eğer elinizde bomba olsaydı ve siz o bombayla uçağa binmiş olsaydınız…
Bir başka arkadaşınız daha olsaydı…
Siz onunla bir terör örgütü kurmuş olsaydınız…
O da başka bir bombayla başka bir uçağa binmiş olsaydı…
Onun da bir arkadaşı olsaydı…
O da bombayla başka bir uçağa binmiş olsaydı…
Bombalar aynı anda mı, belli aralıklar mı patlatırdınız?”
Bir rezil oyun bunun adı:
Korkuluk krallığı!
Korkutarak yönetme.
Korkutarak işgal etme…
Korkutarak insanları yaşamı zehir etme.
Unutmayın Amerikan yönetimi Amerikalıları şöyle korkutmuştu:
“Saddam bir top yapmış. Aha bir koyacak, Amerika havaya uçacak!”
Irak, nire Amerika nire?
Bunlar bugüne kadar şu sözü kullanırlardı:
“Terör hortladı”
Artık değiştirebiliriz bu sözü: “Terör zortladı!”
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
SALI YAZILARI
..........
Üstün Akmen
Bari sen uyan artık bre emekçi!
İsrail’in birinci ayını dolduran Lübnan operasyonunda ölü sayısının 1115’e, yaralı sayısınınsa 3600’e ulaştığı bildiriliyor.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Lübnan ile ilgili karar tasarısını kabul etmesinin ardından, olur ya, belki de siz bu satırları okurken ateşkes yapılır.
Savaş bitiyor mu?
Bitmiyor. İsrail Başbakanı Ehud Olmert, ABD Başkanı George Bush’u arıyor, ülkesinin çıkarlarını koruduğu için teşekkür ediyor.
İsrail, ilk kez Lübnan’ın 11 kilometre içine giriyor, bombardımanı her ne olursa olsun daha birkaç hafta sürdüreceğini söylüyor.
BM’nin dün sabah 08.00’de başlaması öngörülen ateşkes kararını hem Lübnan hem de İsrail onaylıyor, gel gelelim demeçler barışın uzakta olduğunu gösteriyor.
ABD’nin bir süredir İncirlik’ten TIR’larla çıkarıp Mersin ve Taşucu limanlarına gönderdiği mühimmatın İsrail’e acil silah yardımı olduğu anlaşılıyor.
Kimse farkında değil ama, Türkiye Ortadoğu savaşının ortasına doğru dört nala ilerliyor.
Mehmetçiğin yeni tanımı
Emekçi çocuğu “Mehmetçik Memet”in tanımı, bundan böyle “en iyi ihraç malı”dır.
Emekçi çocuklarının, emperyalist güçler uğruna bölgede ölüme gitmeye şartlandırılması süreci başlatılmıştır.
Rice, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler kapsamında bölgeye asker göndermeyi kabul ettiğini, tam da bu koşullar altında açıklamış, Abdullah Gül kardeşimiz Birleşmiş Milletler’in Türkiye’nin bölgedeki rolüyle ilgili kararının faydalı olacağını halkımızın kulağına böyle bir ortamda çıtlatmıştır.
Bu arada, televizyon kanalları, gri kıvrımı olmayan beyinleri magazin haberleriyle daha da sulandırmakta, sabun köpüğü yazlık sulu sepken diziler her bir kanalda ardı ardına sıralanmaktadır.
İsrail yalnız bırakılmayacaktır
Irak’ta umduğunu bulamayan Amerika Birleşik Devletleri yönetimi, İran’a saldırabilmek için, İran’ın en büyük destekçilerinden Lübnan’daki Hizbullah’ın güçsüz bırakılması gerektiğe inanmıştır.
Nasıl inanmasın ki? Bu bölgede, Suriye gibi Lübnan üzerinde söz sahibi olan bir ülke daha vardır.
Ve onun da bölgeden çekilmesi gerekliliği bulunmaktadır.
O halde, hiç kuşku yok ki bir şeyler yapılmalıdır.
Ne yapılmalıdır?
İyi de, “bir şeyleri” kim yapacaktır?
İki askerinin kaçırılmasını bahane etmek, kendini savunma adına geniş çaplı bir işgale yöneltmek hiç kuşkusuz İsrail’e yakışacaktır.
Bunu yaparken İsrail elbette yalnız bırakılmayacaktır.
Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ülkelerinin kendilerini koruma hakkına destek olacak, destek olurken İsrail sadece “orantısız güç” kullanmakla suçlanacaktır.
Duyarsız dünya halkları “nezdinde”, İsrail’in tek suçu bu kadarla kalacaktır.
Türkiye Ortadoğu’da ağırlık kazanacak ha!
Yakın gelecekte bölgeye çeşitli “Barış Güçleri” gönderilecek, Türkiye bu “Barış Gücü” sevk edecek güçlerden biri olacaktır.
Pekiii… Türkiye’nin İsrail ve ABD’nin Ortadoğu’da giriştiği işgallere seyirci kalması olası mı? AKP Hükümeti şimdi, kamuoyu desteği sağlamak amacıyla “bazı” medya mensuplarıyla el ele tutuşacaktır.
Köşe kapmacı kimi köşe tezgâhçıları -ayyy, af edersiniz köşe yazarları- 1 Mart Tezkeresi’ni unutamadıklarını ve unutamayacaklarını yazmaya, Türkiye’nin emperyalist işgalin yanında olması gerektiğini çığırmaya başlayacaktır, başlamıştır.
Onlara göre, Türkiye böylece Ortadoğu’da ağırlık kazanacaktır.
Medya ilk kez böylesine saydam
Türkiye Ortadoğu’da ağırlık kazanacaktır da n’olacaktır?
AKP, uyguladığı Ortadoğu politikası yüzünden Türkiye’yi Batı’dan koparacak, sonra da bunu düzeltmek için fırsat yakalayacaktır.
PKK sorununa (güya) kendiliğinden “iyi hal” bulunacaktır.
Oysa, Türkiye’nin savaşa girmesinin barışla ilgisi ve dahi ilişkisi bulunmamaktadır.
Her şey emperyalistlerin ve işbirlikçilerin yararına
Diğer taraftan, liberal kesimin ciğerinde de, Türkiye’nin savaşa girmesinin Türkiye rejimi için riskli olduğu tartışılmaktadır.
Bu savaş “emperyalizm” olarak açıklanmaktadır.
Bu savaş, bir masa etrafında “barış” görüşmeleri yapanların başlattığı bir savaştır.
Kendi ceplerini doldurma planları yaparken, onca masum insana kıyanların arasında “bilahare” savaş çıkaracaktır.
Barış isteniyorsa İsrail’e dur demek gerekmez mi?
Kimin umurunda!
Hiç kuşkum yok ki, aldırılmayacaktır.
Kürt sorununun emek sorunu olduğu unutturulacak, PKK bitirilse bile ortadaki sorunun tükenmeyeceği halklardan saklanacak, halkları birbirine düşürerek bölgede ağırlık hesapları yapılması, emperyalistlerden ve onun işbirlikçilerinden başka hiç kimseye en ufak bir fayda sağlamayacaktır.
Emekçi bari sen uyan be!
Emperyalizmle girilen her türlü işbirliğinin ya da ona karşı uygulanan politikaların, sadece daha fazla esaretle sonuçlanacağı açıklanmamaktadır.
Gerçekçiliğin ulus çıkarları adı altında, burjuva sınıfının çıkarlarını toplumun tümünün çıkarı olarak göstermek olduğunu kimse anlamamaktadır.
Uyanmıyor yetmiş milyonun yedisi bile, bari sen uyan bre emekçi!..
Bu ülke, senin göz külhanların altında adım adım savaş ateşine atılmaktadır.
e-posta:
uakmen@superonline.com
Başa dön
RAMP IŞIKLARI
..........
Metin Boran
Mehmet Akan’ın anısına
Ölümüyle sanat ve tiyatro dünyasını üzüntü içinde bırakan oyuncu, yazar,yönetmen ve koreograf Mehmet Akan anısına, sanatçı dostları ve çalışma arkadaşları tarafından İstanbul Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde anma gecesi düzenlendi. Gecede Akan’ın sanatçı kişiliği, sanat anlayışı ve insan duyarlılığı üzerine konuşmalar yapıldı ve anılar aktarıldı. Anma programına Dostlar Tiyatrosu’nu birlikte kurduğu Genco Erkal, Genç Oyuncular Sahnesi’nde tiyatroya başladığı dönemden bu yana ortak üretime imza attığı Arif Erkin,oyuncu- mimar Atilla Alpöge,tasarımcı Metin Deniz ,oyuncu Macit Koper, Mimar Sinan Üniversitesi Tiyatro Bölümünden Zeliha Berksoy, oyun yazarı ve yönetmen Haşmet Zeybek,oyuncu Meral Çetinkaya,Doç Nurhan Tekerek ve Esin Afşar.Gecede İzmir’den gelen Tiyatroevi Oyuncuları, Mehmet Akan’ın Şeyh Bedrettin oyunundan bir bölüm sunarak görselliğe renk kattılar.Esin Afşar ve Emin İgüs ‘de türküleriyle proğrama katılanlara özel duygular yaşattılar.Son olarak,danscı ve koreograf Alev Akçin Mehmet Akan’la birlikte ürettikleri dans figürlerinden kısa bir gösteri sundu.
Mehmet Akan Urfa’nın Birecik ilçesinde doğar,1955 yılında girdiği İstanbul Teknik Üniversitesi Makine mühendisliği bölümünü 1959 yılında tiyatro ve oyunculuk aşkına mezun olmadan bırakarak Genç Oyuncular Sahnesi’nde amatör olarak oyunculuğa başlar.Ardından Engin Cezzar- Gülruz Sururi Tiyatrosu’nda profesyonel olarak devam eder ve bu aralarda ülkenin politik durumuna paralel olarak sanatsal yönelimlerini belirleyerek toplumcu bir çizgide pratik olarak var olur ve üretimlerde bulunur.Mehmet Akan geleneksel halk kültürlerini araştırmaya yönelir ve halk dansları konusunda detaylı araştırmalar yaparak bu araştırmalarından derlediği çalışmaları kendi oyunlarında ve kimi sahne uygulamalarında yetkince kullanır.Akan’ın tiyatroya ve oyun yazarlığına yaklaşımı geleneksel olan ile modern olanı harmanlaması bakımından ilginç özellikler taşır.Oyun yazarlığında geleneksel türk tiyatrosunun gösterim motiflerinden, biçimsel özelliklerinden mizah ve yergi ögelerini ustaca kullanır Akan.Oyunlarında, toplumsal bir sorunu işlerken gösteri ve eğlence ögesini ve meselin aktarımını dengeli bir biçimde kullanarak seyirciyi sıkmadan meselin aktarımını amaçlar.Yazdığı oyunlarda insan, toplum ve gerçekliği, farklı bir bakış açısı ile ele alarak insanlar arası iletişimde var olan yabancılaşmaya dikkat çekerek bu yabancılaşmanın toplumsal sömürüyü daha da kolaylaştırdığını ve iktidarların siyasal baskıyı bu yabancılaşma sürecinde artırdıklarını tartışmaya açar. 1970’lere gelindiğinde Mehmet Akan bir sanatçı olarak işçi sınıfı ile birlikte örgütlü mücadelenin yanında yerini alır yazdığı, yönettiği ve oynadığı bütün oyunlarda politik mücadelenin ivmesini hızlandırmak üzere sanat cephesinden önemli destekler sunar,1977’de 1 Mayıs gösterileri için hazırladığı “ İşçi Sınıfı Halayı”, gösteriye katılan binlerce işçi tarafından büyük bir coşku ve beğeniyle izlenir.Mehmet Akan, içinde bulunduğu sanat- tiyatro pratiklerinin tümünde tek bir kıstasla yer aldı,onun tek amacı, var olan kapitalist sömürü sistemini ortadan kaldırmak ve daha yaşanılır bir sistem için mücadele vermekti. Evet Mehmet Akan bu çok yönlü sanatçı,inanmış devrimci ve kararlı bir mücadele insanını bu yazıda anlatmak gerçekten zor,sanatçı kişiliği ve mütevazi tavırlarıyla dostlarının imrendiği bu büyük insan,hiç bir zaman öne çıkma ve kendini gösterme huyları edinmedi ve popüler olana meyletmedi.Bütün gözlerden uzak, sessiz ve derinden bütün yeteneğini özgürlük ve demokrasi mücadelesine adadı.Geride, yazdığı 4 oyun ve sayfalarca araştırma ve belleklerde de oynadığı oyunların ve filmlerin fotoğraflarını bıraktı. Nazım Hikmet Kültür Merkezi’ndeki anmaya katılan Çağdaş Oyun Yazarları ve Çevirmenleri Derneği Yürütme Kurulu Üyesi Doç Nurhan Tekerek, Akan için kaleme alınmış derneğin ortak metninde,yazarın kişiliğine ve cenaze törenine ilişkin yazdıklarından alıntı yaparak yazıyı noktalayalım. “Sosyalist düşünce ve ahlakın temsilcilerinden,devrimci bir tiyatro adamı Mehmet Akan,ciddiyetsiz basında seksen sonrası bir televizyon dizisinin figürlerinden biri,Sabri Bey’le özdeşleştirilerek gömülmek istendi.İtiraz edenler olsa da yaygınlaştırılamadı.İki yıl önce,kendi yazdığı Şeyh Bedrettin oyununun sahnelendiği Devlet Tiyatroları Taksim Sahnesi’deki törende onu sahneye taşıyanlar arasında sarıklı bir hoca da vardı.Hocanın sahnede konuşma isteği Mehmet Akan’ın bir yakını tarafından engellense de hocaefendi,cami ve mezarlıktaki görevleriyle yetinmeyerek, Devlet Tiyatrosu’nun en ön sırasını kendine uygun gördü ve asli görevlerine tören izlemeyi de ekledi...
Halkların kardeşliğine özlemi ömrünce duyup, yaşayan Mehmet Akan,cenaze hazırlıkçılarınca Türk bayrağına sarılmıştı.Kurtuluş Savaşı’ndan bu yana şehitleri kucaklayan bayrağımız,bir süredir popüler ünün örtüsü olarak algılanmakta...Törende, camiide, mezarlıkta, kimse “neden?” diye sormadı.Bundan böyle,yaşarken ve ölümünde hiç bir arkadaşımızı “Kimlik Hırsızları”na teslim etmeyeceğiz. Gücümüz birlikteliğimizden geliyor.
Başa dön
DÖNÜŞÜM
..........
Serdar Derventli
Aydın olabilmek
Bugünlerde aydın olabilmek zor.
Yazar, şair, gazeteci, sinema ve tiyatro sanatçısı, bilim insanı değil, aydın olabilmek zor.
Aydın olabilmek birçok konuda fedakarlığı ve özveriyi gerektiriyor; Gerektiğinde gerçekleri bütün çıplaklığıyla söyleyebilme cesaretini gösterme, gerçekler karşısında dayanamayıp, zıvanadan çıkacak olanlar olacağını bilerek, bütün her şeyi göze alarak, göğüslemeye hazır olarak gerçekleri söyleyebilmek.
Ülkesinin karanlık geçmişi ve bugünüyle hesaplaşma cesaretini gösterebilmek, susmamak, haykırmak!
Haykırmak gerçeği yüzlerine yüzlerine!
Bugünlerde “nasıl aydın olunabilir”, bunu görüyoruz. Yahudi kökenli bazı aydınlar dünyanın dört bir yanında İsrail devletini mahkum ediyorlar. Lübeck Üniversitesi’nde nöroloji enstitüsü çalışanlarından Prof. Dr. R. Verleger böyle bir aydın. Aynı zamanda Schleswig Holstein Yahudi Cemaati başkanı da olan Verleger, geçtiğimiz günlerde, İsrail’i eleştiren bir mektup yazdı: ”Yahudi devleti bugün diğer insanları aşağılıyor, kolektif sorumluluk yükleyerek topyekün cezalandırıyor, mahkeme dahi yapılmadan hedefli öldürmeler gerçekleştiriyor, öldürülen bir İsrailli için on Lübnanlı öldürüyor, şehirlerin belli bölgelerinde taş üstünde taş bırakmıyor. Ben en azından Almanya’daki Yahudi Cemaati’nin bunu bir sorun olarak algılamasını beklerdim” diyor ve ekliyor: ”Şüphesiz bu görüşlerimle, onyıllardır kastlaşan görüşlere karşı çıktığımı biliyorum. Ama şu da bilinmelidir ki, bu görüşleri savunan ilk insan ne benim ne de son olacağım. Şu an azınlıkta olsam da bu görüşleri savunacağım.”
Çoğunluğun desteğinin geleceğinden emin, beğenisi kazanmanın sorun olmadığı bir görüşü savunmak değil; bir haksızlığı, adaletsizliği, ikiyüzlülüğü ifade edebilmek, “Şu an azınlıkta olsam da bu görüşleri savunacağım” diyebilmek.
Veya her fırsatta İsrail devletinin terör üzerine kurulu olduğunu söylemekten çekinmeyen, her türlü saldırıyı göze alan Uri Avnery. Avnery sadece kendi geçmişi ile ilgili özeleştiri yapmak ve İsrail devletini mahkûm etmekle kalmıyor; aynı zamanda, 5 Ağustos günü Kudüs’te yaptığı konuşmada olduğu gibi, “Filistinliler, Suriyeliler, Lübnanlılar, İsrail’in Yahudi ve Arap vatandaşlarının birlikte, herkesin kendi bağımsız ülkesinde ve barış içinde normal bir yaşam sürdürebilmeleri için mücadele edeceğini” söylüyor.
Avnery, “herkesin kendi bağımsız ülkesinde” demekle İsrail’e, İsrail’in yayılma politikasına ve sözde “toprak bütünlüğüne ihanet” ediyor! Avnery, yıllarca askerlik yaptığı, milletvekilliğini yaptığı bir ülkeye ihanet ediyor! Bunu yıllardır yapıyor, gözünü hiçbir şeyden sakınmadan.
Bir diğer örnek ise Fanny-Michaela Reisin. Berlin Üniversitesi’nde eğitim görevlisi olan Reisin, cumartesi günü Berlin’de düzenlenen saldırı karşıtı gösteride, “Ortadoğu’da adil bir barış için Yahudi girişimi” adına yaptığı konuşmada, “39 yıldır İsrail devleti uluslararası hukuku ayaklar altına alıyor, 39 yıldır işgalci konumunda, haksızlık, baskı. 39 yıldır Filistinliler her gün aşağılanıyorlar, devleti ve ordusu olmayan bir halka karşı sayısız askeri saldırılar... Bunları benim adıma, bunları Hitler faşizminin katlettiği masumlar adına yapamazsınız. Ölülerimize saygısızlık ediyor, insanlığa karşı suç işliyorsunuz. ...” diye konuştu.
Bu üç aydının tutumundan öğrenilecek çok şey var. Her konuda onlarla hem fikir olmak gerekmiyor. Prof. Dr. R. Verleger’in haklı olduğunu söylemek için Yahudi veya Müslüman olmak gerekmiyor; insan olmak, aydın olmak yeterli.
Veya Avnery’nin, “Filistinliler, Suriyeliler, Lübnanlılar, İsrail’in Yahudi ve Arap vatandaşlarının birlikte, herkesin kendi bağımsız ülkesinde ve barış içinde normal bir yaşam sürdürebilmeleri” sözleri bize başka bir şeyler daha anımsatması gerekmiyor mu?
Veya Fanny-Michaela Reisin’in 39 yıldır Filistinliler her gün aşağılanıyorlar, devleti ve ordusu olmayan bir halka karşı sayısız askeri saldırılar... Bunları benim adıma yapamazsınız. Ölülerimize saygısızlık ediyor, insanlığa karşı suç işliyorsunuz” sözleri bize Ortadoğu’da dört ülkenin kesiştiği, adının söylenmesinin yasak olduğu, bölgede milyonlarca insanı, devleti ve ordusu olmayan bir halkı hatırlatmıyor mu?! Hatırlatmıyorsa o zaman daha önümüzde kat edeceğimiz daha çok uzun bir yol var.
e-posta:
serdar@evrensel.de
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net